Medyada militan laiklik özlemi

3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra Tayyip Erdoğan başkanlığındaki AK Parti’nin kademeli bir şekilde milleti ve dolayısıyla milli iradeyi siyasetin merkezine taşımasıyla Türkiye’de yaşanan normalleşme süreci, 2011 yılından sonra laikliğin de siyasete karşı kullanışlı bir araç olmasının önünü kapattı.

Yeni Şafak Haber Merkezi

Yrd. Doç. Dr. Yusuf Özkırİstanbul Medipol Üniversitesi İletişim Fakültesi

TBMM Başkanı İsmail Kahraman'ın “laiklik” konulu açıklaması, “medyada eski rejim” özlemi içinde olan gazeteci-yazarları hareketlendirmiş görünüyor. Eski medya rejiminde olduğu gibi siyaseti, bürokrasiyi ve askeri çevreleri harekete geçirecek şekilde, egemen bir sese dönüşemeseler de “laikliğin elden gideceğine dair(!)” tezviratlarını yapıyorlar. Çünkü eski medya rejiminde “laiklik” Türkiye'de siyaseti, toplumu ve hatta ekonomiyi dizayn etmenin en önemli aracı konumundaydı. Eskiyi özleyişin arkasında bu gerekçe var.

28 ŞUBAT'TAN 27 NİSAN'A AYNI DIŞLAYICI SÖYLEM

1980'li ve 1990'lı yıllarda toplumun seçimle işbaşına getirdiği siyasetçilerin önü genellikle laiklik bahane edilerek kesilirdi. Rahmetli Turgut Özal ve Necmettin Erbakan'ın hükümette olduğu zaman dilimlerinde medyada hep aynı ifadeler kullanılır ve bu siyasetçiler “Laikliği aşındırdıkları, laiklik karşıtı odak haline geldikleri, irticayı hortlattıkları, türbanın önünü açtıkları ve zaten laiklik karşıtı oldukları” gibi uyduruk ifadelerle manşetlere taşınırdı. Bu gülünç iddiaları desteklemek içinse namaz kılan gençlerin fotoğrafı, yeni mescit açılması, Cuma namazı kılınması veya başörtüsü takılması gibi gündelik dini uygulamalar gerekçe gösterilirdi. Bu tarz haberlerin yapılmasındaki esas amaç ise elinde yargı ve silah gücü bulunan bürokrasiyi etkilemek ve siyasetteki ağırlığın ideolojik anlamda paydaşlık hissedilen yapılar eliyle yürütülmesinin önünü açmaktı.

ESKİ MEDYA REJİMİNDEKİ AYRICALIKLAR ÖZLENİYOR

Şimdilerde bazı gazetecilerin “laiklik” kelimesini duyduğunda AK Parti karşıtı yeni bir can simidi bulmuşçasına sevinmesinin arka planında medyanın kodlarındaki “toplumun değerlerini, dinini ve anlam dünyasını dışlayıcı” tarihsel birikim ve bunun uygulanmasında başvurulan militan laiklik anlayışı yer alır. 3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra Tayyip Erdoğan Başkanlığındaki AK Parti'nin kademeli bir şekilde milleti ve dolayısıyla milli iradeyi siyasetin merkezine taşımasıyla Türkiye'de yaşanan normalleşme süreci, 2011 yılından sonra laikliğin de siyasete karşı kullanışlı bir araç olmasının önünü kapattı. Laiklik, CHP için de medya için de kamuoyunu yönlendiren ve çerçevesini çizen kullanışlı bir araç olmaktan çıktı. Öyle ki CHP bile eskiden seçim çalışmalarında dilinden düşürmediği “laiklik elden gidiyor, laikliği biz kurtarabiliriz” propagandasını terk etti.

LAİKLİK MANŞETLERDEN DÜŞMÜYORDU

Yakın dönem gazete arşivlerine göz atıldığında medyadaki laik vurgunun ne kadar aşırı ve dışlayıcı olduğu görülür. 28 Şubat postmodern darbe süreci ve 27 Nisan E-Muhtıra süreci başlı başına medyanın ürettiği laiklik-irtica paranoyasının bir uzantısı ve final sahnesi olarak hayata geçirilmiştir. Haber merkezlerinde üretilen militan laiklik yaklaşımı askerler eliyle uygulanmış ve nihayetinde olmayan bir hayalet üzerinden Türkiye'de siyaset dizayn edilmişti. Sadece bu süreçte değil Turgut Özal'lı yıllarda da laiklik medya için kullanışlı bir araçtı. Bu bağlamda geçmişe dönük onlarca örnekten bahsedilebilir. Mesela Milliyet Gazetesi'nin manşetinde laikliği konu edinen bir haber, 18 Mart 1989 tarihlidir. Manşetteki “Laiklik muhtırası” ifadesi dönemin tartışmalarına atıfta bulunur. Köşe yazarı Hasan Pulur ise 10 Mart 1989 tarihindeki yazısını laiklik bağlamında ele alarak, türban için referandum isteyenlerin gelecekte fes ve cüppe için de referandum isteyebilecekleri yorumuyla kötümser bir tablo ortaya koyar. Cumhuriyet ve Hürriyet gazeteleri de bu konuda yoğun içerik üretir. 80'li yıllarda Coşkun Kırca ve Oktay Ekşi'nin “Laiklik” saptırılamaz içerikli yazılarının yanında haber başlıklarında yer alan “Laik Türkiye'de Fetva Önerisi”, İrticaın merkezi bugünkü siyasi iktidardır”, “İrtica, örtünmeyi bayrak yaptı”, “Türbanlıya Özal'dan umut” ve “Rektörler: 'Laiklikten dönüş olamaz” gibi başlıklar bunlardan sadece bir kaçıdır.

“LAİKLİĞE KURŞUN”

Milliyet'in 2006 yılındaki Danıştay cinayetinden sonra “laikliğe kurşun” manşetiyle çıkması, Hürriyet'in TBMM'deki başörtüsü düzenlemesinden sonra 411 el kaosa kalktı manşetini atması ve tüm bunların sosu olarak genel olarak Cumhuriyet'te kemikleşen “Genç Subaylar Tedirgin” ve “dini göstergelerin görünümüne karşı olan” pozitivist aydınlanmacı gazetecilik anlayışı medyamızdaki laik kodların ne kadar derinlere işlediğini göstermesi açısından dikkate değerdir.

Bu yüzden TBMM Başkanı Kahraman'ın “Laiklik” konulu açıklamasından sonra yeniden yeşeren ama kamuoyunda eski tesirini uyandıramayan “Türkiye laiktir laik kalacak” söylemini bu tarihsel derinliği içinde anlamlandırmak gerekir. Çünkü Türkiye'de laiklik ilkesi, siyasal yaşama yönelen askeri kalkışmaların ve darbe girişimlerinin en güçlü gerekçeleri arasındadır.