40 küsür yıl önce olsa gerek, yani ki, 60'lı yılların hüküm sürdüğü demler... Gri bulutların gölgelediği fakir, vakur ve mutevazı Eyüp, Ramazan'ın ilk iftarına hazırlanıyordur...Ve her iftar vakti gibi, o da kendini iyiden iyiye hissettiriyordur...
Öyle değil midir iftar vakitleri; bütün güne nispet yaparcasına genişler... Saat sanki bütün günün yorgunluğunu çıkarır gibi ağır ağır ilerler ve bir türlü geçmek bilmez... Aslında bir şölendir bu vakit... İhtiyarlar iftar sofrasına dudakları kıpır kıpır oturur ve dualarını sıklaştırır Ezan'ı beklerken... Küçükler belki de ilk oruçlarının o dayanılmaz sevincini duyarak sabırsızlıkla yutkunur... Zaman içinde ayrı bir zamandır iftar vakitleri... İnsancıklar bu vakitlerde hep tatlı bir heyecanla oturur sofraya... Tarifsiz bir haz vaktidir bu; daha büyüğünü ahirette görecekleri misilsiz bir haz... Hayır, öyle kaba bir ifade ile yemekten içmekten kesilmenin bitmesinin sevinci değildir bu... Maddeyi aşan bir başarmanın, bir görevi ifa etmenin, bir emre uymanın deruni bir neş'esidir...
Evet bundan 40 küsür sene öncesinde, işte öyle bir iftar vakti... Ezan bekleniyor... Yer soframızda dumanı üstünde pirinç çorbası*... Birazdan top atılacak ve minarelerin kandilleri yanacak... Babam kandillerin yanıp yanmadığına bakmamızı söylüyor ablamla bana... Gaz lâmbamızın aydınlattığı odaya annem bir şeyler taşıyıp duruyor mutfaktan... Ve ablamla biz karşı yakadaki minarelerin kandillerinin yanmasını bekliyoruz zevkle... Açlığımızı, susuzluğumuzu unutmuş bir haldeyiz ve her çocuk gibi, her şeyi oyuna çevirmeyi gayet iyi biliyoruz... Sonra ablamın sesini duyuyorum,
- Yandı...
Parmağıyla da kandilleri yanan minareyi gösteriyor... Sonra ardı ardına yanıyor kandiller Sütlüce'de ve akşamın alacakaranlığına lahuti nağmeler yayılıyor...
Allahüekber... Allahüekber...
Sofraya oturuyor ve gaz lâmbasının büyülü ışığında iftarımızı ediyoruz... Doyan sadece karnımız değildir, ruhlarımız da nasibdar oluyor iftardan... O masal aydınlığında annemin, babamın ve ablamın gözleri saadetten ışıl ışıl ... O saadet bütün geceyi de bürüyor...
Hatırladığım ilk iftar bu...
Ama her iftar bu kadar basit değil...
Siz hiç nasıl iftar ettiğinizi merak eden ecnebiler huzurunda, üstelik yâd ellerde, bütün o meraklı gözlerin sizi süzdüğü bir iftar sofrasına oturdunuz mu?
28 Mehmed Çelebi ve beraberindekiler işte böyle bir iftar sofrasına oturur Paris'te...
Bu gezisini daha sonra bir layiha haline getiren Mehmet Çelebi ve beraberindeki heyet bir Ramazan ayında yapmıştır bu seyahati... Fransızlar, Çelebi ve beraberindekilerin oruçlu olduklarını ve iftar yapacaklarını duyunca pek meraklanırlar doğrusu... Öyle ya bütün gün yemeden içmeden duran Müslümanlar acaba nasıl açacaklardır oruçlarını... Mehmet Çelebi'ye de belki sizler gibi hayret edası içinde 'Fesübhanallah!...' dedirtecek bir şeydir bu... Yemek yemenin seyredilecek neyi olabilir ki?.. Zaten Mehmet Çelebi daha pek çok şeye hayret edecektir bu gezisinde... Mesela soyluların dans etmelerini bir türlü anlayamaz ve bu tür hafiflikleri asillere yakıştıramaz Çelebimiz...
Çelebi ve beraberindekiler iftar sofrasına bu meraklı bakışlar altında oturur ve seyredilmekten dolayı büyük bir sıkıntı duyar, ama nezaket gereği bu seyre mani olamadıkları gibi, ses de çıkaramazlar...
İftar yaklaştıkça merak da artar ve başta Mehmet Çelebi olmak üzere, beraberindeki heyet kendilerine göre bu anlamsız seyir yüzünden terler döker...
Fransız seyirciler Mehmet Çelebi ve beraberindekilerinin bu sıkıntılarına aldırış etmeden, kendi aralarında bir şeyler konuşa konuşa iftar vaktinde ne olacağını beklemektedir...
28 Mehmet Çelebi iftar sofrasında seyrediliyor olmaktan dolayı epey utandıklarını belirterek, Fransızları ayıplar... Bu seyir yüzünden doğru dürüst iftar edemediklerini de hayıflanarak anlatır... Üstelik seyreden kişiler avamdan birileri de değildir...
İftar sofrasında utana sıkıla taam ettiklerini ve ecnebilerin nazarlarının bir hayli rahatsız ettiklerini zikrederek bu münasebetsizliğe anlam veremediğini ifade eder Çelebimiz...
Fakat her şeye rağmen iftar edilir ve namaza durulur... Aynı gece Teravih namazı da yine meraklılarınca seyredilecektir ve Mehmet Çelebi bu durumdan da ziyadesiyle huzursuz olacaktır...
Batılıları bu kadar meraklandıran şey Müslümanların oruca gösterdikleri sabır ve sebat konusundaki dayanıklılıkları olsa gerek...
* Sahi ne oldu o pirinç çorbalarımıza, niçin kimsecikler yapmaz oldu... Hani hastalanınca komşu teyzelerimiz de getirirdi üzerinde limon gezdirilmiş, şöyle bol naneli... İçimizi sıcacık yapardı...
Halit Fahri Ozansoy'dan bir iftar sofrası
“... İlk önce düğün çorbası, sonra pastırmalı yumurta, arkasından bir et yemeği, sonra iki türlü sebze, pilav, börek ve nihayet kadıngöbeği veya baklava, bundan sonra da cevizli yahut kaymaklı güllaç. Bütün bunlar yenildikten sonra hamdolsun diyerek sofradan kalkılır.