İstanbul'un devşirme camileri

İstanbul'un fethinin hemen ardından Fatih, hükümranlık hakkı ve fethin alâmeti olarak Ayasofya'yı camiye çevirdi. Zaman içinde harap olan ve atıl kalan onlarca Bizans eseri de “şenlendirme” politikasıyla yeniden canlandırılarak mabet haline getirildi.

Yeni Şafak Mustafa Cambaz

Osmanlı'da fetih geleneğine göre fethedilen şehrin en büyük kilisesi camiye çevrilir ve ilk Cuma namazı burada kılınırdı. Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u fethettiğinde ayağının tozuyla Ayasofya'da namaz kılmış, güneşin doğduğu tarafa bakan mihrabın yönünü Kâbe'ye döndürterek, güneş batıdan doğana kadar bu yapıyı cami olarak vakfetmişti. Ayasofya o günden beri, Necip Fazıl Kısakürek'in deyimiyle bir remz oldu. Türk'ün ve tüm İslâm âleminin ruhî remzi…

Viraneler şenlendirildi

İstanbul'un fethi arifesinde şehirde bulunan bir çok kilise ve manastır harabe haldeydi. Hatta Ayasofya'nın yıkılan kubbesi parasızlıktan tamir edilememişti. Fethin ilk yıllarında Ayasofya'nın dışındaki mabetlere dokunulmamıştı ancak ilerleyen yıllarda şehirdeki Müslüman nüfusun artmasıyla birlikte cami ihtiyacı da artmıştı. Gayrimüslim nüfusun azalması ve bir çok kilisenin viraneye dönüşmesi sonucunda, Fatih'ten 4. Murad'a kadar olan 200 yıllık zaman diliminde 20 civarında kilise “şenlendirme” politikasıyla camiye dönüştürüldü. Böylece bir taraftan Müslümanlar'ın cami ihtiyacı karşılanırken bir taraftan da harabeye dönüp yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan Bizans eserleri canlandırılmış ve günümüze kadar ayakta kalabilmeleri sağlandı. Kilise yapıları genellikle kasvetlidir. Ecdat, soğukluktan ve karanlıktan biraz olsun kurtarabilmek için bu yapılarda çeşitli değişiklikler yaptı. Kimine pencere açıldı, kiminin minaresi veya mihrabı çok mükemmel tasarlandı, kimine dokuyu bozmayacak şekilde ilâveler yapıldı.

http://image.pho.fm/resim/imagecrop/2015/06/29/resized_5eb8c-4e8b7fenari.jpg

Ayasofya mahzun

Fatih Sultan Mehmed'in, fethin alâmeti ve hükümranlık hakkı olarak camiye çevirdiği ve hilâl ile taçlandırdığı Ayasofya, dünya mimarlık tarihinin günümüze kadar ayakta kalmış en önemli anıtları arasında yer alıyor. Bugün en çok tartışılan mekân olan bu ihtişamlı yapı, Bizans döneminde 916 yıl kilise, Fetih'ten sonra 1934 yılına kadar da 481 yıl cami olarak asli fonksiyonunu yürüttü. Beş yüz yıllık Osmanlı döneminde her padişahın göz bebeği oldu, üzerine titrendi, bakımı ve onarımı için hiçbir masraftan kaçınılmadı. İstanbul'da hiçbir cami onun kadar ilgiye mazhar olmadı. Padişah, şehzadeler ve diğer önemli devlet adamları bazı vakit namazlarını burada kılar; zafer, bayram ve kandil kutlamaları bazen padişah ve diğer önemli devlet adamlarının katılımıyla burada yapılırdı. Kadir geceleri altı bin kandil yakılan camide, Fatih'le başlamak üzere, sultanların Kadir gecelerinde teravih namazını kılmaları bir gelenek oldu. İstanbul'da ilk Cuma namazını burada kılan Fatih'ten sonra, Cuma ve bayram namazlarını Ayasofya'da kılmak cami tarihi boyunca bütün Müslümanlar için, heyecanla özlenen bir ibadet oldu. Bu özlem günümüzde büyük bir hüzne dönüşmüş durumda. Müzeye çevrilerek gerçek manasından ve ruhundan uzaklaştırılan mabet, bir mezar sessizliğinde, taş ve sütun yığını halinde soğuk bir yüzle ziyaretçilerini karşılıyor bugün. Manevi atmosferinden sıyrılmış bu hali ise tüm İslâm âlemini üzüyor ve Müslümanlar bir an önce bu büyük mabedin asli fonksiyonuna kavuşturularak ibadete açılmasını bekliyor.

http://image.pho.fm/resim/imagecrop/2015/06/29/resized_e3522-cb61anafoto2.jpg

İstanbul'un ilk medresesi

Fatih Zeyrek'te, Haliç'e hakim bir konumda olan Molla Zeyrek Camii, İstanbul'un fethinden sonra ilk medresenin açıldığı yerdir. Üç farklı birimin birleştirilmesinden oluşan yapı, Ayasofya'dan sonra Bizans'ın en büyük ve en değerli kilisesidir. Bugün cami olarak kullanılan bölüm aslında 2. İoannes Komnenos'un eşi Eirene tarafından yaptırılan ve döneminin en büyük manastırlardan olan Pantokrator Manastırı'nın kilisesidir. İstanbul'un fethinden sonra, Fatih Sultan Mehmet tarafından manastır medreseye; kilisesi de camiye çevrilir. İlk müderrisi (profesörü) olan Molla Zeyrek Mehmet Efendi'den ötürü de Molla Zeyrek Camii adını alır. 18. yüzyıl sonunda ciddi bir tamirden geçirilen cami uzun yıllar harap durumda kaldıktan sonra 1966'dan itibaren büyük ölçüde restore edilir fakat daha sonra bakımsız bırakılır.

http://image.pho.fm/resim/imagecrop/2015/06/29/resized_4b9f1-f44d24gul.jpg

Cemaati uzaklaştır, müzeye dönüştür

Üç bölümden oluşan yapının diğer iki bölümündeki restore çalışmaları ABD Bizans Enstitüsü'nün ve Dünya Kiliseler Birliği'nin desteğiyle 1995'te başlamıştı. Zeyrek semti, 1975 yılında SİT alanı ilan edilmiş, 1985'te de UNESCO tarafından 'Dünya Mirası Projesi' kapsamına alınmıştı. 1997 yılında Rahmi Koç Vakfı bu caminin önündeki alanı temizleyerek, Zeyrekhane adıyla turistik bir mekân olarak hizmete açmıştı. O yıllarda; "Bizans'ı diriltme çabaları kapsamında Molla Zeyrek Camii, yeniden kiliseye çevriliyor" diyenler olmuştu. Bu söylentiler bir çok kişiye inandırıcı gelmemişti ancak daha sonra yapılanlar bu görüşü haklı çıkarır nitelikteydi. Çünkü günümüzde müze olarak kullanılan Kariye Camii'ndeki sürece bakıldığında, sanki aynı durum yaşanıyordu. Yapı onarıma alınıyor. Bu onarım uzadıkça uzuyor. Bu süre içinde cemaat camiden uzaklaştırılıyor ve burası unutturulduktan sonra müze adı altında kiliseye çevriliyor. Kariye buna en güzel örnek. Neyse ki Molla Zeyrek Camii'nin akıbeti Kariye'ye benzemedi. 2007 yılında, kilise şapelleri olarak kabul edilen ve müzeye dönüştürülmek istenen yerdeki çalışmalar durduruldu. Yapının tamamının restore işini İstanbul Büyükşehir Belediyesi üstlendi ve 2010 yılında restorasyon çalışmaları başlatıldı. Çalışmalar halen devam ediyor. Sonuçlandığında üç bölümün de cami olarak hizmete açılması bekleniyor.