Saatin görünmeyen yüzü: Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun hikâyeciliği

Mehmet Z. Saçlıoğlu Van’dan göç etmiş bir ailenin çocuğudur. Erken yaşlarda okumayı seven ve Behcet Necatigil, Melih Cevdet Anday gibi isimleri dünyasına dahil etmiş bir yazardır. Şiirle başladığı yolculuğunu mitolojiden beslenen hikayelerle devam eder.

Mehmet Z. Saçlıoğlu.

Adında Zaman bulunan biri. Ondaki olağan dışılık belki buradan başlıyor.

Aslen, anne ve baba, iki taraftan da Vanlı bir ailenin çocuğu. Aile 1915’te ayrılmak zorunda kalmış bu öz topraklardan (“Bizimkiler kaçmışlar ya Ruslar geliyor diye Van’dan 1915’te.”). Baba askerî yargıç. “Hem yumuşak hem sert bir adam.” (Yazar, bir yerde “evhamlı” da diyor babası için ama, kelime burada daha çok ‘tedbirli ve koruyucu’ anlamına kullanılmış.) Kur’an’ı İslâm’ı iyi biliyor; oğlunun tanıklığıyla bir müftüye bile öğretecek kadar. “Zaman” adı onun armağanı oğluna. Mehmet ise anne tarafından; büyükbabasının babası Yüzbaşı Mehmet’in adı. Onun için büyükbabası, ‘Mehmedim, babam benim’ diye seviyor, kokluyor torununu. Asker bir ailenin çocuğu. Yargıç babanın büyükbabası da bir subay: Yüzbaşı Abdullah. Adını aldığı Yüzbaşı Mehmet, Ruslara esir düşmüş, aylar sonra bir mektubu gelmiş Sibirya’dan. Bundan başka da bir haber alamamışlar. Yüzbaşı Abdullah ise Ermeniler tarafından katledilir, 1915 savaş ve karışıklıkları içinde. (“Güçlü kuvvetli bir adammış. Elini kılıç tutan bileğinden kesmişler de öyle öldürebilmişler. Ailemizin çoğu Ermeni isyanları sırasında öldürülmüş, bir kısmı da Ruslardan kaçarken yollarda tifodan açlıktan ölmüş.”)

Tekrar “olağan dışılık”a, Saçlıoğlu’nun hayatıyla sanatını birbirine bağlayan bu kelimeye dönüyorum. İlkokuldayken annesi ve babası bazı anlatımlarına çok güler, “palavracı” derlermiş ona. Ailede bir ‘palavracı’ daha var; annesinin babası, Şarlo bıyıkları bulunan Dündar dede! Şöylesi palavralar onunkiler: Van’ı anlatırken, “‘Bizim Van’da’ dermiş ‘öyle yüksek buğday başakları olur ki, içinde yürürken adamın başı görünmez; kaybolmamak için elinde dört arşınlık kargı taşır.’” Tabii herkes gülmeye başlarmış bunun üzerine. Saçlıoğlu’nun da belirttiği gibi görünen gerçekliğin ötesinde, görünen gerçekliği pekiştirmek için başvurulan bir başka söyleyiş var bu sözlerin arkasında. Dil sanatsal bir alana evriliyor buradan. (Dündar Dede Evliya Çelebi’den el almış sanki! Çelebi de Erzurum’un soğukları tam anlaşılsın diye, bir kedinin damdan dama atlarken havada donup kalmasından söz eder.)

ÖNCELİKLE ŞAİR KİMLİĞİ VARDIR

Mehmet Zaman Saçlıoğlu öncelikle şair. On beş on sekiz yaşları arasında (1970-1973) “bir resim öğrencisinin usta kopyaları yapması gibi” önce Garip şairlerinin ardından Karacaoğlan’ın, Edip Cansever, Yahya Kemal, Behçet Necatigil’in şiirlerinin ‘imitasyon’larını çıkarır ortaya. 1985’te ilk şiir kitabı Günden Önce çıkar Yazko yayınları arasında. Hikayeye yönelişi daha sonradır. İlk hikaye kitabı Yaz Evi’ni (1984) Beş Ada (1997), Rüzgar Geri Getirirse (2002), Sur ve Gölge (2009) ve Bir Gün (2015) izler. Şiir ve hikayeden sonra romanlar da yazar.

Ailede Dündar dededen sonra kendisini yakın bulduğu ikinci isim Kaya amcasıdır. On yedi yaşına kadar onun kitaplığından bol bol yararlanır: “Uyur, uyanır okurdum. Tef ve Akbaba dergilerinden ne çok öykücü, ne çok çizer tanıdım. Dünya klasikleri, önemli Türk yazarları, o yılların Cumhuriyet ve Milliyet gazeteleri o odadaydılar.” Kaya amcası onu, edebiyata; mizah ve hümura bağlamaz sadece; Saatin Arka Yüzü adlı kitabında adından en çok söz edeceği şair Behçet Necatigil’e de bağlayacaktır. Çünkü Kabataş Lisesi’nde Kaya Amcası’nın edebiyat öğretmenidir Necatigil.

Saçlıoğlu’nun sanatında, erken yaşlarında çevresine dahil olduğu bir başka şairin -şair ve romancı- Melih Cevdet Anday’ın ayrı bir yeri vardır. Onun derinlemesine besleneceği mitoloji, Anday’ın ana kaynaklarından biridir. Adından sonra sanatının arka planını da oluşturacak “zaman” üzerine bir “felsefe” geliştirmesinde de Anday’ın önemli bir rolü bulunduğu söylenebilir. Bir konuşmasında belirttiği gibi “felsefe-gündelik hayat-mitoloji”, bir saç örgüsü gibi iç içe ilerler onun hikaye ve romanlarında. Geçmiş, bugün ve gelecek harmanlanır. Hatta bunların anlamını yitirdiği zaman üstü bir alana doğrudur gidiş. Saatin Arka Yüzü adlı kitabında sanat anlayışını ortaya koyduğu yazıları bir taraftan da bu meseleleri tartışır. Saatin arka yüzüyle, zamanın görünmeyen yüzüne, özel zaman akışlarına işaret etmektedir (“Hepimizin farklı hızlarda akan ayrı zamanları var.”). Söz buralara gelmişken “bilim”e de işaret etmek gerekir. Bilime olan ilgisinin çocukluğundaki köklerine işaret ederken o yıllarda forma forma okuduğu popüler bilim ansiklopedisi Resimli Bilgi Ansiklopedisinden söz eder yazar. Bir “Uygarlık Dağı” söz konusudur Saçlıoğluna göre; daha önce Goethe’nin de işaret ettiği gibi. İnsanlık bir taraftan bilim, bir taraftan sanat yoluyla bu dağa doğru tırmanmaktadır. Bilimin keşfedici, sanatın yaratıcı gücü -dağın ayrı yüzlerinden tırmanıyor olsalar bile- zirveye vardığında buluşacaktır.

MİTOLOJİDEN BESLENİR

Saçlıoğlu’nun hikaye ve romancılığında mitolojiyle beraber düşler ve masallar da sanatın alanına dahildir. Görünen gerçekliğin arka yüzüne geçmek için bunlara baş vurur yazar. “Dünya sanatının dayandığı en eski konular mitolojiler yani masallar, dinler, savaşlar ve aşklardır.” diyor bir konuşmasında. “Örneğin mitolojik dünyada, masal dünyasında akıl nasıl çalışıyor, dinlerin aklı nasıl çalışıyor, felsefeci bir konu üzerinde aklını nasıl işletiyor, bilimin aklı (...) nedir?” Sonra sanat tutumuyla bir çelişki oluşturan şu cümlesi geliyor: “İnançsızım ama, tanrı fikri, sanat açısından esin verici.”

Onun sanatının; şiirinin, öykü ve romancılığının arka planını yapan oluşum öğelerini bile tamamlayamadım henüz. Yunan mitolojisinde derinleşmesi, Cumhuriyet döneminde bir ara yıldızı iyice parlayan humanizme çıkarır Saçlıoğlu’nun yolunu. Çıktığı “mavi yolculuk”lar romanlarına konu hazırlar. Babasından devraldığı “sosyal demokrat”lık oğulda gelişerek sosyalizme ulaşır. Öyle görünüyor ki hikayelerinin içine girmek ve yazarın hikaye sanatına kattıklarına değinmek başka bir yazıya kaldı. Son olarak en başa dönerek sanatının özünü oluşturan olağandışılık/ olağanüstülüğü bir kere daha belirtelim. Mitolojik, fantastik, ütopik bir yazarla karşı karşıyayız. Ulaştığı son noktada ise bilim-kurgu bulunmaktadır.