Osmanlının kural tanımayan suskun mabedi

Bizans surlarında Osmanlı mührü gibi yükselir o. Klasik Osmanlı mimarisinden ayrılan özellikleri, Mimar Koca Sinan ile camiyi yaptıran Kadı İvaz arasındaki dostluk ve daha pek çok ilginçliklere bulanmış Kazasker İvaz Efendi Ca­mii'nin hayat hikâyesine kulak verelim.

Yeni Şafak Derin Tarih

Kazasker İvaz Efendi Ca­mii önemine rağmen pek fazla bilinmeyen mimarî eserlerdendir. Sur içinde, şehrin kuzeybatı köşesinde Haliç'e hâkim bir noktada bulunan cami Os­manlı devri Türk mimarisinin farklı bir örneği olarak karşımıza çıkar.

16. yüzyılın sonlarına doğru inşa edilen caminin kurucusu İstanbul Ka­dısı İvaz Efendi (ö.1586) kıble duvarı önündeki hazireye defnedilmiştir. Ha­zirede adını taşıyan bir mezar taşına rastlanmamakla birlikte mihrabın hizasında üzerinde hiçbir yazı bulun­mayan, büyük silindir biçiminde iki şâhidenin onun kabrine ait olması kuvvetle muhtemeldir. 16. yüzyılın sonlarına doğru yazılan pek çok Osmanlı belgesinde de imzasına rastlanan İvaz Efendi'nin o yılların ünlü mimarbaşısı Koca Sinan ile dost­luğu olduğu da anlaşılmaktadır.

Mimar Sinan 16. yüzyılın büyük bir kısmını kaplayan uzun hayatı boyun­ca gerek İstanbul'da, gerekse devlet sınırları içindeki başka yerlerde pek çok esere imza atmıştır. İvaz Efendi Camii'nin klasik pren­siplerden uzaklaşan bir mimarî anla­yışa göre yapılmış olması da onun bu yoldaki denemelerinden biri olarak görülebilir.

Ancak bu büyük ve önemli eserin Tezkiretü'l-Ebniye'de yer almayışı şaşır­tıcıdır. Bu bakımdan İvaz Efendi Ca­mii'nin kesin olarak Mimar Sinan ya­pımı olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Fakat onun yanında yetişen kalfalardan hiçbirinin sonraki yıllarda verdikleri eserlerde de bu camide uy­gulanan yenilikler görülmez.

Yepyeni bir estetik

İvaz Efendi Camii, İstanbul'un kara tarafındaki surların hemen yanın­da, Bizans İmparatorluğu'nun 11. ve 12. yüzyıllardan itibaren Hipodrom yanındaki büyük sarayı terk ederek şehrin kuzeybatı köşesinde Blakher­nai (Vlaherne) mevkiinde kurdukları daha ufak ölçüdeki saray kompleksi­nin kalıntıları üzerine yapılmıştır.

Yanında herhangi bir ek bina yok­tur. Medrese, sıbyan mektebi gibi aynı vakfa ait bir yapı olmadığı gibi bir şadırvan avlusu da mevcut değil­dir. Caminin avlusu dışındaki cadde­nin ortasında altı köşeli bir çeşme mevcutsa da İstanbul'da bir benzeri görülmeyen bu çeşme de müştemi­lattan değildir.

Yalnız ibadet yerinin kıble tarafın­da bir hazire bulunmakta ve bunun içinde İvaz Efendi ile yakınlarının ka­birleri yer almaktadır.

Caminin giriş cephesi en ilgi çekici tarafını teşkil eder. Normal olarak her Osmanlı eserinde burada üstü üç veya beş kubbe ile örtülü bir son cemaat yerinin bulunması gerekirdi. Hâlbu­ki bu camide böyle bir kısım yoktur. Buna karşılık üç cephesine bitişik at nalı biçiminde bir galerinin varlığı ka­lan izlerden anlaşılmaktadır.

Bu galeri ahşap, öne meyilli bir çatı ile örtülmüştü. Çatının ana bina ile bağlantısını sağlayan kirişlerin izleri dış duvarlarda bugün açıkça görülebi­lir. Ahşap direklere oturan sundurma şeklindeki galerinin tabanının evvelce altıgen tuğlalarla kaplı olduğu bilinir. Ancak yakın yıllarda yaptığımız ince­lemede bu taban döşemesinin hemen hemen yok olduğunu gördük. Bütün bu aksam yıllar önce ortadan kaybol­muştur.

http://image.pho.fm/resim/imagecrop/2015/07/09/resized_5c81d-09d3ivazefendicamiiveanemas15.jpg

Eski fotoğraflardan camiye iki taraflı girişi sağlayan kapıların ca­mekânlı sundurmalar içine alındığı anlaşılmaktadır. Fakat sonradan ca­mekânlı sundurmalarla birlikte ahşap son cemaat yerinin taban döşemesi de ortadan kalkmıştır.

Cephenin sağ ve sol köşelerinde insan boyu nispetlerinde ikişer tane olmak üzere mermer söveli dört kapı vardır. Bu kapılardan ikisi caminin doğrudan doğruya içine girmeyi sağ­lar. Diğer kapılardan ise yukarı kattaki galerilere çıkılır. Klasik kapı mimarisi­nin bulunmadığı bu giriş cephesinde masif bir yüzey halindeki cephede içe­riyi aydınlatan sıra halinde pencereler açılmıştır. Böylece İvaz Efendi Camii, giriş cephesinin klasik prensiplerden tamamen uzaklaşan şekli ile Osmanlı mimarisinde yepyeni bir estetik anla­yışı ortaya koymaktadır.

Caminin içinde giriş cephesindeki pencerelerden sızan ışık dikkat çeker. Dışında dikkat çeken fazla bir değişik­lik yoktur. Galeri ve kadınlar mahfili gibi unsurlar burada da vardır. Fakat en parlak dönemini yaşayan İznik çi­niciliğinin burada çok kısıtlı kullanıl­ması merakı celbeder.

Mihrap tamamen İznik çinileriyle kaplıdır. İki yanda mihrabı sınırlayan ince sütunçeler damarlı mermer hissi verirler fakat gerçekte bunlar çiniden yapılmıştır. Diğer bir husus da yarım daire biçimindeki mihrap nişinin yu­karıdan aşağı uzunlamasına panolar halinde olmasıdır. Bu panoların yuka­rı kısımlarında her birinde birer kar­tuş içinde Dört Halife ile Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in adları yazılıdır.

http://image.pho.fm/resim/imagecrop/2015/07/09/resized_0cb5a-4eb7mtf_6844.jpg

İvaz Efendi Camii 1940'lı yıllarda oldukça harap ve bakımsız bir haldeydi . Hatta minaresi şerefeye kadar yıkıktı. Son­raları Vakıflar tarafından ilgi gösteril­diği ve minarenin tamamlandığı, bazı düzenlemeler yapıldığı görüldü. Yalnız orijinal mimarisinden beri var olduğu anlaşılan ahşap direklere oturan son cemaat yerinin bütün izleri silinip orta­dan kaldırılmıştı. Hatta evvelce varlığı görülen taban döşemesi ile çatıyı taşı­yan merteklerin taş kaideleri de duru­yordu. Bugün bunların hiçbiri yoktur. Hâlbuki böyle bir son cemaat yerinin orijinal mimaride varlığı minare kaide­sindeki mihraptan anlaşılmaktadır.

İvaz Efendi Camii'nin Hicri 1009 (Miladi 1600) tarihli İstanbul Vakıfları Tahrir Defteri'nde kaydı yoktur. İvaz Efendi'nin vefatı daha erken bir tarih­te olduğu halde caminin bu defterde olmaması, vefatından sonra bitirilmiş olabileceği düşüncesini uyandırır.