İlk öykü kitabı Keyfekader Kahvesi ile Türk öyküsüne yeni bir soluk getiren ve Ömer Seyfettin Ödülüne de layık görülen Aykut Ertuğrul ile yeni öykü kitabı 'Mümkün Öykülerin En İyisi' üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.
Efendim öncelikle yeni kitabınız hayırlı olsun. İsterseniz kitabın ismiyle başlayalım: Gazzali ile Leibniz, kötülük problemine karşı, bu dünyanın mümkün dünyaların en iyisi olduğunu savunuyorlardı. Mümkün Öykülerin En İyisi'nin bu bağlamda bir yeri var mı, yoksa Borges'in varisi olarak ihtimaller üzerine bu kadar kafa yormanızdan mı kaynaklanıyor?
Teşekkür ederim. Biraz ondan biraz bundan diyelim. Aslında bu isim altında üç öykü yazmayı düşünüyordum. Kitapta da bu isimde bir bölüm olacaktı. O sıralar, Gazzali ve Leibniz'le mesai yapıyordum, mesai dediğim işte okuyup anlamaya çalışıyordum. Bu dünyanın mümkün dünyaların en iyisi olduğu varsayımından, bu varsayımın ispatlanış metodundan ve 'kıssaların en güzeli' olan Yusuf kıssasından yola çıkarak üç öykü yazmayı tasarlıyordum. Bir tanesinde kendini yaratıcı yerine koyan modernist yazar -büyük anlatıcı-, bir tanesinde geleneksel yazar, bir tanesinde de post modern diyebileceğimiz yazar -yok anlatıcı- anlatıcı olacaktı. Olmadı. Öyküleri yazamadık, geriye isim kaldı. Belki başka bir zaman.
Şimdi cüretimi yine aynı yerden alarak yazılan her öykünün aslında 'mümkün öykülerin en iyisi'nden izler taşıdığını, onun tezahürleri olduğunu söylüyorum. Beni kibirli bulacakların dikkatini, isimdeki tekilliğe çeksem kendimi yakışıksızca izah etmiş olmam inşallah? Yani eğer benim öykülerimin, yazılmış ve yazılacak en iyi öyküler olduğunu düşünsem, 'mümkün öykülerin en iyileri' demem icap ederdi.
SAÇMALADIM DİYE ÇÖPE ATTIKLARIM VAR
'Kahramanın Sonsuz Yolculuğu' ile 'Son Anahtar ve Başka İhtimaller' öyküleri yayımlandıklarında da çok olumlu eleştiriler almışlardı. Zekice kurgulanmış ve popüler deyişle postmodern biçimlere sahipler. Bu postmodern biçimler hakkında ne düşünüyorsunuz, bunlar yalnızca birer oyun mu, yoksa öyküde anlamı ve etkileyiciliği güçlendiriyor mu?
Bunlar öyküde anlam ve etkileyiciliği güçlendiren oyunlar, yani ikisi de. Postmodernizm biraz karışık geliyor bana. Modern aklın reddi mi? Tamam. Gerçeğin göreceliği mi? Hakikat kimsenin tekelinde değildir mi? Tamam. Halihazırda yürürlükte olan sanat algısının, iktidarlarının reddi mi? Tamam. Parodi, pastiş, ironi, oyun? Tamam. Sanatçının kutsanmasına hayır? Tamam. Hakikat/doğru yoktur mu? Orda dur, demek bir müslüman için postmodernlik de bir yere kadarmış.
Aslında şöyle oluyor; galiba bir şeylerden etkileniyorum. Durup dururken olmayacağına göre öyledir herhalde. Bu hikâyeler kurgulanırken etrafımda birkaç kişi, kimse değilse bile İrem (eşim) oluyor. Hiç yoksa gtalk'da online birileri hep vardır. 'Şöyle yapsam nasıl olur,' diyorum, onlar da 'çok iyi çok iyi devam et' ya da 'yaz da görek' diyorlar. Mütemadiyen geçiştiriliyorum anlayacağın. Ben de ya hırslanıyorum ya da 'amma saçmaladım ha' diyorum kendi kendime. O değil de ben asıl, o saçmaladım diye çöpe attıklarımı düşünüyorum, acaba onlar nasıl öyküler olacaklardı. Tezahür etmeyen mükemmeldir. Etse, yazsam belki de şimdiye Türkiye'nin Kafkas'ı olmuştum. (Apostrof doğru yerde) İyi dans ederim.
nÖykülerinizde, yedi uyurlara, Habil ile Kabil'e, kıssalara ve peygamberlere göndermeler var. Bunları kıssaların, insanlığın ahvaline dair evrensel, tüm zamanlar ve mekânlar için geçerli mesajlar taşıdığı söylenebilir. Peki, siz, öykülerinizde bu tip göndermeler yaparak neyi amaçlıyorsunuz?
Bu kıssalar dediğin gibi evrensel olmaları bir yana kabul edilmiş, benimsenmiş herkesin bildiği hikâyeler barındırıyor. Çok doğru vurguladın; Eliade'ye bakarsak sadece bizim toplumumuza değil tüm toplumlara tüm zamanlara tüm mekânlara ait mitlerin parçaları… Geleneğe eklemlenebilmek için önce bu kıssaları hazmedebilmeliyiz. Şimdi düşünüyorum da kitabımın hiç de azımsanmayacak sayıda öyküsü, geleneksel edebiyatın ve modern edebiyatın (Borges olur Marquez olur) kült metinleriyle hesaplaşmalarla dolu. Mitlerin insanın haberi olmaksızın, insanın içinde düşündüğünü söyleyen Lévi Strauss 'her birimiz bir takım şeylerin meydana geldiği bir tür kavşağız' diyor. Sonra ekliyor; pasif kavşaklar.
Şöyle bir şey gözlemledim: Kitabın ilk bölümü 'Güneş Yaralarımızı Yakıyor' içerik olarak toplumsal meselelere değiniyorken, ikinci bölüm 'İntihaller, İhtimaller Ve Başka Acayip Şeyler' adından da anlaşılabileceği gibi daha ziyade oyunlarla, Borges'e, Eco'ya, Marquez'e göndermelerle dolu. Bir yazara bu sorulur mu bilmiyorum ama sizin, şahsi olarak favori bölümünüz hangisi?
Pavese arkadaşı Calvino'ya 'kalem sincabı' dermiş. Bizim Ertuğrul (Emin Akgün) geçenlerde Calvino'nun bir sözünü hatırlattı bana. Kelimesi kelimesine söyleyemeyeceğim şimdi ama bu kalem sincabı, bir yazdığının diğeriyle aynı olmasına katlanamayacağını söylüyormuş üç aşağı beş yukarı. Calvino'ya her hal ve şartta kulak kesilmek gerekir.
İtiraf ediyorum Calvino kadar olmasa da biz de bir şeyler denemeye çalıştık kendimize göre. Dosyayı oluştururken çok düşündüm, acaba diğerlerinden farklı görünen öyküleri başka bir kitap için saklasam mı diye? 'Güneş Yaralarımızı Yakıyor' ayrı bir dosya olabilirdi mesela ya da kitaptaki kısa öyküler, 'İntihaller' vs… Ama sonra 'neden böyle yapayım ki' dedim. Sonuçta bunların tamamı benim kalemimden ve hemen hemen aynı zaman diliminde çıktı. Yani geldikleri yerde zaten birliktelerdi, kaleme alındıktan sonra ayırmanın ne anlamı var? Favori öykülerim var, bölümlerden biri diğerinden daha çok hoşuma gidiyor olabilir ama bu artık benim değil okurunmeselesi. Yönlendirmemek en iyisi gibi.
Mümkün Öykülerin En İyisi
Aykut Ertuğrul
Dadalus Yayınları
2013
128 sayfa