Sitemizin müziğini kimler değiştirdi, duvarlarını kimler yıktı ?

Yalçın Çetinkaya
Sitemizin müziğini kimler değiştirdi, duvarlarını

Türkiye'de gerçekleştirilmiş olan ve kültür alanında uygulamaya konulan bazı “devrim”lerle, hedeflenen Batılılaşmanın ne kadar sağlanabildiğini tartışmak bir yana, meselâ mûsikî gibi oluşup gelişmesi yüzyıllara bağlı olan bir sanatı topyekûn ortadan kaldırmaya ve onun yerine Batı gelenek ve kültüründen doğan “Batı müziği”ni ikame etmeye çalışmak nasıl izah edilebilir? Ayrıca mûsikî alanında bir devrim yapılacaksa ve bu kaçınılmaz bir zorunluluk haline gelmişse, bu devrimi (ya da inkılâbı) gerçekleştirmesi gereken kimseler müzisyenler değil midir? Müzikten hiç anlamayan, sadece belki biraz dinleyici zevki bulunan kimselerin böyle bir devrim yapmaya kalkması, müziğe yapılmış bir haksızlık sayılmaz mı? Ya da bir müzisyenin askerî alanda yenilikler yapmaya kalkması insana mantıklı ve doğru gelebilir mi ve bir müzisyenin askerî alanda tepeden tırnağa yenilikler yapmaya kalkması, askerliğe saygısızlık değil midir ve hayatını askerliğe adamış tecrübeli askerler, bir acemî müzisyenin askerî alanda yaptığı bu devrimleri kabul edebilir mi? Bırakın bunları, eğer o acemî müzisyen “dediğim dedik, çaldığım düdük” diyen bir despot değilse, askerî alanda devrim yapmasına göz yumarlar mı! Adamı Sultanahmet Meydanı'nda sallandırırlar! Ama müziğe müdahale etmek serbesttir! Mûsikî inkılâbını gerçekleştirenler, Platon'un şu sözünü bilmezler miydi? “Müziğini değiştirirseniz, sitenin duvarları yıkılır”. Ya da bilirlerdi de, acaba bizim bin yılı aşkın bir zamanda kurduğumuz bu güzelim sitenin duvarlarını yıkmak için mi sitemizin müziğini değiştirmeye kalktılar?

Türkiye'de Batılılaşma uğruna gerçekleştirilen mûsikî devrimi de birçok mantıksız ve gerçeğe uymayan düşüncelerden cesaret almıştır. Böyle bir devrim anlamsız olduğu gibi, gerekçeleri de anlamsızdır. Orhan Tekelioğlu'nun ifadesine göre, müzikte yapılacak reformlarla ilgili ilk fikrî taslak, günün önde gelen ideoloğu olan Ziya Gökalp'in 'Zorunlu Sentez' düşüncesinde yatmaktadır. Gökalp'in 1924'te basılan eseri Türkçülüğün Esasları, Cumhuriyet'in zorunlu sentez anlayışının ideolojik arka planını sergilerken, bir yandan da yazarın kendi deyişiyle kaynağın (yani Türk'ün özünün) Batı ile kaynaşmasının nasıl yürütüleceğini gösteren bir kılavuzdur. Gökalp'e göre yeni ulus-devletin ve Türk milliyetçiliğinin başarısı, her ne olursa olsun, geliştirilmesi gereken yeni Türk medeniyeti ile yakından ilişkiliydi. Özelde, müzikte olması gereken sentez konusunda ise Gökalp, Türk müziğinin nasıl millî olabilecegi üzerine bir program tasarlamıştı. (Bkz. Orhan Tekelioğlu, 'Türk 'Musiki Inkilâbııin' Içsel Tarihi: Nota Dergisi'nin Kapanması, Toplumbilim Müzik Özel Sayısı, Sayı: 9, Mart 1999.)

Ziya Gökalp'in ne kadar müzik bildiği de ayrı bir araştırma konusu olmalıdır. Zira, müzik devriminin 'fikrî taslağı'nın hangi sağlıklı ve doğru müzik bilgisine dayandığı önemli bir konudur. Yoksa, yüzyıllar boyunca oluşan Türk mûsikîsi birikiminin, doğru mûsikî bilgisine sahip olmayanların ortaya attığı ve hiçbir gerçeğe dayanmayan ifadeler yüzünden hebâ olduğu düşünülebilir. Ziya Gökalp şunları yazmaktadır: “Avrupa mûsikîsi girmeden evvel, memleketimizde iki mûsikî vardı: bunlardan biri Fârâbî tarafından Bizans'tan alınan Doğu mûsikîsi, diğeri eski Türk mûsikîsinin devamı olan halk melodilerinden ibaretti. Doğu mûsikîsi de Batı mûsikîsi gibi eski Yunan mûsikîsinden doğmustu. . . Yunan mûsikîsi tabii olmayan (çeyrek) seslere dayanan bir sun'î mûsikî idi…”

Burada Ziya Gökalp'in bence önemli iki yanlışı var. Bunlardan biri, Doğu mûsikîsinin Fârâbî tarafından Bizans'tan alındığı tesbiti. Bu tesbit ve fikir, gerçekleri yansıtmamaktadır. Fârâbî, Baron Rodolphe d'Erlanger tarafindan -kısmen- Fransızcaya çevrilen Kitâbu'l-Mûsikî el-Kebîr isimli eserinde kendisine ait bir metodla oluşturduğu mûsikî teorisini anlatır. Bu kitabında Fârâbî, Yunanlı teorisyenlerin yazılarını okuduğunu, ancak bunların sadece tam olmayan dokümanlarını gözden geçirdiğini, bunun için de mûsikî teorisini yeniden yapmak zorunda kaldığını söyler. (Bkz. Baron Rodolphe d'Erlanger, La Musique Arabe, s. 21, Paris: 1930) D'Erlanger'in de tespitiyle Fârâbî eski Yunan'dan kendisine ulaşan müzik bilgilerinin yetersiz olduğunu ve müzik teorisini yeniden yapmak zorunda kaldığını söyler. Bu, bence önemli bir bilgidir. Gerçekten de bugün için antik Yunan'dan günümüze ulaşabilmiş ve o dönem Yunan müziğinin mahiyeti, teknik özellikleri v.b. hakkında sağlıklı bilgi edinebileceğimiz kaynak yok gibidir. (Ayrıca Arapça bilenler, Fârâbî'nin müziği Bizans'tan aldığına dâir neler söylediğini ve Ziya Gökalp tarafından yaklaşık 10 yüzyıl sonra nasıl anlamsız bir şekilde ithâm edileceğini düşünmüşcesine, bu önyargıya 10 yüzyıl öncesinden nasıl cevap verdiğini, Kitâbu'l-Mûsikî el-Kebîr adlı eserinin bir tür girişi olan El-Medhal adlı kitabını okuyarak anlayabilir).Curt Sachs antik Yunan müziğinden bugüne, papirüs üzerine yahut taşa yazılı on bir parça veya bu parçalardan bazı bölümler kaldığını söyler. Bunlar da, Sachs'ın da ifadelerinden rahatça anlaşılabileceği gibi, bilimsel bir kesinlik taşımamaktadır. İşte geçen yüzyılın en önemli müzisyenlerinden ve müzik araştırmacılarından Curt Sachs, bu 'yetersiz' onbir kanıttan, Yunan müziğinin ilkelerini çıkardığımızı söyler.(Bkz. Curt Sachs, A Short History of World Music, s. 30, (Kısa Dünya Mûsikîsi Tarihi, Çev. İlhan Usmanbaş, Millî Eğitim Basımevi, s. 22, İstanbul: 1965.) Öte yandan, Fârâbî'nin kendi döneminde mûsikî ölçülerindeki gelişmeye en büyük katkısı temel olarak İslâmî, yani orijinaldi ve hiçbir yabancı öğretiden etkilenmemişti. Fârâbî, Yunan kültüründen geldiği iddia edilen ilham ve etkileri reddeder, bu iddialara meydan okur.(Bkz. S. Elkholy, The Function of Music in Islamic Culture, Mısır.) Tarih ve bilimsel araştırmalar, Ziya Gökalp'in Fârâbî'ye haksızlık yaptığını gösteriyor. Eğer Pythagoras'tan söz edilecek ve Yunan müziği ve müzik düşüncesinin kökleri Pythagoras'ta aranacaksa, anne-babası tarafından henüz 1,5 yaşında iken Grek dünyasındaki ahlâksızlıklar ve seviyesizlikler gerekçe gösterilerek Lübnan'daki Adonay Mabedi'ne götürülen, daha sonra da Hermodamas ve Ferekydes'in derslerinden tatmin olmayıp Mısır'a, oradan da Asya'ya açılan Pythagoras'ın Yunan düşüncesini ne kadar temsil ettiği de tartışılır. Zira Pythagoras, müzik adına ne öğrendiyse Mısır Memphis Tapınağı'nda Hermetik doktrinden ve Çin'deki müzik bilgisinden etkilenmiş ve öğrenmiştir. Dolayısıyla Pythagoras öğretisi ve düşünceleri de Grek kaynaklı olmaktan çok, aslında Doğuludur, işin bir de bu tarafı vardır.

Ziya Gökalp'in opera sanatıyla ilgili tesbitlerinde de yanlışlar var; o yanlışları düzeltmek de ayrı bir meseledir. Sonra, Yahudi sinagoğunun da müziğini Bizans'tan aldığını söyler Gökalp. Oysa Curt Sachs'a ve daha birçok müzik tarihçisine göre, asıl kilise ilâhileri ve ilâhi söyleme biçimleri, kadîm Yahudi mabedlerinden alınmadır. Hıristiyanlar ilk zamanlar İbranî âyin geleneğini kiliseye aktarmışlar, böylece ilk törenler antifon yöntemi ile (koronun, yankı ve karşıtlık etkisi yaratmak için iki veya daha çok gruba ayrılarak söylemesi) gerçekleştirilmiştir. Gökalp, Doğu müziğini kendisince 'hasta mûsikî' olarak vasıflandırarak şöyle devam eder: “Bugün şu üç mûsikînin karsışındayız: Doğu mûsikîsi, Batı mûsikîsi, halk mûsikîsi. Acaba bunlardan hangisi bizim için millîdir? Doğu mûsikîsinin hem hasta, hem gayri millî olduğunu gördük (!). Halk mûsikîsi millî kültürümüzün, Batı mûsikîsi de yeni medeniyetimizin mûsikîleri olduğu için, her ikisi de bize yabancı değildir. O halde millî mûsikîmiz, memleketimizdeki halk mûsikîsiyle Batı mûsikîsinin kaynaşmasından doğacaktır. Halk mûsikîsine ait melodilerimizi toplar ve bunları Batı mûsikîsi usulüne göre armonize edersek, hem millî hem de Avrupalı bir mûsikîye mâlik oluruz.(Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, s. 145-147, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul: 1990.)

Eğer Türkiye'deki anlamsız müzik devrimi ilhamını Ziya Gökalp'in bu hiçbir müzikbilimsel gerçekliğe dayanmayan düşüncelerinden almışsa ve “mûsikî inkılâbı”nın referansı Ziya Gökalp (Türk mûsikîsinin Yunan kaynaklı olduğunu ve bize Araplar ve Acemler vasıtasıyla geldiğinin iddia eden ilk yazar Necip Asım) ise, devrimin üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen neden yerine oturmadığı ve sırıttığı kolayca anlaşılabilir ve buna üzülmek gerekir. Ziya Gökalp'in millî mûsikî ile ilgili düşüncelerini okurken, “Acaba düzeltmeye nereden başlanmalı?” diye sorduğum olmuştur. Tutarlı bir yeri yok ki, oradan başlayasınız. Deveye, “Neden boynun eğri?” diye sormuşlar. “Neremiz doğru ki?” demiş. Bu da onun gibi bir şey !

İnsan sormadan edemiyor. Sitemizin müziğini kimler değiştirdi ve duvarlarını kimler yıktı ? Işıklı dantelâlar bestekârı Hâfız Post'a, büyük Itrî'ye, III. Selim'e, Dede Efendi'ye, Zekâi Dede'ye, Hacı Arif Bey'e, Tambûrî Cemil Bey'e… ve daha nice bestekâra, “Batılılaşacağız” bahanesiyle milletimizin hâfızasından kazımaya çalışarak kimler kıydı ?