Artık kimse siperde değil herkes sinematograf

"Avcı Siperinde Harp Sinematografı" isimli kitabıyla Birinci Dünya Savaşı’nı fotoğraflar üzerinden anlatan Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi öğretim üyesi Mustafa Göleç, savaşın toplum üzerindeki tahribatını en iyi anlatan şeyin fotoğraflar olduğunu dile getiriyor. Göleç, “Dünyanın herhangi bir yerinde, fail ya da mağdur elindeki bir cep telefonu kamerası, insanlığın ortak gözü oluveriyor. Artık kimse avcı siperinde değil, herkes sinematograf” yorumunu yapıyor.

Merve Akbaş
Arşiv

İnsanoğlu savaştan uzak kalamıyor. Günümüzde devam eden sayısız savaş var ve her geçen gün daha fazla sivil bu nedenle mağdur oluyor. Bunları sosyal medyadan da takip etmek mümkün. Artık siviller de bir savaş muhabiri gibi dünyaya yayın yapabiliyor. Savaşı görmek ve fotoğraflar üzerinden değerlendirmek yeni bir durum değil. 1853-56 Kırım Harbi’nden beri savaşlar fotoğraflanıyor. Birinci Dünya Savaşı’nda da fotoğraflar bir propaganda aracıydı. Kısa süre önce Ketebe Yayınları’ndan Avcı Siperinde Harp Sinematografı isimli kitabını çıkartan Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi öğretim üyesi Mustafa Göleç’le hem fotoğraflanan bir savaş olarak Birinci Dünya Savaşı’nı hem de bugünün herkes tarafından kayıt altına alınan savaşlarını konuştuk. Göleç, “Kimsenin ünlü savaş muhabirlerinden yahut haber ajanslarından görüntü beklediği yok. Dünyanın herhangi bir yerinde, fail ya da mağdur elindeki bir cep telefonu kamerası, insanlığın ortak gözü oluveriyor. Artık kimse avcı siperinde değil, herkes sinematograf” ifadelerini kullanıyor.

https://image.piri.net/resim/imagecrop/2022/03/26/07/37/resized_b589d-6c4b3dc4mustafagc3b6lec3a7dekupe.jpeg

  • Müverrihler, muharrirler, muhabirler şahit oldukları yahut duydukları savaş haberlerini yazmaktan hiç geri durmamışlar. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında bunlara yeni biri eklenmiş, foto muhabiri. 1853-56 Kırım Harbi’nden beri savaşlar, yalnızca yazılan değil, aynı zamanda görüntülenen hadiseler. Bugün kafalarımızdaki savaş algısı yahut imgesi, savaş hakkında yazılanlardan çok bu görüntülerden besleniyor. Savaş fotoğrafı deyince gözümüzün önünde beliriveren bazı ikonik fotoğraflar var. Amerikan askerlerini Iwo Jima’ya bayrak dikerken, Rus askerlerini Berlin’de Reichstag binası çatısında bayrak sallarken, Vietnamlı çocukları Amerikan bombardımanında kaçarken gösteren çarpıcı fotoğraflar. Ama savaş bunlardan, bu olağanüstü anlardan ibaret değil. Savaşın o kadar çarpıcı olmayan, gündelik, daha sıradan görüntülerini az görüyor ve biliyoruz. Bu durum Birinci Dünya Savaşı fotoğrafları için de geçerli. Savaşan taraflar kendilerini güçlü ve meşru göstermek için, savaş karşıtları savaşı mahkûm etmek için savaşın en “parlak” ve en “karanlık” yüzlerini sergilemiş, gri alanları görmezden gelmişler. 1915-18 yılları arasında yayınlanan Muharebe-i Umumiye Resimleri albümlerini gördüğümde beni bu şaşırttı. Yaklaşık bin altı yüz fotoğraf karesi barındıran bu koleksiyonda savaşın olağanüstü ve olağan görüntüleri bir aradaydı. Bu fotoğraflar yalnızca orduları, askerleri ve silahları göstermiyordu. Karşımda bunlarla birlikte savaş yıllarında insanlık halleri diyebileceğim pek çok anın görüntüsü vardı.

Mecmua üç yılı aşkın bir süre beş batı ve dört doğu dilinde yayınlanıyor. İçerdiği fotoğraflar savaşa Almanların gözünden bir bakış sunuyor. Mecmuanın bir propaganda işlevi gördüğü açık. Başta Almanlar olmak üzere müttefiklerin askeri açıdan güçlü, iktisadi açıdan kendine yeterli ve moral bakımdan sağlam olduğu gösterilmek isteniyor. Müttefiklerin kazanımları ve düşmanların kayıpları abartıyla sunuluyor. Almanlar Müslüman halkları, birçoğu İngiliz ve Fransız sömürgesi olan Müslüman halkları etkilemek istiyorlar. Bu yüzden Türkçe’nin yanı sıra Arapça, Farsça ve Urduca olarak yayınlıyorlar mecmuayı. Bin altı yüz kadar fotoğraf ile mecmua Birinci Dünya Savaşı’nın görsel belgeliklerinden birisi.

https://image.piri.net/resim/imagecrop/2022/03/26/07/39/resized_33288-e81ca4bf00019518210011.jpg

SAVAŞAN SADECE ORDULAR DEĞİL

  • Hiç şüphesiz. Tek bir fotoğraf sayfalar dolusu izahı içinde saklıyor çoğu zaman. İmparator ve kralların, devlet adamlarının, generallerin portreleri ile asker grupları, esir kafileleri, göçmen kalabalıklarının panoramik görüntüleri bir kontrast teşkil ediyor. Orduların düzen ve organizasyonu, askerlerin üniformaları, sahip oldukları silahlar çok şey söylüyor. Bundan da ötesi savaşın cephede olmadığını görüyorsunuz. Savaşanın sadece ordular olmadığını anlıyorsunuz. Tarlalarda ekip biçenler olmasaydı, fabrikalarda çalışanlar olmasaydı savaşın sürdürelemeyeceğine kanaat getiriyorsunuz. Tarlalarda, fabrikalarda, cadde ve sokaklarda, meydanlarda kadınlara ve çocuklara bakıyorsunuz. İnsanların acılar çektiklerini, kayıplar verdiklerini, çok çalıştıkları, iyi beslenemediklerini anlıyorsunuz. Çatışma görüntülerine, çatışma sonrası harp sahalarının durumuna, beden bütünlüğü bozulmuş cesetlere, azalarını yitirmiş yaralılara, hürriyetini kaybetmiş esirlere bakınca savaşın tahripkâr doğasını hissediyorsunuz.

Fotoğraf yazıya göre mesajını hızlı ve yoğun aktarabilen bir teknoloji. Üstelik evrensel bir dili var. Bir yazı bazı insanlara bir şeyler söyler, fotoğrafsa hemen herkese. Yazının mesajını çoğu zaman bilincimizle algılıyoruz. Fotoğraf öyle değil. Bilincimiz ve bilinçaltımız karşılık veriyor gördüğümüz bir imgeye. Savaş fotoğraflarına bakarken, savaşa dair yazıları okurken olduğundan farklı bir psikolojiye bürünüyoruz. Savaşın özne ve nesneleri ile empati yapabilme yeteneğimiz çok artıyor. Savaş elbette diplomatik çekişmeler, iktisadi çıkarlar, askeri stratejilerle ilgili bir şey ama bir yandan da milyonlarca insanın hayatına dokunan da bir şey. Canını kaybeden, uzuvlarını yitiren, sevdiklerini kaybeden, evlerinden yurtlarından olan insanlar… Savaş herkesi ve her şeyi bir şekilde değiştiriyor. Yazının bu değişimi anlatma yetisi pek sınırlı. Fotoğraf çok daha geniş ve kapsayıcı bir görüş sağlıyor.

HAKİKAT İÇİN ÇABA GEREKİYOR

Savaş üzerine okur ve düşünürken savaş durumunun normal olduğunu demek istemiyorum yine ama hiç de istisnai olmadığını anlıyoruz. Yirminci yüzyılın karnesi bu açıdan hiç de parlak değildi ve ne yazık ki yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreği de öyle oldu. Artık savaş fotoğraflanan bir şey olmaktan da çıktı. Körfez Savaşı sırasında Bağdat’tan CNN canlı yayını ile evlerimize servis edilen savaş görüntüleri kısa bir süre şaşkınlık yaratmıştı, zamanla bunu da kanıksadık. Gazze’de, dünyanın başka yerlerinde gece karanlığında yanıp sönen ışıklarıyla havada süzülen roketlerin şehirlerin üzerine ölüm yağdırdığı görüntüler kurgu ve gerçeklik ayrımını epey belirsizleştirdi. Elbette günümüzde de savaşlara eskiden olduğu gibi iletişim savaşları eşlik ediyor. Hakikat üzerinde kıyasıya bir rekabet sürüp gidiyor ama artık savaş fotoğrafçılığı eskisinden çok daha farklı bir çerçevede işlev görüyor. Kimsenin ünlü savaş muhabirlerinden yahut haber ajanslarından görüntü beklediği yok. Dünyanın herhangi bir yerinde, fail ya da mağdur elindeki bir cep telefonu kamerası, insanlığın ortak gözü oluveriyor. Artık kimse avcı siperinde değil, herkes sinematograf. Belki çoksesli ama tam bu yüzden herkesin kendi hakikatini bulup yüceltebildiği bir iletişim savaşı artık yaşadığımız. Dolayısıyla her ne ise hakikat denen o şeyin ipuçları bazen daha yakın ve daha çok görünse de onu kavramak için çaba göstermek hâlâ gerekiyor ve bundan sonra da gerekecektir.