Yol haritası
Yol haritası

Toprağa döndüğümüzde bizi orada ne bekleyecek biliyor musunuz?

Pembe panjurlu, beyaz badanalı, bahçesinde kuşlar öten, önünden şırıldayarak bir derecik geçen, masal-misal bir ev mi?

Hayır.

Uzanıp giden bozkır. Suya ve emeğe susamış toprak.

Peki kazancımız ne olacak?

Bu soru doğru, çünkü çağın çocuğusunuz.

El-cevap: Kapitalizmin zulmünü, pisliğini, servetini-konforunu anlatacak bir kitap yazmak yerine tek bir cümle söyleyeyim: “Tüketim nesnesi olmaktan kurtulacağız.”

Ne silahın, ne paranın, ne malın önünde eğileceğiz, sadece Cenab-ı Hakk’ın huzurunda “Kul olduğumuzu” ikrar edip gerçek mânada “hür” olacağız.

Bu elbette zor olacak. Hz. Peygamber ve arkadaşlarının Hicreti kolay mı oldu?

Hadi o zaman bir iman tazeleyelim. Tuhaftır, bundan elli sene önce müezzinler yatsı namazından sonra Âmenerresulü okur, ardısıra tecdid-i iman, tecdid-i nikah dualarını cemaatla birlikte zikrederdi. Şimdi okumuyorlar. Demek ki İngilizcemiz kadar imanımız da güçlenmiş(!)

Gelelim “yol haritası”na.

Bir beyaz kâğıt üzerine bir daire çizin. Bu Hududullah’tır, Cenab-ı Hakk’ın kanunudur. Bunu ulemamız tıpkı imanın şartları İslâmın şartları gibi maddeler (ilkeler) hâlinde sıralayabilir. Öyle bir özet yapar ki tüm hayatı kapsayacak vüsatte olur. Bu İslâm ahlâkıdır, Peygamber yoludur, takva sahiplerinin ahlâkıdır, “İnandık ve iman ettik” diyenlerin şaşmaz, şaşırmaz iradesidir. Tek bir gayesi vardır: Allah rızası.

Daireyi önce çevreden merkeze ulaşan üç çizgi ile bölün. Bu cemaatın oluşumu, devletin vücut bulmasının esasıdır: Siyaset-iktisat ve hukuk. Tüm devletler bu üç sütun üstünde yükselir, lakin çok çeşitli devlet tarifleri vardır. Yeri gelmişken ben de devlet anlayışımı bir cümle ile ifade edeyim:

Devlet yeryüzünde adaleti tesis için “Hududullah” çerçevesinde kurulan; insanın varoluş sebebi saydığımız “Cenab-ı Hakk’a ibadet ve kulluk” etmesi için gereken barış, emniyet, istiklâl ve iaşeyi temin gayesi taşıyan bir teşkilattır.

Bu teşkilatın dayandığı mevzuatı (kanun, şeriat, örf, toplum sözleşmesi vb.) hayata geçirecek, koruyup-kollayacak bir yönetim lazımdır.

Yukarıda izah ettiğimiz dairenin bir bölümü hukuk, bir bölümü siyaset, bir bölümü de iktisattır.

İsteyen bu bölümlere eğitim-sanat vb. gibi başka bölümler de ekleyebilir.

Şurası unutulmamalı: Bütün bölümler (alanlar) birbiri ile irtibatlı; hepsi daireyi teşkil eden ilkelere uygun olmalıdır.

Yani hukuk siyasetten, siyaset iktisattan, iktisat hukuktan… bunların hepsi ahlâktan bağımsız olamaz. Hepsinin birbiri ile irtibatını adalet sağlar.

Adaletin-ahlâkın mercii Hududullah’tır.

Şimdi “Ne yapmak lazım?” sorusunun cevabını verelim.

Hukukçular, İslâm hukuku, Osmanlı hukuku, Evrensel hukuk, Çağdaş hukuk, Hukuk felsefesi vb. çalışanlar bir araya gelip “Toprağa dönüş” hareketinin hukukunu (fıkhını) çalışabilirler. Üç yıl-on üç yıl. (Tanzimat’tan günümüze hukuk alanında günün icabı için ne kadar çalışma yapıldı, hatırlayın.)

Siyaset bilimciler, siyaset tarihçileri, siyaset felsefecileri, İslâm’da siyaset çalışanlar, biraraya gelip “Toprağa dönüş” hareketinin “yönetim” meselesini çözebilirler.

İktisatçılar yukarıda söylenen çabayı gösterebilir.

Ben vaktiyle kapitalizme karşı “Kanaat Ekonomisi”ni gündeme getirmiştim. Ama on yıl sonra anladım ki, tek başına ekonomi bir şey ifade etmiyor. Öteki alanlarla irtibatını sağlamak lazım. (Burada ne bir Simeranya, ne de ada metaforu var. Elbette ki bir ideal var. O ideal ne Amish’ler gibi bir topluluk, ne de bir gettodur. Girişimin gayesi politik değil ahlâkidir.)

Geçmişten ilham alabiliriz, ancak bütün bunları ülkemizin ve dünya şartlarının bugün için ifade ettiği çerçevede ele almamız lazımdır.

Ayrıca tüm sahaların âlimleri birbirleri ile irtibat hâlinde olmalıdır.

Bunu bir enstitü mü yapar; bir vakıf, bir üniversite mi yapar bilemiyorum. Kimseye minnet etmeden tek başına çalışanları şimdiden alkışlıyorum.

Devlet “toprağa dönüş” hareketine kısmen veya tamamen iştirak edebilir. Etmez ise bu çabayı bir bölük takva ehli üstlenebilir. (Meselenin kuvveden fiile çıkışı için bk. “Kalbin Sesi” kitabımın son yazıları.)

Bütün bunlar saçmalık diyenler olabilir. Ben türkülerimi söylemeyi sürdüreceğim.

İslâm’sız İslâm: Çağdaş hurafeler çöplüğü
İslâm’sız İslâm: Çağdaş hurafeler çöplüğü

Bir insanı ayakta tutan şey omurgasıdır, omurgalı olması.

Bir toplumu ayakta tutan şeyse, sâbiteleridir, sâbitelerinin yerinde durması.

Bir dinin, düşünce sisteminin ya da medeniyetin ayakta durmasını, insanların önünü açmasını sağlayan şeyse, hakikatleridir, hakikat fikrinin köksalması.

Video: İslâm'sız İslâm: Çağdaş hurafeler çöplüğü

Hakikat fikrinin tartışıldığı bir yerde toplum sâbitelerini, insan da omurgasını yitirir. Hakikatlerini yitiren bir medeniyeti de, sâbitelerini yitiren bir toplumu da, omurgasını yitiren bir insanı da bekleyen tehlike, önce kendine olan güvenini kaybetmesi, sonra bütün değerlerinin çözülmeye başlaması, sonra da yıkılması, yok olmasıdır.

İslâm, İslâm medeniyetinin hakikat fikrinin, müslüman toplumların sâbitelerinin ve müslüman insanteklerinin omurga’larının, omurgalı kişiler olarak yaşamalarının kaynağıdır.

DİNE UYMAK YERİNE,DİNİ KENDİMİZE UYDURMAK, DİNE EN BÜYÜK DARBEYİ VURMAKTIR!

Hıristiyanlık da, Yahudilik de tahrif edildiği için hakikatlerini, sabitelerini ve omurgalarını yitirdiler. Ölü dinler bu dinler. Fosilleşmiş, hayata hiç bir şey katmayan, hiçbir atılıma zihnen öncülük edemeyen, sadece kiliseleriyle, kurumsal güçleriyle varlıklarını sürdüren dinler bunlar.

Aynı şey, Asya dinlerinin başına da geldi, geliyor... Hinduizm, Budizm, Konfüçyanizm, Taoizm, Şintoizm modernitenin de, postmodernitenin de saldırılarına direnemedi, fosilleştirildi, canlı cenazeye dönüştürüldü ve bitirildi.

Aynı şeyi İslâm’a karşı da yapmaya çalışıyor Batılılar. Önce tarih yapan bir aktör olarak İslâm’ı tarihten uzaklaştırdılar. Bunu Osmanlı’yı durdurarak, Müslüman Hindistan’ı parçalayarak, Arap dünyasını ve Türk dünyasını paramparça ederek, birbirlerinden kopararak başardılar.

Şimdi ikinci stratejiyi devreye giydirdiler son bir asırdır. Burada da müslümanları İslâm’dan uzaklaştırmayı hedefliyorlar.

Müslüman toplumların İslâm’dan uzaklaştırılmalarının yolu, sekülerleşmeleridir. Sekülerleştikçe, İslâmî duyarlıkları zayıflıyor, dünyevî kaygıları artıyor, gücü, parayı, makamı kutsamaya başlıyorlar ve İslâm’dan adım adım uzaklaşıyorlar...

Varılacak nokta şu olacak: Dine uymak yerine, dini kendimize uydurmak! Buysa, dine en büyük darbeyi vurmaktır: Dini hayattan uzaklaştırmak!

PEYGAMBERSİZ İSLÂM’DAN, İSLÂM’SIZ İSLÂM’A...

Sonuçta karşımıza protestanlaştırılmış bir İslâm çıkacak. Protestanlaşmış İslâm anlayışını hayata geçirmenin iki yolu var: Birincisi, peygambersiz İslâm projesini hayata geçirecek bütün süreçleri tetiklemek. İkincisi dini kendi kafamıza göre şekillendirdiğimiz İslâm’sız İslâm projesini gerçeğe dönüştürmek!

Önümüzdeki en büyük tehlike İslâm’ı, herkesin kendi kafasına göre, çağdaş hurafelere, seküler kutsallara göre şekillendirme aymazlığına soyunulması tehlikesidir.

Altını çizerek tekrar ediyorum: Dine uyacağımıza dini kendimize uydurma pespayeliği göstermektir bu!

Ortaya çıkan şey, din olmaz bu durumda. Ortaya çıkan şey, paçavra olur!

Tam böyle bir süreçte, birileri, “dini hurafelerden temizleyeceğiz” diye bir söylem geliştiriyorlar!

Hurafe kendileri oysa! Zihinleri çağdaş hurafelerle iğdiş edilmiş tipler bunlar! Zihinlerinin İslâmî bir duyma, düşünme melekesine sahip olmadığını, düpedüz seküler kutsallara göre işlediğini göremeyecek kadar da epistemik kölelik yaşayan zavallılar! Aşağılık kompleksinin en uç noktalarında gezinen, oryantalistlerin gönüllü misyonerleri!

Müslümanların tarihlerinde en zor dönmelerinden birini yaşadıkları iki asırlık medeniyet krizi sürecinin geldiğimiz son evresinde, bazı proje adamlar bu konuları sürekli olarak işliyorlar, gündemde tutuyorlar, papağan gibi hep aynı şeyleri tekrarlayıp duruyorlar. Ne anlama geldiğini anlamak gibi bir dertleri filan olmayan dinle ilişkisi en az olan bazı seküler kesimlere bu söylem çok câzip geliyor: Dine uygun bir hayat inşa etmek yerine hayata uyumlu hâle getirilen bir din icat etmek, dini paçavraya çevirmek, heva ve heveslerimize göre din icat etmeye kalkışmaktır bu.

Görünüşte din yaşayacak ama ortada dinden eser kalmayacak: İşte İslâm’sız İslâm bu!

Dinin çağdaş hurafeler tarafından istila ve işgal edilmesi, müslüman zihninse iğdiş edilmesi!

Önümüzdeki süreç Peygambersiz İslâm projesinin mesafe alması üzerine İslâm’sız İslâm projesinin adım adım hayata geçirilmeye çalışılacağı bir süreç olacak.

O yüzden müteyakkız olmakta yarar var.

Merhametten maraz doğmaz!
Merhametten maraz doğmaz!

Merhamet üzerine daha önce de yazılar yazdık, bir erdem olarak öneminden, vazgeçilmezliğinden bahsettik. “Modernliğin aklı ve bilimi önceleyen yanına elbette sahip çıkmalıyız ama araçsal aklın hakimiyetini, kapitalizmin ve tüketimin inanç ve değerleri yok edici, maneviyat düşmanı yanını reddetmeliyiz.

Video: Merhametten maraz doğmaz!


Küreselleşen ve tek başına kurtuluşun imkânsız hale geldiği bir dünyada, gidilen yolun çıkmaz sokak olduğunu, buradan ne insanlığa ne kendilerine mutluluk çıkmayacağını söyleyen batılı düşünürlerin görüşlerinin eşliğinde, insanlığa kavramlarımızı yeniden hatırlatmalı ve geleneğin ihyası için bir teklif götürmeliyiz” dedik. Hatırlatılacak kavramlardan birisi de “merhamet” idi. Ki zaten “merhamet”in Pozitif Psikoloji çevrelerinde gündeme gelme sıklığı artmaya başlamıştı. Lakin merhameti künhüne vakıf olarak idrak edebilmek çok zordu.

Bu zorluk nedeniyle, Zülfü Livaneli “Huzursuzluk” romanında “merhamet zulme merhem olamaz” de(dirt)miş, biz de her ne kadar “zulme karşı mücadelede merhamet pekâlâ sağaltıcı bir merhem olabilir” diye itiraz etsek de Livaneli’nkine benzer bir yanılsamayla, fazla merhametin adaletin tecelli etmesine mani olacağı fikrinden vazgeçememiştik.

Merhametin ne kadar temel bir erdem olduğunu ancak Kur’an’daki “kalb” kavramının manasını araştırırken anlayabildim. Kalb, içimizdeki manevi merkezi simgeliyordu. Fıtratında iyilik ve temizlik vardı. Bir insanın kalbi doğal saflığını, selim fıtratını koruyor ise doğruyu kolayca bulabiliyordu. Ama kötü davranışlarda ısrar edenlerin giderek kalpleri kararıyor en nihayetinde mühürleniyordu. Merhamet, doğrudan doğruya kalpten gelen, bir kalbimiz olduğunu bize gösteren bir duygu idi. Başlangıçta herkeste potansiyel olarak vardı, aile terbiyesiyle gelişip güçlenebiliyordu ama kötü davranışlarla kalbi karardıkça insan, merhametini yitirebiliyordu. Bunu idrak edince, neden merhametin Kur’an’daki temel kavramlardan olduğunu ve her işin başında Besmele’nin geldiğini kolayca görebiliyordunuz. “Rahman”, Allah’ın zati sıfatlarından, insan için kullanımı söz konusu olamazdı ama “Rahim” öyle değildi. Merhamet, anne rahminde başlıyor, Allah’ın “Rahim” sıfatı, kalbi olması hasebiyle insanda da yankılanıyordu. Ne ki, o kalbi hep iyilikle beslemek, körelmesine mâni olmak gerekiyordu.

Tüm bunlar muvacehesinde, bizim medeniyetimiz ancak ve ancak bir merhamet medeniyeti olabilirdi. Bugün başımıza menfi manada ne geldiyse bu idealden uzaklaşmakla ilgiliydi. Adaleti ve siyaseti öne çıkarıp, merhameti ve kişiliği geri planda tutmakla hata yapıyorduk. Bir an önce tüm dikkatimizi merhametin hâkim olduğu ilişkiler ve merhametli nesiller için çabalamaya hasretmemiz şarttı. Adalet elbette çok mühimdi. “Adalet nedir? Bir şeyi lâyık olduğu yere koymak. Zulüm nedir? Lâyık olmadığı yere koymak…” diyen Mevlâna haklıydı. Adil insan olmadan adaletin uygulanamayacağını düşünenler doğru düşünüyordu. Lakin merhametli olmadan nasıl adil olunacaktı? Hem canavarca suç işlemiş dahi olsa bir insana işkence etmemek hem de onun en kısa sürede hak ettiği cezaya çarptırılmasını sağlamak ancak merhamet sayesinde mümkün olabilirdi. Hem suçluya hem mağdura ve hem de topluma merhamet lazım olduğundan bir an önce adaletin tecellisi gerekiyordu. Merhamet, hiç de sanıldığı gibi suça teşvik manasına gelemezdi…

Lütfen dağarcığınızdan atın bu sözü! Merhametten maraz doğmaz. Maraz doğacaksa bizim gösterdiğimiz merhametten değil, marazi kişinin kişiliğindeki merhametsizliktendir. Peki ya, “Merhamet etmeyene merhamet edilmez” hadisi? Bu hadis de asla merhamet aleyhine kullanılamaz. “Kula merhamet etmeyene Allah merhamet etmez” manasındadır Hz. Peygamber’in bu ifadesi. Merhamet olunabilmemiz için bizi, başkalarına merhamet etmeye teşvik edici mahiyettedir…

“İmanı hikmetsiz! Hikmeti adaletsiz! Adâleti merhametsiz! Merhameti muhabbetsiz! Muhabbeti belden yukarısını bilmez!..” diye geçenlerde sosyal medyadan uyarıyordu üstat Sait Başer. Kanaatimce bu sözleriyle erdemlerin birbirleriyle kopmaz ilişkisini, birisini yitirdiğimizde hangi kılığa girersek girelim alacağımız hali kast ediyordu. Tek bir insanı, daha doğrusu insan olamamış halimizi, beşerliğimizi anlatmaya çalışıyordu…

Müsaade ederseniz böylece bitirelim sözlerimizi hem merhametle ilgili olanları hem altı yıldır hiç ara vermeden bu köşeden haftanın iki günü sizlere yaptığımız hitabımızı. Ara vermek, arada durup bakmak iyidir. Biz de ara verelim, kitaplarımıza dönelim, okuyup çalışalım, sözler, düşünceler biriktirelim. Nasipse tekrar görüşelim. Allah’a ısmarladık. Allah’a emanet olun. Yazılarımıza gösterdiğiniz dikkat ve sabrınızdan doğan haklarınızı helal edin.

Sevinç ve hüznü birleştiren Aşura insanlığın sembolüdür
Sevinç ve hüznü birleştiren Aşura insanlığın sembolüdür

Bugün, Hicri takvim hesabıyla 10 Muharrem 1441. Yani geleneksel Aşura günümüz. Müslüman toplumlara hem sevinci hem de hüznü bir arada yaşatan yegâne gün. Hicri yılın Muharrem ayının onuncu gününe denk gelen ve Arapça aşara/on kelimesinden gelen Aşura literatürümüz oldukça zengindir. Bu güne dair pek çok rivayetler vardır.

Video: Sevinç ve hüznü birleştiren Aşura insanlığın sembolüdür


Aşure günü; Hz. Nuh’un Tufan’dan, Hz. Musa ve inananlarının Kızıldeniz’de batmaktan kurtuldukları günü temsil eder. Ayrıca Hz. İsa’nın doğumu ve Hz. Peygamber’in Medine’de Kuba bölgesine ulaştığı günün de 10 Muharrem olduğu kabul edilir. Adeta semavi dinlerin sürekliliği ve birliğini temsil eden bugün, son dinin mensupları olan Müslümanlar sevinçlerini izhar eder. Nitekim bu sevinç, -özellikle Türkiye’de- yine rivayetlere istinaden Hz. Nuh’un sünneti olduğu kabul edilen aşure tatlısı ile paylaşılır.

Kısaca Aşura, dünyanın yeniden kuruluşunu temsil eden Hz. Nuh’tan, insanlığa kurtuluşu müjdeleyen Hz. Muhammed arasındaki bütün insanlık tarihinin müşterek bayram günüdür.

Aşura günü, aynı zamanda İslam ümmetinin hiç dinmeyen yarasının, ayrılık ateşinin ve zalimlerin pençesine düşmüş olan masumların iniltisini temsil eden utanç günüdür. Bu yüzden hüznü ve matemi temsil eder.

Hz. Peygamber’in vefatından hemen sonra ashap siyasi ihtilaflara düştü. Depreşen eski kabilevî gelenekler ile İslam’ın getirdiği yeni anlayış arasında bocaladılar. Devletin ve iktidarın nasıl paylaşılacağı konusunda anlaşamadılar. Hz. Peygamber’in yanında yetişmiş olan birinci nesil, bu ihtilafı idare etmesini bildi. Ama ardından gelenler bunu yapamadılar.

İşte Hz. Hüseyin buna, bu zulme isyan etti, ama o da ihanete uğradı. 10 Muharrem, yani Aşura günü; Hz. Hüseyin ve etrafındaki 72 masumun hunharca şehadetinin yıldönümüdür. Nitekim bu gün, zulme başkaldırıyı ve masumiyeti temsil ettiği gibi, ihtirasın esiri olmuş, güç ve iktidarı için her şeyi mubah gören şeytanî aklı, Makyavelist zihniyeti de temsil eder.

10 Muharrem 61/10 Ekim 680 tarihinde ne olmuştu? Bir kere daha hatırlayalım ve ıstırabını iliklerimize kadar hissedelim. Hissedelim ki, duygularımız terbiye olsun, tabiatımızdaki vahşetten arınalım; ihtirasın nelere mal olduğunu anlayalım.

Hz. Ali’nin şehadetinden sonra Muaviye ile ihtilaflar bitmedi ve Hz. Hüseyin dahil pek çok Müslüman Hz. Hasan’a biat etti. Ancak bu durum uzun sürmedi. Yaklaşık sekiz ay sonra Hz. Hasan, Muaviye’nin lehine hilafet görevinden feragat etti. Hz. Hasan’a duyduğu hürmet ve sevgiden sessiz kalan Hz. Hüseyin, Muaviye’nin ölümü üzerine, hilafetin saltanata dönüşmesine şahit oldu ve zulmü eskiden beri sabit olan Yezid’e biat etmedi.

Mekke’ye çekilip burada ikamete başlayan Hz. Hüseyin’e, bugünkü Irak’ın Kufe şehrinden davet geldi. Oraya gitmesi halinde kendisine biat edeceklerini bildiriyorlardı. Meseleyi tetkik etmek üzere Müslim b. Ukayl’ı önden yola çıkarıp kendisi de arkadan hareket etti. Ancak her devirde var olan menfaatperestler çoktan satın alınmış, zulmün banisi Yezid’in gölgesi Kufe’de dolaşmaya başlamıştı. Yezid’in Kufe’ye atadığı vali, daha doğrusu zulüm maşası Ubeydullah b. Ziyad, hem Hz. Hüseyin’in elçisini öldürdü ve hem de yaklaşmakta olan kervana karşı dört bin kişilik bir kuvvetle imha tertibatı aldırdı.

Hikayenin arkası; Hz. Hüseyin’in, oğullarının ve ailesinin, akrabalarının, etrafında onu sevenlerin, hülasa Hz. Peygamber’in ümmetine vasiyeti olan Ehl-i Beyti’nin yok edilmesini anlatan tarihlerde mevcuttur. Müslümanların kalplerinde derin izler bırakan Kerbelâ hadisesi, aynı zamanda İslamiyet’in kanlı siyasete bulaştırılmasına ve bunun üzerine yeni anlayışların; hatta dinlerin(!) ihdas edilmesine sebep olmuştur. Bu tarihten sonra Müslümanların ancak kardeş olabileceğini emreden bir dinin içinde, Müslüman kardeşini katletmeyi mubah gören ve dinin özünü değiştirenler ortaya çıkmıştır.

Geçen yıl 10 Muharrem’de (8 Eylül 2018) şöyle başlamıştık yazıya:

“Hicri takvimin sahibi İslam dünyası binbir türlü problem ile yoğruluyor. Bir tarafta savaşlar, ölümler, yeri-göğü tutan feryatlar, yoksulluk, açlık ve susuzlukla mücadele eden milyonlar. Diğer tarafta, zengin, müsrif, vurdumduymaz ve adeta iradesini şeytana teslim etmiş yığınlar. Bu yüzden bugün İslam dünyasında onlarca Kerbelâ yeniden yaşanıyor.”

Son bir yılda ne değişti? İslam dünyasında ağlayan anaların feryadına yenileri eklendi. İşin kötüsü, sapla-saman daha da karıştı. Yezid’i alkışlayanlar ile Hz. Hüzeyin’e ağlayanlar ayırt edilemez oldu.

İslam dünyası, ayağa kalkmak, dünyaya ortak olmak, sahip olduğu veya kendisine emanet edilen Hak Sözü başkalarına ulaştırmak için önce kendi içindeki kin ve nefret cerahatini boşaltmalıdır. Hakka, hak dediği gibi; yanlışa, yanlış demeyi öğrenmelidir. Hz. Hüseyin’in matemini tutarken aynı zamanda Yezid’in zulmünü de eleştirmelidir.

Dünya bir tufandan geçmektedir. Tufandan çıkışı, kurtuluşu simgeleyen yeni Aşura’lara ihtiyaç vardır. Bu yüzden şimdilik biz, Aşura’nın mateminde kalalım; sevincini ise tufandan sonra paylaşalım.

İmam Hatip okullarında ümit veren başarı
İmam Hatip okullarında ümit veren başarı

Geçtiğimiz Pazar günü yazımda şunu demiştim:

“…İmam Hatip okulları hem mesleğe hem de yükseköğretime hazırlayan okullardandır. Bu tür okullara en azından yalnızca yükseköğretime hazırlayan okullar kadar önem verilmesi, geliştirilmesi, önlerinin kesilmemesi zorunludur. Biz dinsiz, milletsiz, asaletsiz mucitler değil de dindar, millet, medeniyet ve kültürüne bağlı mucitler, bilim ve san’at adamları olsun isteriz; ülkeye ve dünyaya bunlardan hayır geleceğine inanırız.”

Video: İmam Hatip okullarında ümit veren başarı


İşte bu amaca ulaşabilmek için diğer okullarımıza da seçmeli olarak İslam din bilgisi, Hz. Peygamber’in (s.a.) hayatı ve Kur’an-ı Kerim dersleri kondu. Bunlar da yetmez; diğer bütün derslerin kitapları bu anlayış çerçevesinde hazırlanmalı ve daha önemlisi öğretmenler tarafından bu hedefle işlenmelidir. Eğer okullar böyle olursa İmam Hatip okulları da yalnızca mesleğe hazırlayan okullar haline gelebilir. Bu olmadıkça kendi değerlerinin yaşamasını dava edinmiş olanlar uygun okulları da yaşatacak ve amacına buradan ulaşmaya çalışacaklardır.

Ne yazık ki din, medeniyet ve kültür konularında bir kısım insanımızın kafası karışıktır, bir zamanlar zorla Batı’ya yönlendirilmiş olan insanımızın bir kısmı kendi dinine, kültürüne ve medeniyetine yabancılaşmıştır. Onlara kardeşçe davranmak ve kendimizi anlatmak da bizim vazifelerimiz cümlesindendir. Şiddetle, zorla, cepheleşme ile birinin varlığını diğerinin yok olmasında arama ile varacağımız hiçbir hayırlı sonuç yoktur. Mevcut rejim içinde herkes, başkalarına ait olanı ihlal etmeden kendi hak ve hürriyetini kullanarak yaşayacaktır. Biz kimseyi İmam Hatip okullarına zorlamıyoruz, seçmeli dinî dersleri de mecbur eden yok; ama birileri bunlardan rahatsızlar, ikide birde İmam Hatip okullarının ve İlahiyat fakültelerinin çoğaldığından şikayet ediyorlar, yeni Talim Terbiye Kurulu Başkanı da bu şikayete katılanlar arasında.

Herkesin şunu iyi bilmesi gerekiyor:

Düzenleme, program, müfredat, kitap, kurullar ve kararlar ile bizim din, kültür ve medeniyetimizden sapmayı hedefleyenlere de İmam Hatip okullarını türlü oyunlarla yok olmaya mahkum etme peşinde olanlara da bu ülkede geçit yoktur; bunu daha önce deneyenler muvaffak olamadılar, başkaları da –hele de böyle bir iktidar var iken- asla muvaffak olamayacaklardır.

İnşaallah önümüzdeki yılsonunda proje İmam Hatip okulları da mezun verecek; bu okullardan da, yazımın başında söylediğim bilim, san’at ve hizmet adamı namzetlerimiz mezun olacaklar, eğilim ve yeteneklerine uygun üniversitelere yerleşeceklerdir.

Bu yıl, Ölçme Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) tarafından açıklanan 2019 yılı Yükseköğretim Kurumları Sınavında Anadolu İmam Hatip Liseleri, büyük başarılara imza attı.

Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’ne bağlı Anadolu İmam Hatip liselerinden mezun 243.380 aday YKS’ye başvurdu. Öğrencilerden 36.256 lisans, 30.821 önlisans, 20.573 açıköğretim fakültesi olmak üzere %36,01 oranla toplam 87.650 öğrenci üniversitelere yerleşti. Türkiye genelinde ise oran %35,76’dır.

İmam Hatipli öğrenciler seçkin üniversitelerin en çok tercih edilen şu fakültelerine yerleştiler:

İlahiyat ve İslami İlimler Fakülteleri, Tıp Fakülteleri, Diş Hekimliği ve Eczacılık Fakülteleri, Mühendislik ve Mimarlık Fakülteleri, İktisadi ve İdari Bilimler Fakülteleri, Hukuk Fakülteleri, Eğitim Fakülteleri, Fen ve Edebiyat Fakülteleri, Havacılık ve Uzay fakülteleri, İletişim Fakülteleri…

Genel Müdürlüğün bir açıklamasından alıntı ile yazıyı noktalayayım:

“…Farklı şehirler arasında değişim programlarının uygulanmasıyla okullar arasında koordinasyonun sağlanması gibi birçok çalışmanın hayata geçirilmesi, öğrencilerimizin büyük başarılar elde etmesine katkı sağladı. İmam Hatip Lisesi okul yöneticileri, öğretmenler, öğrenciler ve velilerimiz ekip ruhuyla hareket ederek büyük bir gayret içerisinde süreci tamamladı. Genel Müdürlüğümüzün 2019-2020 eğitim-öğretim yılında fen ve sosyal bilimler programı uygulayan proje okullarından ilk mezunları verecek olmasından bir yıl önce gerçekleşen bu başarı gelecek adına büyük umut kaynağı oldu. Çok daha büyük başarılar elde etmek için ‘Hedef 2020 Üniversite’, Bakanlığımızın 2023 Eğitim Vizyonu’nda belirtilen ‘Yükseköğretim kurumlarıyla yapılacak iş birlikleriyle İmam Hatip okullarındaki çocuklarımızın bilimsel ve entelektüel gelişimlerini desteklemek için bilim, kültür ve sanat alanlarındaki akademisyenler tarafından verilecek farkındalık ve vizyon etkinlikleri’ hedefi ile Din Öğretimi Genel Müdürlüğümüzün ‘Hedef 2020’ projesi kapsamında hazırladığı eğitim programıyla imam hatip liselerinin başarı grafiği katlanarak devam etmektedir.”

Hicretin mucizevi dağı: Sevr
Hayat
Hicretin mucizevi dağı: Sevr
Mekke'deki hacı adayları, son peygamber Hazreti Muhammed'in Medine'ye hicreti sırasında müşriklerden saklanırken Hazreti Ebubekir ile üç gün geçirdiği Sevr Dağı'nı ve mağarasını ziyaret ediyor.
AA
Peygamber ocağında iftar
Ramazan
Peygamber ocağında iftar

Diyarbakır'da üs bölgelerinde görev yapan ve vatan nöbetini oruçlu yerine getiren Mehmetçik, arkadaşlarının okuduğu ezanla, yemekhanede hazırlanan sofrada iftar yapıyor.

AA
Mevlânâ: Peygamberimiz (s.a.) hakkında
Mevlânâ: Peygamberimiz (s.a.) hakkında

Biz yolumuzun ışığı olan mukaddes Kitab’ımızdan bilyoruz ki, Allah’ın sevgisine mazhar olmanın anahtarı sevgili Peygamberimizdir. “Allah’ı seven ve Allah tarafından sevilmek isteyenler Peygamberimizin peşine düşer, onun kulluk hayatını örnek alırlarsa bu kutsal amaçlarına ulaşacaklardır”.

Video: Mevlânâ: Peygamberimiz (s.a.) hakkında


Bu hakikati en iyi fark eden ve yaşayanlar Allah’ın has kulları, hak erenlerdir. Bunlardan biri olduğuna inandığımız Hz. Mevlânâ Mesnevî’sinin pek çok yerinde Peygamberimizi bağlılık ve aşk ile anmış, onun örnekliğinin önemine dikkat çekmiştir. Bu yazıda bunlardan birkaçını naklediyorum:

Ahmaklar baş oldular da akıllılar başlarını kilime çektiler. Peygambere bu yüzden “Ey kilime bürünen, ey korkup kaçan kilimden çık, kilime baş çekme, yüzünü örtme! Çünkü alem şaşkın bir beden sen ise bu aleme akılsın. Kendine gel de davaya kalkışanlardan arlanıp gizlenme; çünkü sen de vahiy mumunun ışığı var. Kendine gel de geceleri kalk; çünkü ey Peygamber, mum, geceleri ayakta durur. Senin nurun olmadıkça aydın gün bile gecedir. Sana sığınmadıkça aslan bile tavşan kesilir. Ey Mustafa, bu nur denizinde kaptanlık et; çünkü sen ikinci Nuh’sun. Akıllara bir yol gösterici lazım; hele yol deniz yolu olursa. Kalk da yolu vurulmuş kervana bak; her yanda kaptan kesilmiş gulyabanileri gör. Sen vaktin Hızır’ısın, her geminin imdadına yetişen sensin. Ruhullah gibi yalnız yürümeyi adet edinme. Bu topluluğun önünde gökyüzündeki ışık gibisin, güneşe benziyorsun. Bunlardan gizlenmeye, halveti bezemeye kalkışma! Halvet zamanı değil, topluluğa gel ey Peygamber, hidayet Kaf dağına benzer, sense Hüma’sın. Dolunay gökyüzünde geceleri yürür. Köpeklerin sesi yüzünden yürüyüşünü bırakmaz. Kınayanlar senin dolunayına karşı köpeklere benzerler; sana karşı ürüyüp dururlar. Bu köpekler “Susun, dinleyin” emrine karşı sağırdırlar. Ahmaklıklarından senin dolunayına karşı havlayıp durmaktadırlar. Ey şifa, hastayı terk etme! Sağıra kızıp körün sopasını bırakma! Sen demedin mi ki: ‘Körü yolda tutup yeden Allah’tan yüzlerce ecir alır, yüzlerce sevaba girer. Kim bir körü kırk adım yederse günahları bağışlanır, doğru yolu bulur.’ Doğru yolu gösterenin işi budur, sen de doğru yolu gösterensin. Ahir zamanın yasına neş’esin sen! Ey takva sahiplerinin imamı, bu hayallere kapılanları yakin makamına kadar götür! Kim gönlünden sana karşı bir hile, bir düzen düşünürse onun boynunu ben vururum, sen tasalanma, neşeli neşeli yürü! … Alemdeki erkek fillerin ayaklarına göre Türkmen’in kara çadırı nedir ki! Ey benim en ulu Peygamberim, onun mumu kasırgama karşı nedir? Derhal korkunç sur sesiyle kalk da binlerce ölü topraktan çıksın! Sen vaktin İsrafil’isin, doğruca kalk da kıyametten önce bir kıyamet kopar! Kim ‘Hani, nerede kıyamet’ derse a güzelim, kendini göster, ‘İşte kıyamet benim’ de!...” (IV, s. 88 vd.)

Peygamber Mekke’yi fethe uğraştı diye nasıl olur da dünya sevgisiyle itham edilir. O, öyle bir kişiydi ki, imtihan günü (yani Miraç’ta) yedi göğün hazinesine karşı hem yüzünü gözünü yumdu, hem gönlünü kapadı.

Onu görmek için yedi kat gök uçtan uca hurilerle, meleklerle dolmuştur. Hepsi kendilerini onun için bezemişti; fakat onda, sevgiliye aşktan, sevgiliye meyil ve muhabbetten başka bir heva ve heves nerede ki! O Allah ululuğuyla, Allah celaliyle öyle dolmuştu ki, bu dereceye, bu makama Allah ehli (veliler) bile yol bulamaz. “Bizim ne bir şeriat sahibi peygamber erişebilir, ne melek, hatta ne de ruh.” Dedi, artık düşünün anlayın. “Göz Allah’tan başka bir yere şaşmadı, meyletmedi sırrına mazharız, karga değiliz, alemi renk renk boyayan Allah sarhoşuyuz, bağın bahçenin sarhoşu değil” buyurdu. Göklerin, akılların hazineleri bile Peygamber’in gözüne bir çöp kadar ehemmiyetsiz görünürse, artık Mekke, Şam, Irak ne oluyor ki onlar için savaşsın, onlara iştiyak çeksin! Ancak kalbi kötü olan, onun işlerini kendi bilgisizliğine, kendi hırsına göre mukayese eden kişi onun hakkında böyle bir şüpheye düşer. Sarı camdan bakarsan güneşin nurunu sapsarı görürsün. O gök ve sarı camı kır da eri ve tozu gör. Atlı bir er atını koştururken tozu dumana katar, etrafta bir tozdur kalkar, sen onu Allah eri sanırsın. İblis de tozu gördü, “Bu topraktan doğmuştur, benim gibi ateş alınlı birisinden nasıl üstün olur?” dedi. Sen azizleri sıradan insan gördükçe bil ki bu görüş İblis’in mirasıdır. (I, s. 235-236).

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.