Teoman Duralı sadece bir felsefeci değil ailesine düşkün bir babaydı

Filozof Prof. Dr. Teoman Duralı’nın oğlu Dr. Deniz Duralı, “Babam kendini ailesinden hiçbir zaman soyutlamazdı. Kız kardeşimle, benimle her zaman yakından ilgilenirdi. Evde annemin istediği şeyleri yerine getirirdi” diyor. Akşam yemeklerinin ailece birlikte yendiğini belirten Duralı, “Babam işten gelince hep birlikte o sofraya otururduk, yemek sonrası herkes kendi tabağını kaldırırdı” ifadelerini kullanıyor. Ailede kahve ritüelinin de babasına ait olduğunu vurgulayan Duralı, “Yorgunluk kahvesini babam pişirirdi” sözleriyle anlatıyor.

Dilber Dural
Teoman Duralı

Babalar, sadece evin direği değil; aynı zamanda çocuklarının dünyayı anlamlandır-masına aracılık eden ilk rehberdir. Kimisi oyun arkadaşımız olur, kimisi hayatı öğreten bir sessizlikle izler bizi. Kimileri ise Teoman Duralı gibi hem kelimelerle hem duruşla düşünmenin izini sürdürür, evlatlarının zihninde sorular açar.

Bu Babalar Günü’nde biz de, yalnızca Türkiye’nin yetiştirdiği büyük bir filozofu değil, aynı zamanda çocuklarıyla çimenlerde yürüyüşe çıkan, kahvesini kendi elleriyle pişiren, daktilo sesiyle evin atmosferini dolduran bir babayı anmak istedik. 2021’de vefat eden Prof. Dr. Teoman Duralı’nın düşünce mirası TRT 2 Kitaplığı kapsamında yayımlanan “Felsefe Söyleşileri” adlı eserde toplanırken, biz de oğlu Dr. Deniz Duralı’yla bir araya geldik.

Yorgunluk kahvesini babam pişirirdi

Prof. Dr. Teoman Duralı’nın oğlu Dr. Deniz Duralı, babasının sadece felsefeci kimliğiyle değil, aynı zamanda aile içinde sevgi dolu, ilgili ve sorumluluk sahibi bir baba olarak hatırlandığını söylüyor. “Babam kendini ailesinden hiçbir zaman soyutlamazdı. Kız kardeşimle benimle her zaman yakından ilgilenirdi. Evde annemin istediği şeyleri yerine getirirdi” diyen Duralı, çocukluk anılarını şöyle paylaşıyor: “Hafta sonları uzun yürüyüşlere çıkardık. Yaşımız küçükken Belgrad Ormanları’nda ya da mahallemizin çimenli, korulu alanlarında birlikte yürürdük, sohbet ederdik. O zamanlar ben ilkokul, ortaokul çağlarındaydım.” Akşam yemeklerinin ailece birlikte yendiğini belirten Duralı, “Babam işten gelince hep birlikte o sofraya otururduk. Babamın gelmesi beklenirdi. Sofraya birlikte oturulur, yemek sonrası herkes kendi tabağını kaldırırdı” ifadelerini kullanıyor. Ailede kahve ritüelinin de babasına ait olduğunu vurgulayan Duralı, “Yorgunluk kahvesini babam pişirirdi. Önce kahveyi öğütürdü. O anları ve taze öğütülmüş kahvenin kokusunu çok iyi hatırlıyoruz” şeklinde konuşuyor. Deniz Duralı, babasının masal anlatıcılığı yönünü de şu sözlerle anlatıyor: “Televizyonun olmadığı güzel zamanlardı. Kızkardeşimle uyuyacağımız zaman bize masallar okurdu. Keloğlan’dan Dede Korkut’a, Guatemala efsanelerinden Çingene masallarına kadar pek çok hikâye anlatırdı. O zamanlar mutfakta olan annem şunu derdi: ‘Babanızı dinleyebilmek için mutfakta suyu kısardım’ İşte böyle bir aile ortamımız vardı.”

Evimizde Olympos Dağı’ndaki Zeus gibiydi ama baskıcı değildi

Deniz Duralı, babası Teoman Duralı’nın baba olarak en belirgin özelliğini şöyle tanımlıyor: “Baskıcı bir yapısı yoktu ama sözünün ağırlığı vardı. Otoriteydi elbette. Anne babanın sözüne karşı gelinmezdi. Sanki Olympos Dağı’nın tepesindeki Zeus gibiydi. Mesela bir yaramazlık yaptığımızda ya da kötü not aldığımızda annem, ‘Bunu babanıza siz anlatırsınız’ derdi. Ama babam hiçbir zaman bağırıp çağıran biri olmadı. Sesini yükselttiğini, bizi azarladığını hatırlamıyorum.”

Kırıcı olmayan bir üslupla yönlendirdiğini söyleyen Duralı, “Diyelim ki düşük not aldık, o zaman sadece şöyle derdi: ‘Bunu kendinize layık gördünüz demek ki.’ Bu kadar. Ne bir bağırma ne de başka bir baskı. Ama bu kadarı bile bize yeterdi” ifadelerini kullanıyor. Ev işlerinin organizasyonunda ise annesinin büyük rol oynadığını söyleyen Duralı, ebeveynleri arasındaki uyumu şu sözlerle anlatıyor: “Evin gündelik düzenini aslında annem çekip çevirirdi ama aralarında net bir iş birliği vardı. Birbirlerinin aldığı kararı asla önümüzde sorgulamazlardı. Annem ‘evet’ dediyse, o ‘evet’ babam için de geçerliydi. Biz bazen çocuk aklıyla denemeye çalışırdık: ‘Annem hayır dedi ama baba sen ne diyorsun?’ ya da tam tersi. ‘Babam hayır dedi, anne sen ne diyorsun?’ diye sorardık anneme. Hiçbir zaman biri ‘hayır’ dediyse diğeri ‘evet’ demezdi. Kararları çelişmezdi.” Deniz Duralı, babasının çocuklarıyla ilgilendiğini ancak klasik anlamda bir “oyun oynayan, ders çalıştıran baba” olmadığını da ekliyor. Duralı, “Bizimle güzel vakit geçirirdi ama oturup ders çalıştırmak, oyun oynamak gibi şeyler yoktu. Ancak bir sorumuz olursa yanına giderdik. Asla ‘şimdi işim var’ demezdi, bizi geri çevirmezdi. Her zaman dinlerdi” sözleriyle dile getiriyor.

Daktilo sesi bize ninni gibi gelirdi

“Babam çok çalışırdı. Evde olduğu zaman vaktini işiyle yani okumalar, yazmakla geçirirdi, ama gerektiği zaman da evle ilgili yapılması gereken bir şeyler varsa imtina etmezdi” ifadelerini kullanan Duralı, “Belli başlı ritüelleri, özel hazırlıkları yoktu. Zaten her gün düzenli olarak çalışırdı. Öyle ‘şimdi kapanıyorum, kitap yazacağım’ gibi dönemsel bir yoğunluğu olmazdı. Sadece piposunu içerdi, maalesef o da kanserine neden oldu. Her gün masasına oturur, çalışırdı. Çalışmayı hayatının doğal bir parçası haline getirmişti. Çalışma odasının kapısı hiçbir zaman kapalı olmazdı. Kendini aileden soyutladığını hiç hatırlamıyorum. Biz de onun ne kadar meşgul olduğunu görür, buna göre davranırdık. Ama yine de onun yanına gitmekten hiç çekinmezdik. Evde hep bir ciddiyet ama aynı zamanda bir sıcaklık vardı” şeklinde babası Teoman Duralı’nın çalışırken evde nasıl bir atmosfer oluştuğunu anlatıyor. Duralı, babasının daktilo ile çalıştığı zamanları çocukluk hatırası olarak hatırladığını belirterek, “Eskiden önce deftere yazardı, sonra onları daktiloya çekerdi. Çocukken sağda solda oynarken gözüm takılırdı; o hep yazardı. O daktilonun geceleri çıkan sesi bize ninni gibi gelirdi. Daktilonun sayfa sonunda çıkan o küçük çan sesi de hoşumuza giderdi. O sesleri çok iyi hatırlıyorum” diyor.

Babamla sohbetlerimiz hiçbir zaman tartışmaya dönüşmezdi

Tarihten biyolojiye, gündemdeki konulardan düşünsel meselelere kadar geniş bir yelpazede babasıyla sohbetler gerçekleştirdiğini belirten Duralı, “Babam hiçbir sorumuzu geri çevirmezdi. Hepsine düşünerek ve içtenlikle cevap verirdi” diyor. Fikir ayrılığı yaşadıkları zamanlar olduğunu da dile getiren Duralı, bu durumların hiçbir zaman tartışmaya dönüşmediğini vurguluyor. Duralı “Onun fikrî derinliğine hep saygı duydum. O da saygı gösterirdi zaten. Ben de kendi alanımda emin olduğum konularda görüşümü dile getirirdim. Ancak bu hiçbir zaman bir münakaşaya dönüşmezdi. Biz aile olarak fikrî ayrılıkları çatışma nedeni yapmazdık. Herkesin kendi fikri olurdu ama kimse kimseyi baskılamazdı” ifadelerini kullanıyor.

Farklılıkların doğallığını ailemizde öğrendik

Anne tarafından Fransız, baba tarafından Alman kökenli büyükannelere sahip olan Duralı, anne ve babası üzerinden şekillenen bu çok kültürlü yapı sayesinde, insanları kimlikleriyle değil, davranışlarıyla değerlendirmeyi öğrendiklerini vurguluyor. Duralı, böyle bir ortamda büyümenin doğal olarak ufkunu genişlettiğini ifade ediyor. Duralı, “Biz kimseyi kimliği üzerinden yargılamadık. Çünkü aile bireylerinin her biri farklı kültürel kimliklerle geliyordu. Bu da ister istemez bize şunu öğretti: İnsanları kimliklerinden çok davranışlarıyla anlamak gerekir” diyor. Kültürel farklılıkların hiçbir zaman aile içinde bir baskı ya da dayatma aracı haline gelmediğini söyleyen Duralı, dedesi ve babasının bu konuda sergilediği tavrın da önemli bir örnek teşkil ettiğini belirtiyor ve ekliyor: “Ne babaanneme, ne de anneme isimlerini değiştirmeleri yönünde bir baskı yapılmadı. Onlar olduğu gibi kabul edildi. Aile onları kucakladı. Bu da bize farklılıkların aslında ne kadar doğal olduğunu öğretti.” 1939 yılında Türkiye’ye gelen Alman babaannesinin ve daha sonra gelen Fransız annesinin, dönemin sosyal şartlarına rağmen olduğu gibi kabul edilmeleri, Duralı’ya göre içten gelen bir akılcılığın göstergesiydi. Duralı, “Dedemin ve babamın sergilediği bu anlayış, aile içinde kültürel baskı yerine karşılıklı kabulü ön plana çıkardı. Herkes kendi örf ve adetini bir şekilde getiriyordu ama kimse kimseye bunu empoze etmeye çalışmıyordu. Ben mahallemle ya da şehrimle sınırlı bir dünyada büyümedim. Ufkum, çocuk yaşta ailemin yapısıyla genişledi. Bugün insanlara yaklaşımımda bu etkilerin izini hâlâ taşıyorum” açıklamasını yapıyor.

Ona göre dil bilmek sadece konuşmak değildi

Evdeki kültürel zenginliğin hiçbir zaman bir karışıklık yaratmadığını söyleyen Duralı, “Her şey yerli yerindeydi. Diller birbirine karıştırılmazdı. Fransızca başlayıp ortası Türkçe, sonu Almanca bir cümle asla kurulmazdı. Bu konuda ailede ciddi bir hassasiyet vardı. Babam ‘Milliyetçi değilim, dil milliyetçisiyim’ derdi. Çünkü bir milleti ayakta tutan şey dildir” diyor. Babası on dili bildiği söylenen, ancak bunu hiçbir zaman dile getirmemiş biriymiş. Duralı, “Kaç dil bildiğini babama sorardık ama cevap vermezdi. Çünkü ona göre dil bilmek sadece konuşmak değildi; o dilin en ince ayrıntılarına vakıf olmaktı. Vefatından sonra kütüphanesini toparlarken 1970-80’li yıllarda yakın bir dostuna yazdığı bir mektubu bulduk. ‘Şu İngilizceyi hâlâ elime avucuma geçiremiyorum’ diyordu. Oysa ortaokuldan beri ciddi olarak öğrendiği bir dil idi, yazıp-çiziyor, konuşuyordu ama onun için bu yeterli değildi. Demek ki onun için dil bilme kriterleri çok farklıydı. Vefatından sonra kütüphanesini toparlarken dille ilgili inanılmaz kitaplar çıktı” şeklinde konuşuyor.

Evimizde satranç oynanır felsefe konuşulurdu

Evin sık misafirleri arasında dönemin önemli akademisyenleri ve düşünürlerinin olduğunu söyleyen Duralı, “Hocaları Ahmet Yüksel Özemre, Nihat Keklik, Nermin Uygur, Macit Gökberk, Bedia Akarsu, dostları Şafak Ural, Atilla Erdemli, Yalçın Koç, Mahmut Kaya aileleriyle evimize gelirlerdi. Bayramlarda babamla birlikte hocalarını muhakkak ziyaret ederdik. Tatillerde edebiyat fakültesi otobüse doluşur İstanbul Üniversitesi’nin Enez sosyal tesislerine gidilirdi. Orada haliyle felsefeden psikolojiye uzanan sohbetler yapılırdı. Akşamları babam dostlarıyla satranç oynardı. Özellikle çok yakın dostu, dağlara yürüyüşe birlikte gittiği rahmetli Adnan Kulaksızoğlu hoca ile oynardı. Biz de çocuk olarak o konuşmalarda Aristo diye bir amcanın olduğunu öğrenirdik” şeklinde dile getiriyor. Küçüklüğünden beri babasının seyahat tutkusunun hep hayatlarının içinde olduğunu ifade eden Duralı, “İlkokul yıllarında, daha çocuk yaşta evden kaçıp Ankara’dan Bolu’ya kadar gidecek kadar büyük bir merakı vardı. Orada yakalanıp geri getirilmiş. Bu kadar güçlü bir keşif duygusu vardı içinde. 1983-84 yıllarında üniversitelerde rotasyon uygulamasıyla Elazığ’a tayin edildiğinde daha 12 yaşlarındaydım. O dönem, onun bir anda evi terk etmesi bana çok ağır gelmişti. Ama o bu tür görevleri, mecburiyetleri bir fırsata çevirirdi. Elazığ ve haftada bir kez de ders vermek için gittiği Diyarbakır’ı ve bu illerin çevresindeki coğrafyayı karış karış gezdi, insanlarını tanıdı. Zaten daha önceden de gitmişliği vardı ama o dönem daha derinlikli temas kurdu. Babamın seyahatleri her zaman ona büyük bir ufuk kazandırdı. Türkiye içindeki yolculuklarından yurt dışı gezilerine kadar hep merkezinde insan vardı. Endonezya’daki ormanlardan Moğolistan bozkırlarına kadar gezdiği her yerden bize coğrafyayı ve oradaki insanları anlatırdı. Yani seyahat onun için sadece bir yer görmek değil, oradaki insanlarla temas kurmak, onların hikâyelerini dinlemekti. Örneğin çocukken dedem göreve gittiğinde babamı da götürürmüş, kıraathanelerde Hz. Ali Cenklerini dinlermiş. Bu tür anlatılar onda kalıcı etkiler bırakmıştı.

Bize anlattıklarıyla evde adeta dünyanın farklı köşeleri açılırdı. O yıllarda televizyon yoktu, sonra da zaten TRT’den ibaretti. Ama ben ilkokul çağlarında Afganistan’ı bilirdim, Hayber Geçidi’ni duymuştum. Afganistan bana hiçbir zaman geri kalmış bir ülke gibi görünmedi. Tam tersi, insan hikâyeleriyle dolu büyülü bir yerdi. Çünkü bizim gözümüzde gelişmişlik teknolojiyle değil, insanla ölçülürdü” şeklinde anlatıyor.

Türk milletinin elbette bir tefekkür geleneği var

Düşünür ve felsefeci babası Teoman Duralı’nın son yıllarında dile getirdiği “Eserlerimi gömseydim daha iyiydi” cümlesiyle ilgili Deniz Duralı, bu sözün ardında bir umutsuzluk değil, daha çok bir hayal kırıklığı ve derin bir duygusal sarsıntı olduğunu söylüyor. Duralı, “Bu, aklını bir kenara bırakmış bir insanın değil, duygularını da ihmal etmeyen bir mütefekkirin sözüdür” diyor ve ekliyor: “Babam, Türk milletini çok severdi. Gönlünde yatan aslan oydu. Ama bu milletin felsefeyle yeterince hemhâl olamadığını düşünüyordu büyük ihtimalle. Yani felsefi düşünme, düşünsel yapımıza yeterince nüfuz edemedi. Bu yalnızca onun değil, genel bir teşhistir maalesef.” Ailesinden örnekler veren oğlu, babasının felsefe eğitimi alma kararına dedesinin verdiği tepkiyi hatırlatıyor: “Oğlum, bu milletin tefekkürü mü var ki felsefe yapacaksın?” Çünkü her baba gibi oğlunun doğru düzgün’ bir meslek sahibi olmasını, kendi ayakları üzerinde durmasını ister. Yarın aç kalmamasını ister. Babam da felsefe okumaya karar verince, dedemin tepkisi bu şekilde olmuş. Sözün altında yatan gerçeklik ne kadar keskin olsa da, ona göre Türk milletinin elbette bir tefekkür geleneği var. Ancak mesele, bu damarların derinleştirilmesi ve kurumsallaştırılması ihtiyacıdır. Felsefenin milletlerin kaderindeki rolüne inanan babamın bu cümlesi, aslında ‘ben bu toprağa ektim ama daha filizlenmedi’ duygusunu taşıyor olabilir. Bana da söylemişti bu cümleyi. Onun en büyük arzusu ardından gelenlerin onun ortaya koyduğu felsefi düşünceleri katkılarıyla, eleştirileriyle -eleştiriden hiç çekinmezdi- yeni ufuklar ortaya koymalarıydı” diyerek, onun bu hissi hayatının bir anında derin bir sızıyla yaşadığını ifade ediyor.

Bize tarlalar değil utanma duygusu bıraktı

“Babamdan bize kalan en büyük miras ise ödev ahlakı, utanma duygusu ve bitmeyen bir merak. Bize kalan en büyük miras bunlar oldu. Tarlalar, bağlar değil. Davranışlar ve ahlâk kaldı” ifadelerini kullanan Deniz Duralı “Oturup da insanlardan bir şey istemek bizde ayıp görülürdü. Yaptığın işi hakkıyla yapacaksın. Gerektiği gibi yapacaksın. Bu bize öyle bir kazındı ki iliğimize kadar işledi. Bize sürekli Peygamber Efendimiz’in ‘Utanmadıktan sonra ne istersen yap’ nasihatini hatırlatırdı. Ama önemli olan sadece söylemek değil, yaşantısıyla da bunu göstermekti. Babam özü sözü bir insandı. Ne diyorsa onu yapar, yapamayacağı şeyi de söylemezdi” şeklinde ifade ediyor.

Son anına kadar okudu

Babasının Alzheimer hastası annesiyle ilgilendiği yıllarda bile kalemini elinden bırakmayan, geçirdiği ağır hastalıklara rağmen çalışmayı sürdüren bir düşünür olduğunu dile getiren Deniz Duralı, “Onun için tedavi çalışmaktı. O çalışma azmi, o ödev anlayışı belki de onu hayatta tutan şeydi. Depresyonun yanından bile geçmezdi” diyor. Ömrünü felsefeye adayan babasının vefatına yakın günlerde bile okuma heyecanını yitirmediğini dile getiren Duralı, babasının hastanede yanında bulundurduğu iki kitaptan birinin İngiliz yazar Martin Lings’in İngilizce Hz. Peygamber’in hayatını anlattığı eseri olduğunu dile getiriyor. Duralı, “Bu kitabı, adeta yeniden keşfediyormuş gibi defalarca okudu. Yanında bir felsefe kitabı daha vardı, ancak hangisi olduğu hatırlayamıyorum” ifadelerini kullanıyor.

TRT 2 Kitaplığı ile babamın mirası yaşayacak

“TRT 2 Kitaplığı” projesinin ilk yayınları arasında babası Prof. Dr. Teoman Duralı’nın TRT 2 kanalında 2019-2022’de gerçekleşen Felsefe Söyleşileri programından derlenerek hazırlanan iki ciltlik kitabı ile ilgili de konuşan Duralı, “Öncelikle TRT yönetimine ve emeği geçen herkese çok teşekkür ederim. Babam daha program esnasında bunu çok arzu ediyordu, hatta dile getirmişti. Ama o hayattayken bu proje hayata geçemedi maalesef. Bu tür kıymetli programların sadece ekranla sınırlı kalmayıp kitaplaştırılması hem gelecek kuşaklar için çok değerli bir arşiv oluşturuyor hem de babamın düşünsel mirasının korunmasına katkı sağlıyor. O programlar sadece felsefeyle ilgilenenler için değil, hayatı derinlemesine anlamaya çalışan herkes için önemli birer kaynak. Kitaplaşmış haliyle bu mirasın daha fazla insana ulaşacağına inanıyorum” diyor.

Yürüyüş ve Galatasaray en büyük tutkularıydı

“Babamın birinci tutkusu doğada yürüyüştü. Bunun dışında Galatasaray’a da büyük bir bağlılığı vardı” ifadelerini kullanan Duralı, “İnsanlar ‘Fanatik Galatasaraylıydı’ derler ama biz evde öyle bir fanatiklik görmedik. Hiçbir zaman ‘Sen de Galatasaraylı olacaksın’ demedi. Maça gittiğini de hatırlamam. Zaten zaman bulamazdı, ancak ileri yaşlarında evde televizyondan izlerdi. Ama maç zamanlarında rahatsız edilmek istemezdi. ‘Maçtan önce gelin ya da sonra gelin ama maç sırasında gelmeyin’ derdi. Özellikle torunlarıyla maç izlemeyi çok severdi ama işin ilginç yanı çocuklar maçı değil, dedelerini seyrederlerdi. ‘Maçı değil büyükbabayı seyretmek daha eğlenceli’ derlerdi. Eğer Galatasaray kaybederse, onu her zaman arayan bir öğrencisi vardı. Bu da onun maçlara ne kadar duygu yüklediğini gösterirdi. Milli maçlarda da çok fazla heyecanlanırdı” sözleriyle anlatıyor.