Yuşa Aleyhisselam’ın kabrinde ne oldu?

Yaklaşık 140 yıl önce, bugünlerde Bağdat’ta oldukça sıra dışı bir hadise yaşandı: Yuşa Aleyhisselam’a nispet edilen bir kabre bir Yahudi hahamı defnedildi. Kendi mezarlarımıza dahi göz diken, oralarda dahi kendine hak gören bir zihniyet!

Mete Yavuz
Bağdat’ta Hz. Yuşa’ya izâfe edilen kabir.

Yaklaşık 140 yıl önce, bugünlerde Bağdat’ta oldukça sıra dışı bir hadise yaşandı. Yuşa Aleyhisselam’a nispet edilen bir kabre bir Yahudi hahamının defnedilmesi, önce türbedarın ardından da Bağdat vilayetinin ve kadılığın gündemine girmişti. Osmanlı devlet arşivlerinde rastladığımız bir arzuhal devamında yapılan yazışmalar, bize on dokuzuncu yüzyıl Bağdat’ının dinî ve toplumsal hayatına dair de dikkat çekici ayrıntılar sunarken bugünlerde bölgemizi ve dünyayı tehdit eden Siyonizm terörünün kökenlerine dair de fikir veriyor.

Hz. Yuşa Aleyhisselam’ın izinde

Ortadoğu, binlerce yıllık tarihi boyunca pek çok peygamberin, âlimin ve evliyaullahın iz bıraktığı kadim bir coğrafyadır. Müslümanlar da peygamberlere ve salih kimselere duydukları hürmetin bir ifadesi olarak onların kabir ve makamlarını asırlar boyunca yaşattılar. Bu kadim mirasın mühim isimlerinden biri de Yuşa b. Nûn Aleyhisselam’dır. Yuşa (a.s.), Hz. Musa döneminde yaşamış, ona iman etmiş ve tebliğ mücadelesinde kendisine yakın isimlerden biri olmuştur. İslâmî kaynaklarda, Hz. Musa’nın ardından İsrailoğullarına peygamber olarak gönderildiği kabul edilir. Kur’an-ı Kerim’de Kehf Sûresi’nde anlatılan Hz. Musa’nın Hızır Aleyhisselam ile buluşmak üzere çıktığı yolculukta kendisine eşlik eden “genç” kişinin de Yuşa (as) olduğu rivayetleri bulunmaktadır.

İslâm kültüründe peygamberlere ve salih kimselere duyulan hürmetin bir sonucu olarak, gerçek kabirlerin yanı sıra onlara nispet edilen pek çok makam da zamanla ortaya çıkmıştır. İstanbul’un Beykoz ilçesindeki Yuşa Tepesi’nde bulunan ve Yuşa Aleyhisselam’a nispet edilen kabir, bunların en meşhurlarından biridir. Rivayete göre bu makam, on altıncı yüzyılda Şeyhülislâm Yahya Efendi tarafından keşfedilmişti. Zaman içinde de İstanbul’un önemli ziyaretgâhlarından biri oldu. Bununla birlikte, bazı araştırmacılar tarihî ve coğrafi verilerden hareketle Beykoz’daki kabrin doğrudan Yuşa Aleyhisselam’a ait olma ihtimalinin zayıf olduğunu belirtiyor. Öte yandan Hz. Yuşa’ya nispet edilen makamlar İstanbul’la sınırlı değil. Gaziantep, Ürdün ve Filistin başta olmak üzere farklı bölgelerde kendisine atfedilen mezar, türbe ve makamlar bulunuyor.

Bağdat’taki makam ve Yahudiler

Bu mekânlardan biri de Bağdat. Asırlar boyunca Abbâsî hilafetinin, ardından Osmanlı hâkimiyetinin önemli merkezlerinden biri olan şehirde, Yuşa Aleyhisselam’a nispet edilen kabir bugün Şeyh Ma‘rûf-i Kerhî Külliyesi’nin haziresinde bulunuyor. Yuşa Aleyhisselam’ın Yahudi geleneğinde de önemli bir peygamber ve İsrailoğullarının önde gelen liderlerinden biri kabul edilmesi, Bağdat’taki bu makama tarih boyunca farklı bir anlam kazandırmış, Müslüman mezarlığında bulunmasına rağmen burası, Bağdat Yahudileri tarafından da asırlar boyunca ziyaret edilmiştir. Hatta bazı Yahudi hahamlarının, bu hazireye gizlice defnedildiği ve bunun zaman zaman tekrarlanan bir uygulama hâline geldiği görülüyor.

Osmanlı arşivlerinde rastladığımız bir belge, söz konusu ilginç hadiselerden birini açığa çıkarmaktadır. Sultan Abdülhamid Han devrinin ortalarına, imparatorluğun genelinde merkezî otoritenin ve idarî düzenin güçlendirilmeye çalışıldığı bir döneme rastlayan hadise, 26 Eylül 1889 tarihinde (Hicrî 29 Muharrem 1307) yaşanmış. O tarihte Yuşa Aleyhisselam’a nispet edilen kabrin türbedarı Seyyid İsa Efendi, Bağdat Valiliği’ne bir arzuhal sunmuş. Türbedarın şikâyetine göre bir Yahudi hahamı, Yuşa Aleyhisselam’ın kabrinin bulunduğu hazireye “cebren” yani zorla defnedilmişti. İsa Efendi, valilikten bu duruma müdahale edilmesini ve gerekli işlemin yapılmasını talep ediyordu.

“Nurlu ve mukaddes” bir kabir

Seyyid İsa Efendi’nin dilekçesinde dikkat çektiği hususlardan biri de Yuşa Aleyhisselam’ın çevresinde medfun bulunan tarihî şahsiyetlerdi. Türbedar, hazretin sağ tarafında Şeyh Ahmed en-Nablusî, Şeyh Ali eş-Şa‘rânî ve Şeyh İbrahim el-Havvâs gibi tasavvuf tarihinin önde gelen isimlerinin, sol tarafında ise Şeyh Cüneyd-i Bağdâdî, Serî Sekatî ve Kadılkudât Abdullah b. Ahmed b. Hanbel gibi büyük âlim ve sûfîlerin yattığını özellikle vurguluyordu.

Cüneyd-i Bağdâdî ve Serî Sekatî, Bağdat merkezli tasavvuf geleneğinin en önemli isimleri arasında yer alırken Abdullah b. Ahmed b. Hanbel, meşhur mezhep imamı Ahmed b. Hanbel’in oğlu ve Hanbelî geleneğin önde gelen temsilcilerinden biriydi. İsa Efendi’ye göre, dört bir yanı böylesine büyük sûfî ve âlimlerin kabirleriyle çevrili “nurlu ve mukaddes” bir mekâna Yahudi hahamının defnedilmesi hem örfen hem de şer‘an kabul edilemezdi. Dilekçenin dili, meselenin türbedar açısından basit bir mezarlık düzenlemesi olmadığını, mekânın dinî hüviyetiyle ilgili ciddi bir mesele olarak görüldüğünü açıkça ortaya koyuyor.

Osmanlı Valisi Namık Paşa’nın müdahalesi

İsa Efendi, arzuhalinde Osmanlı’nın idarî hafızasına da başvuruyordu. Eski Bağdat Valisi ve Tanzimat devrinin tanınmış devlet adamlarından Namık Paşa’nın valiliği sırasında da benzer bir olay yaşandığını hatırlatırken on dokuzuncu yüzyılda Bağdat’ta iki kez valilik yapan Namık Paşa, bölgede asayişin sağlanması, merkezî reformların uygulanması ve devlet otoritesinin güçlendirilmesiyle öne çıkan bir isimdi.

İsa Efendi’nin aktardığına göre, Namık Paşa döneminde de bir Yahudi hahamının aynı hazireye defnedilmesi üzerine şikâyetler gündeme gelmişti. Paşa, bunun üzerine hahamın naaşını bulunduğu yerden çıkarttırarak Yahudi mezarlığına naklettirmişti. 1889 tarihli arzuhaldeki talep de esasen bu eski uygulamanın tekrarlanmasından ibaretti: Hahamın bulunduğu yerden çıkarılması ve uygun bir Yahudi mezarlığına nakledilmesi.

Bağdat Vilayeti İdare Meclisi, cemaatler arasında gerilime yol açabilecek bu hassas meseleyi fazla gecikmeden ele aldı. Fakat doğrudan idarî veya kolluk yoluyla bir müdahalede bulunmak yerine, konuyu Bağdat kadılığına havale etti. Mesele, şer‘î hâkimin vereceği karar doğrultusunda çözülecekti. 2 Ekim 1889 tarihinde (Rûmî 19 Eylül 1305) ilgili yazı niyâbet-i şer‘iyeye gönderildi.

Bağdat Naibi, meseleyi hem şer‘î hukuk hem de mahallî örf ve adab açısından inceledikten sonra cevabını vermişti. Ona göre Müslümanların medfun bulunduğu bu tür mukaddes mekânlara yalnızca Müslümanların defnedilmesi caizdi. Bunun, mekâna ve orada yatanlara gösterilmesi gereken dinî hürmetin bir gereği olduğunu belirten Naib, gayrimüslim cenazelerinin bu tür yerlere defnedilmesinin şer‘an mümkün olmadığını açıkça ifade ediyordu.

Depremde Antakya’dan çalınan parşömen.

Fıkıh ve sıhhiye aynı belgede

Naib ayrıca bu hükmün yalnızca mahallî bir uygulama olmadığını, muteber fıkıh kitaplarında da açıkça yer aldığını vurgulamaktaydı. Resmî yazısında, bunun “şer‘an gayricaiz olduğu kütüb-i mu‘teberât-ı fıkhiyede mestur ve musarrah” olduğunu kaydetmekteydi. Böylece meselenin çözümünü fıkıh birikimine de dayandırarak kuvvetlendiriyordu.

Fakat iş burada bitmedi. Hadisenin hallinde on dokuzuncu yüzyıl Osmanlı bürokrasisinin modernleşen yüzü de kendisini gösterdi. Naib Efendi, cenazenin doğrudan kazılarak çıkarılmasını istememiş, önce dönemin halk sağlığı kurallarına uyulmasını talep etmişti. 7 Ekim 1889’da valiliğe gönderdiği yazıda, cenazenin sıhhiye dairesince incelenmesini ve özellikle veba (taun) gibi bulaşıcı hastalıklar bakımından bir risk bulunmadığı anlaşılırsa nakledilmesini uygun gördü.

Bu ayrıntı, kolera ve veba gibi salgınların ciddi tehdit oluşturduğu on dokuzuncu yüzyıl Osmanlı coğrafyasında karantina ve sıhhiye uygulamalarının ulaştığı noktayı da gösteriyor. Gerekli sıhhî incelemelerin ardından hahamın cenazesi Yuşa Aleyhisselam’a nispet edilen makamdan çıkarılarak Yahudi mezarlığına nakledildi ve mesele büyümeden çözüldü.

Irak Yahudilerinin sonraki yüzyılda nasıl bir dönüşüm geçirdiği ise ayrıca dikkat çekici bir konu. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Irak’ın Osmanlı hâkimiyetinden kopmasında bölgedeki bazı Yahudi ileri gelenlerinin önemli roller üstlendiği biliniyor. İngiliz mandası altında ve Kral I. Faysal’ın yönetiminde şekillenen yeni Irak devletinde Yahudi cemaati de uzun süre önemli bir iktisadî ve toplumsal ağırlığa sahipti. 1920’lerin başında Irak’ta yaklaşık 100-120 bin Yahudi’nin yaşadığı tahmin ediliyor. Fakat Yahudilerin ülkedeki varlığı uzun sürmemiş, 1948’de İsrail’in kurulmasının ardından Arap-İsrail savaşı ve Irak’taki siyasî gerilimlerin etkisiyle büyük bir göç başlamıştı. Takip eden birkaç yıl içinde Irak Yahudilerinin büyük çoğunluğu İsrail’e göç etti.

Siyonizm’e karşı uyanık olmak

On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında yaklaşık yirmi yıl arayla iki kez yaşanan bu hadise, basit bir mezarlık anlaşmazlığından daha fazlasını anlatıyor. Babil Sürgünü’ne kadar uzanan geçmişleri sebebiyle Irak Yahudileri, Zülkifl (Hezekiel), Uzeyir (Ezra) ve Yuşa gibi kendilerince kutsal kabul edilen şahsiyetlere nispet edilen mekânlara güçlü bir aidiyet duyuyordu.

Bununla birlikte, bu aidiyetin Yahudi geleneğindeki “vadedilmiş topraklar” düşüncesiyle birleştiğinde bugün olduğu gibi coğrafyaya dair siyasî iddiaları besleyebildiğini ve Siyonizm’de görüldüğü haliyle bölgeyi ve dünyanın genelini tehdit eden devlet terörizmi halini alabildiğini de unutmamak gerekir. 1889’da yaşanan ve arşiv belgesindeki şikâyette görüldüğü gibi daha öncesinde de tekrar eden bu hadiseden anlamamız gereken, coğrafyamızda kendi mezarlarımıza dahi göz diken, oralarda dahi kendine hak gören bir zihniyetle karşı karşıya olduğumuz. 6 Şubat 2023 depremleri sonrası yardım bahanesiyle gelen İsrailli sözde “arama kurtarma ekibi”nin enkaz altında binlerce vatandaş varken, hasar gören Antakya sinagogundan tarihi bir parşömen çalmaya cüret ettiğini hep beraber yaşadık. Görüldüğü gibi tarih de bugün de benzer örneklerle dolu. Siyonizm’in istila tehdidine karşı uyanık olmak, önlem almak zorundayız.