Anti-emperyalizm, Ortadoğu ve demokrasi
Anti-emperyalizm, Ortadoğu ve demokrasi

Anti-emperyalizm söylemi, soğuk savaş döneminin en yaygın ideolojilerinden biriydi. Bütün Ortadoğu’daki Arap nasyonal sosyalist rejimler buna sarılmıştı. Hepsi de cumhuriyetti. Hepsi de tek adam rejimiydi. Hepsi de diktatördü. Halklarını kurtarmak istiyorlardı. Onlara eşitlik, bağımsızlık, refah vaat ediyorlardı. Saddam ve Hafız Esad Baas Partileriyle bu siyasal tezi savundular. Cemal Abdunnasır ise Nasırcılık adıyla bunu formüle etti. Libya’da ise Kaddafi, Yeşil Devrim dedi. Bu liderler, “devrim” diye çığlık atıyorlardı. Bütün dünyanın devrim diyerek büyücülük yaptığı dönemlerdi. Herkes Fransız Devrimi ya da Bolşevik Devrimi gölgesinde rüyaya yatmıştı. Bu devrimler, büyük halk kitleleriyle radikal değişimler yapmıştı. Yeni bir düzen icat etmişlerdi. Tarihi değiştirmişlerdi.

Video: Anti-emperyalizm, Ortadoğu ve demokrasi


Ortadoğu’nun Arap nasyonal sosyalist cumhuriyetleri de “devrim” ile hanedanları devirerek yeni bir düzen inşa edeceklerini sandılar. Oysa bunlar devrim değil, darbe yapmışlardı. Darbeleri de askeri cuntalara dayanıyordu. Halkı, halka giderek değil, ütopik bağlamda temsil ediyorlardı. Bu cumhuriyetler demokratik değildi ve halen de değiller. Her zaman darbe ile gelen adamlar yine darbeyle değişiyorlardı. Ya da ölümle…

Ortadoğu’daki bu sosyalist milliyetçi cumhuriyetler, her zaman anti-emperyalist söyleme sarıldılar. Bir dönem anti-emperyalizmleri ABD ve Avrupa’ya karşıydı. Çünkü sömürgecilerin işgalini yaşamışlardı. Orada yetişen subaylar olarak bu sömürgecilikten kurtularak bağımsız olmak istiyorlardı. Kendilerine yönelen muhalefeti isyan olarak algıladılar. Muhalefeti tasfiye etmek için de her zaman onları emperyalistlerle işbirliği yapmakla suçladılar. Saddam, önce ABD emriyle İran İslam Devrimi’ne karşı savaştı. Sonra da ABD emperyalizmine karşı savaş ilan etti. Nasr, ABD emperyalizmine karşı SSCB emperyalizmi ile iş tuttu.

İran’da İslam Devrimi olduğu zaman Humeyni, ”Ne Doğu ne Batı, İslam cumhuriyeti” diyordu. Yeni bir yolun doğuşuydu bu. Ancak körfez ülkeleri, İran’ın yayılmacılığına karşı ABD emperyalizmi ile yeni ilişkiler kurdular. İran da Saddam ile süren savaş sürecinde ABD’ye karşı sürdürülen anti-emperyalizm siyasetine karşın Rus emperyalizmi ile işbirliğine girdi. Yani İran’ın anti-emperyalizmi sadece ABD’ye karşı sürdü.

Türkiye’de anti-emperyalizm söylemi, baştan beri sol ile yürümektedir. Anti-emperyalizm, bir sol ideolojidir. Ancak bu anti-emperyalizm sadece ABD ve NATO’ya karşı seferber edilir. 1932-34 yılları arasında çıkan sol Kemalist Kadro dergisi, anti-emperyalist söylemi dışarda Batıya karşı içerde de dine karşı seferber eder. Bu yaklaşım, YÖN dergisinde de devam eder. Mustafa Kemal de, Milli Mücadele de anti-emperyalizm ile yorumlandı. Özellikle sol Kemalistler için asıl mesel anti emperyalist mücadeledir. Bağımsızlığı bu getirecektir. Bu da ABD’ye karşı yapılır. Demokrasinin esamesi okunmaz. YÖN ve Devrim (Deniz Gezmiş, D. Avcıoğlu, H. Cemal) dergilerinin çıktığı 1970’li yıllarında, Arap nasyonal sosyalist rejimlerin anti-emperyalist söylemleri ile büyük benzerlikleri vardır. sol Kemalistler hala yakınlık içinde duruyorlar. Suriye rejimine sempatiyle yaklaşmalarının kökeninde de bu ideolojik paralellik var.

Türk demokrasisi, anti-emperyalizm temelinde gelişmedi. Mustafa Kemal’in modernleşme hamleleri de. Tam tersine, Batı ülkelerinden ilham aldı ve onlarla savaş sonrasında da barıştı. Türk demokrasisi, her zaman sağ siyasetle beraber gelişti. Devrim arayışından da olmadı. Bağımsızlık zaten kazanılmıştı. Bunun etrafında siyaset üretmek yerine halkına danışan ve onun katılımına yer veren bir demokratik siyaset benimsendi. Bundan dolayı en muhalif siyasetçiler bile Meclis’te yer buldu. Siyasal katılım imkanı elde ettiler. İslami kesimleri temsil eden partiler ve siyasetçiler de buna dahildir. Milli Görüş’ün çekirdeğinde yetişen Cumhurbaşkanımız Erdoğan, en muhalif sosyolojiden yükselerek devletin tepesine kadar çıktı.

Türkiye, hem Ortadoğu cumhuriyetlerinin nasyonal sosyalist yapılarından hem de Latin cumhuriyetlerinin nasyonal sosyalist yapılarından çok farklı bir siyaset geleneğine sahip. Bundan dolayı anti-emperyalist siyaseti merkeze taşımaz. Bunu da sadece ABD ile tanımlamaz. Unutmayalım ki Rusya, Çin, Rusya, Fransa, İngiltere gibi devletler emperyalisttir. Türkiye, ilkesel bazda bu emperyalistlerin ürettiği dünya düzeninin adil olmadığını söylüyor. Adalet kavramı üzerinden gidiyor, anti-emperyalist kavramı üzerinden değil. Erdoğan bunu güzel özetliyor: “Dünya beşten büyüktür”.

Anti-emperyalist siyaset, her zaman otoriterliğin peşinde oldu. Demokrasiyi küçümsedi. Ortadoğu ve Latin Sosyalist Cumhuriyetleri de öyle. Hatta İran İslam Cumhuriyeti de. Halklarını her zaman emperyalist korku ve kendi güvenleri etrafında seferber ediyorlar. Kitleler, korkudan kaçıp güven diye sığındıkları otoriter rejimlerin gölgesinde bütün özgür bilinçlerini kaybediyorlar

İçeride halkı dışarıda ülkeyi satmadan yapın işinizi…
İçeride halkı dışarıda ülkeyi satmadan yapın işinizi…

Demokratik toplumlarda gazetecilik mesleği tartışılmaz.

Tartışılmak bir yana dursun, demokrasinin tamamlayanı, parçası olarak kabul edilir.

Yönetici halkın oyuyla seçiliyorsa, kural buysa, gazeteci de halk adına seçilmişleri takip eder, icraatlarını inceler, neyin nasıl olduğunu araştırır, elde ettiği bilgileri toplumla paylaşır.

İşin özeti budur…

Video: İçeride halkı dışarıda ülkeyi satmadan yapın işinizi…


İdareci gazeteciye, gazeteci de idareciye karşı belli bir mesafede durur, durmalıdır.

Bu mesafe gazetecilik mesleğinin tarafsızca icra edilebilmesi için gerekli olan mesafedir.

Aksi takdirde işler karışır…

Gazeteci dediğiniz adam, açığa çıkaran değil, örten, kapatan, saklayan bir aparat olarak sisteme eklemlenir, altın kadar değerli olan mesleğini beş paralık eder.

Enteresandır…

Gazetecilik dışında hiçbir meslek grubu mesleğine ihanet ederken para kazanamaz, bu sadece gazetecilik mesleğine mahsus bir şeydir.

İşini doğru dürüst yapmayan futbolcu kaybeder, kuyumcu kaybeder, berber, manav, bakkal, doktor, mühendis, çiftçi, hepsi ama hepsi kaybeder.

İşini doğru dürüst yapmayan gazeteci ise kazanır, işini yapmamanın kirli ödülünü fazlasıyla alır.

Gazetecilik de öyle zannedildiği gibi karmaşık bir meslek değildir, son derece basit kurallarla işler.

Nelerdir o kurallar?..

Doğru bilgiye ulaşmak, ulaştığı bilgiyi abartmadan, eksiltmeden toplumla paylaşmak, hepsi bu, bu kadar yani…

Anadolu’da çıkan yerel gazete dört gözle seçimi bekler.

Neden bekler, biliyor musunuz?

Para kazanmak için bekler.

Seçim dönemlerinde kazanacağı parayla diğer zamanları kurtarır, yayın hayatına devam eder.

Adaylardan reklam alır, adayların seçim haberlerini parayla yapar, hatta kapalı devre anket yöntemiyle halkı o adaya yönlendirir, dolaylı olarak seçime müdahale eder.

Bu işler böyle yürür…

Başta söylediğim gazeteci ve idareci arasında olması gereken mesafe ortadan kalkınca, ahbap çavuş ilişkisi devreye girer.

Kaşı beni kaşıyayım seni, demokrasisi yerelden genele kadar topluma hakim olur.

Ne demeye çalışıyorum?

Sağlıklı toplumun, hür iradenin, bağımsız insanın, demokratik düzenin, din ve vicdan özgürlüğünün cisimleştiği meslek gazeteciliktir.

Olmazsa olmaz…

Şimdi gelelim madalyonun öteki yüzüne.

Bu mesleğin uluslararası düzeydeki saygınlığı ne durumdadır, yabancı gazetelerin ve televizyonların temsilcileri hangi ülkelerde ne adına bulunmaktadır, bu insanlar ne yaparlar, kime çalışırlar?

Bunların da bilinmesi lazım tabi...

İngiltere’den Amerika’ya, Rusya’dan Çin’e, Almanya’dan Fransa’ya kadar birçok ülkenin medya kuruluşlarına çalışan gazeteciler var bizim ülkemizde.

Bu arkadaşların önemli bir kısmı da Türk vatandaşı, buralı…

Şu günlerde Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ortaklığında, Türkiye’de yeni bir medya merkezi oluşturulduğu yönünde haberler alıyorum.

Bazı Amerikan ve İngiliz gazeteleri de yeni dönem için konjonktüre uygun yeni isimler, yeni temsilciler bulmuşlar, böyle söyleniyor.

Rusya’nın bu alandaki çalışmalarını biliyorsunuz zaten…

Ruslar, işi çözmüşler, sadece iktidara değil, muhalefete de yer açmanın altın kural olduğunu keşfetmişler.

Rusya, kendi içinde bastırdığı, ezdiği muhalif seslerin, gazetecilerin benzerlerini, Türkiye gibi ülkelerde finanse ediyor.

Kimseyi suçlamıyorum, yanlış anlaşılmasın, bir soru soracağım…

Türkiye’de yayın yapan Rus radyosu, aynı formatla, aynı içerikle Rusya’da yayın yapabilir mi, Rus devleti buna müsaade ederler mi?

Mesela İran hakkında tek kelam etmeyen, tek laf söylemeyen, hemen etrafımızda yazıp çizen gazetecilerin tavrı garip değil mi?

İstanbul’un ortasında gazeteci doğrayan Suudi yönetiminin, Türkiye’nin demokratik hayatına katkı sunacak bir medya aklına sahip olduğunu mu düşünüyorsunuz?

O halde Türkiye’de gazetecilerin yaşadığı sorunları Selman ailesinin çözeceğine inanıyorsunuz.

Hatırlayın, Barzani, referandumdan önce Türkiye’ye gelmişti, bir bayrak krizi yaşanmıştı.

O dönemde Birleşik Arap Emirlikleri televizyonundan bir ekip benimle röportaj yaptı.

Onlara dedim ki…

Türk hükümetinin Barzani politikasını doğru bulmuyorum, bunlar yarın referandum yapacaklar, Türkiye, ortaya çıkan sonucu tanıyacak mı ki, bu adamları bayrakla falan karşılıyor, bunlar yanlış işler, dedim.

Yeni Şafak’ta da yazdım…

Ne oldu biliyor musunuz?

Normal şartlarda hükümeti eleştirdiğim için bu yorumun Arap televizyonunda geniş bir şekilde verilmesi, haber sitesinde de işlenmesi gerekiyordu.

Ama öyle olmadı, iki saat konuştuk hiç bahsetmediler.

Benim o dönemde hükümeti eleştirdiğim konu, bunların da Ortadoğu politikalarına denk düştüğü için yayınlamadılar.

Şimdi, bugünlerde yeni arkadaşlar bulmuşlar, öyle duyuyorum.

Türkiye’nin demokrasi sorunu olarak, Türk bayrağının şeklini, Türk devletinin rejimini, dilini, toprağını, havasını, suyunu tartışmaya açıp, sonra da can havliyle, mal mülk derdiyle devletin eteklerine sığınmaya hazır yeni gazeteciler bulmuşlar.

Ayıptır, her şeyi söyletmeyin bana, insanın canını sıkmayın.

Çocuklarınız büyüyor, yarın öbür gün, “Anne, baba sen bu kadar parayı nasıl kazandın, ne iş yaptın da ben böyle hormonlu bir tosuncuğa dönüştüm?” diye sorunca, onlara verecek bir cevabınız olsun.

Gazetecilik, içeride halkı, dışarıda vatanı satmadan da yapılabilir.

Yapıyorum da…

Bunların “iyi hal kâğıdı” yok; alayının yolu “faşist yöntemlere” çıkıyor
Bunların “iyi hal kâğıdı” yok; alayının yolu “faşist yöntemlere” çıkıyor

Uncle Sam’in pek kullanışlı elemanı Ekrem Dumanlı, Erdoğan için “Gider ağabeycim gider. Ya adam gibi gider, ya da gitmek zorunda kalır” demişti! (1 Eylül 2015)

Video: Bunların “iyi hal kâğıdı” yok; alayının yolu “faşist yöntemlere” çıkıyor


Mister Dumanlı, bu tehdidi savurduğunda FETÖ’nün 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimine tam on buçuk ay vardı.

*

2 Eylül 2015’te, Akın İpek’in Bugün TV’sinde sahne alan Ahmet Altan, “Götürür, çöpün kenarında vururlar!” diyerek Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ölümle tehdit etti!

1 Kasım’daki genel seçime iki ay vardı: Mister Altan, AK Parti’nin 1 Kasım seçimlerini kazanması durumunda “iç savaş yahut darbe olacağını” söylüyordu...

Program boyunca “Türkiye, Tayyip Erdoğan’ı Başkan yapmayacak!” cümlesini tekrarlamıştı.

*

FETÖ’cü kaçaklardan -CIA elemanı- Mister Topçin, twitter’da darbe girişiminden iki gün önce (13 Temmuz 2016’da) Erdoğan için “Yatakta basıp, şafakta asacaklar” diye yazmıştı!

*

Geçtiğimiz Cuma, Halk TV’deki “Oynat Uğurcuğum” tarzındaki programa konuk olan “Sanatçı” Metin Akpınar şöyle konuştu:

“Eğer demokrasiye ulaşamazsak; her faşizmde olduğu gibi, her faşizmin karşılaştığı gibi, belki liderini ayağından asarlar. Belki mahzende zehirlenerek ölür. Belki başka liderler gibi kötü sonlar yaşayabilir…”

Mister Akpınar; 15 Temmuz’da ölümle burun buruna gelmiş bir Cumhurbaşkanı için söyledi, bu lafları!

*

Toparlayalım: Alayının, “eleştiri!” dedikleri aslında nedir:

“Darbe ile tehdit; çöpün kenarında vurma; şafakta asma; mahzende zehirleme; ayağından asma; öldürme!”

İşte bu “faşist yöntemleri” heyecanla ve de özlemle seslendirenler…

“Demokrasi” yahut “fikir+ifade hürriyeti” bahsi her açıldığında, asla mangalda kül bırakmazlar!

-İyi Hal Kâğıdı yoktur, bunların.

ABD DEMOKRASİSİ DEDİKLERİ, ASLINDA BUDUR

Kaçak FETÖ’cülerden -CIA elemanı- Emre Yaramaz, twitter’da 12 Ağustos 2017’de “Batı’da liderler gelir gider. Doğu’da liderler ölür gider” diye yazmıştı.

Yani, FETÖ’cü hainler 15 Temmuz 2016 sonrasında da “suikast” imalarına; beklentilerine” devam ettiler.

-Emrine amade oldukları CIA’den medet umdular, umuyorlar.

“Sıfır Sıfır Yedi” Emre’nin put yapıp taptığı Amerikan devleti; yıllardır örtülü operasyonlarla sadece Doğu’daki liderleri hedef almakla kalmadı; 22 Kasım 1963’te kendi başkanını da bir suikast sonucu ortadan kaldırdı…

CIA’in tetikçileri sahadaydı; Derin ABD’nin Baronları ise sahne arkasındaydı!

“Amerikan Usulü” Hükümet Darbesi’ni “tankları yürüterek” değil de “derin suikastla” gerçekleştirdiler…

Suçu, Lee Oswald Harvey’in (elamanlarıydı) üzerine yıkıp, Başkan JFK’den iki gün sonra onu da öldürttüler.

-ABD’nin şu “dillere destan” demokrasisi işte budur!

REAGAN’IN SAVUNMA BAKANI, NE YAZMIŞTI?

“Sarı Kovboy” Trump’ın favori başkanı “mason” Ronald Reagan’dı…

Reagan, eski bir aktördü: Kovboy filmlerinde de oynamıştı.

ABD Başkanı Ronald Reagan’ın kabinesinde 1981 ile 1987 yıllarında Savunma Bakanlığı yapmış olan Caspar Weinberger, “Strategic Review” dergisinin İlkbahar 2001” sayısında aynen şöyle yazmıştır:

“Devlet ya da hükümet başkanlarının öldürülerek tasfiye edilmesinin yolu açıktır!”

Merkezden yerele güç kayması
Merkezden yerele güç kayması

Yeni Cumhurbaşkanlığı sisteminde en çok tartışılan konu, gücün merkeze toplanmasıydı hatırlayın. Özellikle parlamentonun işlevsiz kalarak, demokrasinin temsil makamının boşa düşmesinden endişe ediliyordu.

Video: Merkezden yerele güç kayması

Milletvekillerinden bakan yapılmayacağı ve dışarıdan atanacağı söylentileri, birçok konunun Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle hayata geçirilecek olması, parlamentonun fonksiyonunu zayıflattığı algısını oluşturdu.

PARLAMENTOYA İLGİ AZALDI

Nitekim bu algı karşılık bulmuş olmalı ki, vekillik için yapılan başvurularda bir nitelik düşmesi görüldü.

Kalifikasyonu yüksek kişilerin, ‘artık gücü yok’ diye düşündüğü milletvekilliğini tercih etmediği, bunun yerine belediye başkanlığını daha fonksiyonel bulduğu anlaşıldı.

Bürokrasi, yerel yöneticiler ve özel sektör temsilcileri bu nedenle yerlerinde kalmayı tercih ettiler son seçimde.

Bu seçimde ise belediye başkanlıklarına yapılan başvuruların, milletvekilliğine yapılan başvurulara oranla, sayısal olarak benzer ama nitelik olarak daha yüksek olduğu söyleniyor.

Başvuran aday adayları arasından, şimdiye kadar aday olarak açıklanan isimlerin profiline bakıldığında, belediye başkanlıklarına önem verildiği söylenebilir.

AK Parti’nin gösterdiği adayların genel başkan yardımcısı, eski bakan, milletvekili olması çıtayı oldukça yüksekte tuttuğunu gösteriyor.

Bunu şöyle tarif edebiliriz: Ehliyet ve liyakat, gençleştirme beklentisini, tecrübeli isimleri öne çıkartarak karşılamaya çalışmış AK Parti.

SİYASİ TARİHİMİZDE BİR İLK

TBMM Başkanı Binali Yıldırım’ın İstanbul’a aday gösterileceği söylentisi, ortaya önemli bir algının oluşmasına neden oluyor:

‘Parlamentonun gücü eskisi gibi değil, yerel yönetimler daha önemli. TBMM Başkanı bile başkan oluyor.’

Başbakanlık ve şimdi de TBMM Başkanlığı yapan Yıldırım’ın belediye başkanlığına aday gösterilmesi siyasi tarihimizde pek görülmüş bir şey değildir. Zira bugüne kadar güç merkezi Ankara olarak görüldüğü için, belediye başkanları genelde Ankara’da siyasetçi olmaya doğru kayardı.

Şimdi TBMM Başkanı, Mehmet Özhaseki gibi genel başkan yardımcıları merkezi bırakıp, yerel siyasete geçiyor.

MERKEZDEN YERELE GÜÇ KAYDIRMASI MI?

Gücü merkezde toplamak yerine, güçlendirilmiş yerel yönetimlerle gücün çevreye de pay edilmesi, aslında demokrasi açısından sağlıklı bir politikadır. AK Parti’nin birçok seçim manifestosunda, hükümet programında bu vardı.

Ancak uygulamanın böyle olmadığını söylemeliyim. Büyükşehir yasasında yapılan değişiklikler, imar izninin Ankara’da bakanlığa kaydırılması, başta yerel yönetimlerin arzu edilen güce ve etkinliğine kavuşmasına engel olduğunu söyleniyor.

Ortaya garip bir durum çıkıyor aslında. Güçlü adaylar, güçlü belediye başkanlıkları ama gücü sınırlandırılmış yerel yönetim şekli, beraberinde bir paradoksu doğurabilir.

Şimdi şöyle düşünelim, Başbakanlık ve TBMM Başkanlığı yapmış Binali Yıldırım, devlet protokolünde 1 ve 2 numaralı yerdeyken, belediye başkanı olması halinde çok alt sıralara düşecek.

İstanbul’un kendi protokol sıralamasında bile başkan 9. sırada. Yani Binali Bey kısa süre önce kendi emrinde çalışan, kendi atadığı, vali, garnizon komutanı, il başkanı gibi isimlerden daha geride kalmış olacak.

Sanırım bunun sorun yaratacağı ve bir çıkmaza neden olacağı fikri Binali Yıldırım’da da var. Duyduğuma göre bazı düzenlemeler ve değişikliler yapılması konuşuluyor Ankara’da.

BAZI KURUMLARIN İŞLEVİSİZLİĞİ DEMOKRASİYE ZARAR VERİR

Lakin bundan bağımsız olarak, parlamentonun gücünün azaldığı algısının demokrasimiz için zararlı olacağı kanaatindeyim. Bunun önüne geçmek gerekir. Nasıl olacağını uzun uzun tartışmak lazım.

‘TBMM Başkanı bile makamını, İstanbul Belediye Başkanlığından daha az kıymetli buluyor’ algısı, egemenliğimizin temsil makamı için sakıncalı bir algı.

Gücün merkezden yerele kayması değil yaşanılan şey. Merkezde bazı kurumların işlevsiz görülmesi sorunudur.

Parlamentonun, Bakanlıkların, bağımsız kurumların yeni Cumhurbaşkanlığı sistemiyle içinin boşaldığı, gücünü kaybettiği düşüncesi, her geçen gün zihinlerde daha çok yer kaplıyor.

Bu, devletin işlemesi, kuvvetler ayrılığı, demokrasinin daha sağlıklı olması ve gücün paylaşılması konusunda önemli bir mevzudur. Bunu da aklımızda tutalım.

Daha iyi bir iş-aile dengesi için annelik izni genişletilmeli
Hayat
Daha iyi bir iş-aile dengesi için annelik izni genişletilmeli
III. Uluslararası Kadın ve Adalet Zirvesi’nin “Daha İyi Bir İş-Aile Dengesine Doğru” konulu oturumunda konuşan Doha Aile Enstütüsü’nden Ahmed Aref, kadınların yasal düzenlemelerle desteklenerek, annelik izinlerinin genişletilmesi gerektiğini söyledi. Dr. Margarida Gonçalves Neto ise kadınların işten geldikten sonra evde de 4 saat boyunca çalıştığını ve yüzde 52'sinin bu durumdan şikayetçi olduğunu ifade etti.
Yeni Şafak
Dünya Kadını Ödülü'nün sahibi Sabiha Husic İstanbul'a geliyor
Hayat
Dünya Kadını Ödülü'nün sahibi Sabiha Husic İstanbul'a geliyor
Toplumsal cinsiyet eşitliği ve insan hakları alanında çok sayıda politikanın ve yasanın geliştirilmesine öncülük ederek "Dünya Kadını Ödülü"nü alan Teolog-Psikoterapist Sabiha Husic, KADEM tarafından 23-24 Kasım düzenlenecek 3. Kadın ve Adalet Zirvesi için İstanbul'a gelecek. Husic, "Kadınların bilgi ve tecrübeleri demokratik bir toplumun temelini oluşturur. Bu zirvede kadınları, kendi kapasitelerinin ve gücünün farkında olmaya çağıracağız" dedi.
AA
Tunus’un sınavı
Tunus’un sınavı

Bugün hâlâ içinden geçmekte olduğumuz bölgesel türbülans sürecinin başlangıç noktası olduğu için “Arap Baharı’nın beşiği” unvanıyla anılan Tunus, özellikle birkaç aydır ilginç bir tartışmaya şahitlik ediyor. Bireylerin haklarıyla İslâm’ın temel emirlerinin karşı karşıya getirildiği tartışma, haliyle Tunus toplumunu ciddi bir bölünmeye de sürüklemiş durumda. Meseleyi, gündeme getirilişinden itibaren, şöyle özetlemek mümkün:

Video: Tunus’un sınavı


Tunus Cumhurbaşkanı Becî Kâid es-Sebsî, geçtiğimiz yıl ağustos ayında bir açıklama yaparak, kadınlarla erkeklerin tamamen eşit haklara sahip olması için ciddi adımlar atılması gerektiğini söyledi. Tunus’ta “Kadınlar Günü” olarak kutlanan 13 Ağustos’a denk getirdiği konuşmasından sonra kolları sıvayan es-Sebsî, konuyla ilgili rapor hazırlayacak bir komisyon oluşturdu. Söz konusu komisyon, meseleyi etraflıca inceleyerek, siyaset kurumuna ve devlete tavsiye niteliğinde hatırlatmalarda bulunacaktı.

Bir dönem Tunus’ta orucu bile yasaklayacak kadar “jakoben laik” olan eski Cumhurbaşkanı Habib Burgiba’nın kadrosunda yetişen 91 yaşındaki Cumhurbaşkanı es-Sebsî, oluşturduğu “Kişisel Haklar ve Eşitlik Komisyonu” (kısaca COLIBE) için dokuz üye belirledi: Büşra Belhac Hamide (Solcu, kadın hakları konusunda çalışan bir avukat), Dora Buşuşa (Müstehcen filmleriyle ünlü bir kadın yönetmen), Abdulmecid Şarfi (İslâm tarihi profesörü), Selim Langmani (Uluslararası hukuk profesörü), Kerim Buzeyta (Antropoloji doktoru), Salahaddin Curşi (Gazeteci, romancı), Selva Hamruni (Kamu hukuku profesörü), İkbal Garbi (Dini antropoloji doktoru), Malik Gazvani (Hukukçu).

Temel haklar ve özgürlükler söz konusu olunca, komisyon üyelerinin kimliği de oldukça önemli hale geliyordu şüphesiz. Profillere yakından bakınca, es-Sebsî’nin sadece belli bir dünya görüşüne mensup kişileri özellikle tercih ettiği anlaşılıyordu. Meselelerin İslâm’a göre de kritik edileceği komisyonda, uzmanlık alanı İslâm hukuku olan tek bir isim bile yoktu.

COLIBE Komisyonu, beş aylık bir çalışmanın sonucunda, 235 sayfalık bir rapor hazırladı ve geçtiğimiz 8 Haziran’da bunu kamuoyuyla paylaştı. Tavsiye niteliğindeki kararlar ve metne hâkim olan bakış açısı, şaşırtıcı değildi. Komisyonun, Kur’ân’da belirtilen miras paylaşım usulünün ortadan kaldırılarak kadınlarla erkeklerin mirasta eşit tutulması, neyin karşılığında olursa olsun ölüm cezasının ilgası, eşcinselliğin suç olmaktan çıkarılması ve eşcinsel ilişkilerin tamamen özgür bırakılması gibi tavsiyeleri bilhassa dikkat çekiciydi.

Cumhurbaşkanı es-Sebsî, raporun kendisine takdimi sırasında yaptığı açıklamada, kadınlarla erkeklerin mirastan eşit pay almasıyla ilgili kanunî düzenlemeyi, ekim ayında parlamentoya sunacaklarını belirtti.

Komisyonun raporunu açıklamasından sonra, tahmin edilebileceği gibi, Tunus’ta ciddi bir tartışma patlak verdi. Kısa süre içinde, mesele “Peki, Kur’ân’ın açık hükümleri ne olacak?” sorusu etrafında düğümlendi. Raporun taraftarları ve karşıtlarının başkent Tunus’un sokaklarında ayrı ayrı düzenlediği gösterilerde açılan pankartlar bile, toplumsal gerilimin düzeyini gözler önüne seriyordu. Rapor yanlıları “sınırsız ve kesintisiz bir özgürlük” sloganları atarken, rapora karşı çıkanlar “Ya Rabbi, içimizdeki beyinsizlerin yaptıklarından dolayı bizi sorumlu tutma!” yazılı afişler taşıyordu. Bu ifade, elbette Kur’ân’daki o ünlü ayete atıftı.

Tartışmaya konu olan maddeler, önümüzdeki ay parlamentoya bir kanun teklifi olarak sunulduğunda, Tunus’ta tansiyon daha da yükselecek gibi görünüyor.

***

Tüm bunlar olurken, elbette cevabı aranan bir soru da şu: “Nahda Hareketi, tartışmaların neresinde?” Öyle ya, ‘İslâmcı’ kimliğiyle bilinen partinin iktidarda olduğu düşünüldüğünde, Nahda’nın Tunus’taki tartışmaların direkt muhataplarından biri olduğu da su götürmez bir gerçek.

Râşid Gannûşi liderliğindeki Nahda Hareketi, tartışmalarla ilgili şimdiye kadar açıktan bir pozisyon almadı. Nahda cephesinde, meselelerin tartışılarak orta bir çözüm yolunun bulunacağı düşüncesi hâkim. Ancak sokaklarda protesto gösterilerine katılan binlerce kişinin, Nahda’nın tabanını oluşturduğunu da unutmamak gerekir. Parti yönetimi soğukkanlı duruşunu koruma konusunda ne yaparsa yapsın, halk kitlelerinin “Kur’ân’ın hükümlerini tartışmaya açtırmayız” ısrarı, boş verilecek bir manzara değil.

Geçtiğimiz yıl, “Biz artık demokrat Müslümanlarız, siyasal İslâm diye bir ajandamız yok” açıklamasıyla farklı kesimlerden farklı tepkiler alan Gannûşi, öyle görünüyor ki, önümüzdeki süreçte ciddi bir sınavla karşı karşıya kalacak. Şimdiye kadar olduğu gibi “yorumların esnekliği” üzerinden değil, direkt şekilde Kur’ân’ın metninin konu edileceği bir sınav bu üstelik. Gannûşi ve Nahda’yla birlikte Tunus da sınav verecek.

***

Dünya, hızla marjinalliğin, bencilliğin ve kutsala saygısızlığın “norm” olarak dayatıldığı bir yere dönüşüyor. Arap dünyasının diğer ülkelerinden farklı biçimde, hatırı sayılır bir sol ve seküler sınıfa sahip olan Tunus da, bu gidişattan nasibini alıyor elbette. Tunus’un yaşayacağı tecrübe ve göstereceği toplumsal performans, İslâm dünyasının diğer coğrafyalarına birçok yönden örnek olacak.

ABD'den FBI ajanlarına skandal ödül
Dünya
ABD'den FBI ajanlarına skandal ödül
ABD'de İsrail yanlısı ve Türkiye karşıtı çizgisiyle bilinen Demokrasileri Savunma Vakfı'nın, Mehmet Hakan Atilla davasını yürüten FBI ajanlarına 'cesaret ödülü' vermesi tartışmalara neden oldu. Ödül alan FBI ajanlarından biri, konuşmasında Atilla davasının tanıklarından FETÖ üyesi firari polis Hüseyin Korkmaz'dan 'kahraman' diye söz etti.
AA

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.