Sofralar yarış alanına döndü

İtiraf edelim: Artık misafir sofraları, ne yazık ki bir yarış sahnesine dönüştü. Gönül sofrası yerini, kıyasın ve beğenilme arzusunun kurduğu masalara bıraktı. Bu yazı, Türk sofra kültürünün kaybolan inceliğine ve misafirperverliğin geçirdiği sessiz dönüşüme dikkat çekiyor.

Arşiv.

Ramazan Bingöl

Misafirliğe gittiğinizde hangisi sizi daha çok etkiler? Masası çeşit çeşit yemekle donatılmış ama ekonomik yükün, yorgunluğun ve tükenmişliğin izlerini taşıyan bir ev sahibi mi… Yoksa elindekini bereket bilip, samimiyetle hazırladığı birkaç çeşit yemeği güler yüzüyle, muhabbetiyle ikram eden bir ev sahibi mi?

Bugün misafir sofralarımızda, çoğu zaman dile getirilmeyen ama herkesin hissettiği bir kırılma yaşanıyor. Misafirperverlik, bir gönül işi olmaktan çıkıp yavaş yavaş bir rekabet alanına dönüşüyor.

Kimi evlerde, özellikle kadınlar arasında düzenlenen gün sofraları, artık samimiyetin değil; kıyasın gölgesinde kuruluyor.

Beğenilme arzusu misafirliği yordu

Sanki ev sahibinin amacı, misafiri ağırlamak değil, ağırlığını göstermek… “Ayıp olmasın” düşüncesiyle masalar donatılıyor, çeşitler artıyor; yorgunluk, stres, zorlanan bütçeler derken… Sofra adabı, bir yandan ağırlaşan yaşam gerçekliğinin, diğer yandan “estetik tüketim” çağının baskısıyla sınanıyor. Misafirler de çoğu zaman çokluğu kıymetle karıştırıyor. “O yaptı, ben daha iyisini yapayım” anlayışı, bir zamanlar gönül işi olan misafirlik kültürümüzü sessizce aşındırıyor.

Yarışın görünmez mağdurları: Yorgun kadınlar

Bu yarışın en büyük yükü, şüphesiz kadınların omuzlarında. Misafirliğin görünmez kahramanları, “yetmezse”, “eksik olmasın”, “ayıp olur” derken çoğu zaman kendilerini tüketiyorlar.

Kimin böreği daha çok kabardı, kimin tatlısı daha gösterişli diye yapılan kıyaslar, büyük bir yorgunluk kültürüne dönüşüyor.

Yorucu hale gelen bu anlayış yüzünden artık kimse kolay kolay evine misafir çağırmak istemiyor. Ve en dikkat çekici olan şu: Kimse bu durumdan memnun değil. Ama çoğu kişi, aynı alışkanlığı sürdürmeye devam ediyor.

Çünkü toplumsal onay, misafirlik geleneğimizin yeni efendisi oldu. Kimi zaman “Ayıp olur” korkusu, “Fazlası israf olur, bu kadarı yeterli” demekten daha güçlü geliyor. Kadınlar, içten içe yorulduklarını bilseler de misafir sofralarında kusursuzluk beklentisinin altında ezilmeye devam ediyorlar.

Ne yazık ki kadim misafirperverlik kültürümüz, bu gösterişin ellerinde yavaş yavaş anlamını yitiriyor.

Sofra medeniyeti bir dil ve hafızadır

Bu tabloyu yalnızca bireysel yorgunlukla açıklamak yetersiz olur. Asıl mesele, toplumun “sofra” kavramına yüklediği anlamın değişmesidir. Biz misafir ağırlamayı bir zorunluluk değil, bir değer, bir vefa, bir nezaket göstergesi olarak öğrendik. Bugün bu değer, modern hayatın hızına ve kıyas kültürünün görünmez baskısına yenik düşüyor.

Oysa sofra, bizim en eski hafızamız; en sade, en güçlü medeniyet dilimizdir. İşte tam bu noktada, “sofra medeniyeti” dediğimiz kadim birikimin yeniden hatırlamamız gerekiyor.

Bizim kültürümüzde “sofra adabı”, yalnızca yemekle ilgili bir davranış biçimi değildir; edep, tevazu ve ölçü gibi medeniyet değerlerinin sessizce muhafaza edildiği bir hafızadır. Bu hafızanın en kıymetli konukları ise evlerimizin bereketi, neşesi ve huzuru olan misafirlerimizdir.

Misafirlikte ölçü ve edep

Misafir başımızın tacıdır. Onu ağırlamanın ölçüsü, sofradaki çeşitlerin çokluğunda değil; gönülden yapılan birkaç yemeğin samimiyetinde, muhabbetinde ve güler yüzle sunuluşundadır.

Atalarımız bu dengeyi asırlar önce ne güzel özetlemiş:

“Misafir umduğunu değil, bulduğunu yer.”

Bu söz, ev sahibini ölçüye, misafiri kanaate davet eder. Ve işte o zaman sofra, iki yönlü terbiyenin mektebine dönüşür: Verene cömertliği, alana şükrü öğretir.

Gösterişin azaldığı yerde bereket çoğalır

Sofrada asıl olan; gönlün dilidir. Belki bir tabak bulgur pilavı, sıcak bir kâse çorba, paylaşılan bir dilim ekmek… Samimiyetle ikram edildiğinde hepsi birer ziyafete dönüşür.

Bugünün dünyasında sofralar birer gösteriş vitrinine dönüşürken, asıl zarafet sadelikte, asıl asalet ölçüdedir. Modern dünyanın “sergileme” baskısına karşı sadeliği, ölçüyü ve tevazuyu koruyabilmek, belki de bugün en güçlü kültürel direniş biçimidir.

Gösterişin gölgesinde kaybolan bereketi yeniden fark etmek ve Türk misafirperverliğini yeniden gönlümüzün merkezine taşımak hepimizin vazifesi olmalıdır.

Unutmayalım;

Bir toplumun medeniyet seviyesini çatal-kaşık düzeni değil, sofradaki niyeti belirler. Bizim kültürel kodlarımızda saklı olan sofra adabı, yeryüzünün en eski, en güvenilir medeniyet sermayesidir. Ves’selam…