Mesaj gruplarıyla imtihanımız
Mesaj gruplarıyla imtihanımız

“Sünnet” diye grup kurmuş. Telefon rehberinde kim varsa eklemiş. Hepsine oğlunun sünnet davetiyesinin fotosunu gönderiyor. “Hepinizi bekliyorum” diyor altına da.

Sonra onlarca kişinin cevabı düşüyor gruba. “Allah hayırlı etsin… Bereketli olsun… Maşallah Maşallah…”

O daha bitmeden, ‘düğün’ diye bir grup çıkıyor ortaya. “Cahit ile Ayşe’nin en mutlu gününde sizleri de aramızda görmekten büyük mutluluk duyacağız. Kalender düğün salonu Ümraniye…”

Video: Mesaj gruplarıyla imtihanımız


Ve altına onlarca mesaj yine yağıyor. “Hayırlı uğurlu olsun Abdullah abi… Vay kerata Cahit bu kadar büyüdü mü ya… Yaşlanıyoruz Abdullah, yaşlanıyoruz… Abi o gün şehir dışındayım kusura bakma ne olur…”

Böyle devam edip gidiyor…

Bir de toplu mesaj grupları var.

Cuma, kandil, bayram mesaj grupları bunlar. Oradan, bir yerlerde hazırlanmış capsleri hiç sektirmeden gönderiyorlar. Onlarca mesaj alt alta sıralandığında bakıyorsunuz, hepsi birbirinin aynısı. Kopyalayıp yapıştırmışlar gruba:

“Bayramın bayram olsun, şeker gibi ömrün olsun… Eller semaya, kalpler huzura, başlar rükuya, Cumanız mübarek ola…” Bir de perşembe gününden başlayarak cuma mesajları gönderenler var, en orijinali onlar…

Whatsapp mesajı geldiğinde öten mesaj sesi biraz durulunca, bu kez SMS mesajları başlıyor: “Silivri şaha kalkacak. Belediye başkan adayımız söz verdi… Arnavutköy Belediye Başkan adayı fişmekanca diyor ki... Kandiliniz mübarek olsun Çorum Milletvekili…”

İstanbul’da bu ilçelerde oturmuyorum ama her gün onlarca seçim mesajı yine de geliyor. En sempatik olanı da Sakarya’nın ilçelerinden: “Akyazı kazanacak… Hendek zincirlerini kırıyor…”

Seçim öncesi normal diyorum, sabır diyorum.

Ama diğer mesajlar durmuyor bu kez…

“Oylat kaplıcalarında olay... İki gün kalana kese köpük bedava.”

“Paslanmaz çelik tencerede fırsatı kaçırmayın…”

“Olay olay olay… Kış biterken biz de bitiriyoruz… Kışlık faniladan iki alana, iki tane içlik bedava…”

“Emniyet Genel Müdürlüğü’nden uyarı… Kandırılmayın, emniyet kemerinizi takın…”

“Sayın Öztürk, elektrik faturanızı ödemediyseniz, elektriğinizi keseriz…”

“Dün aradığınız numara şimdi açtı, hemen arayın, kaçırmayın…”

Böyle devam edip gidiyor mesajlar…

Bunlardan reklam olanları istemiyorsanız, bilmem nereye mesaj atınca durduruyorlar. Bu kez de ‘özoylat kaplıca’ diye başka bir numaradan mesaj gelmeye devam ediyor.

Bunlarla boğuşurken bu kez mail, Twitter, İnstagram, Faceebook gruplarından mesaj yağmaya başlıyor.

“Sayın Öztürk, demleme çay araştırmalarında fişmekanca marka çayın kalitesi ispatlandı…”

“Protez dişte olay, iki dişini çektir, implantta % 50 indirim kazan…”

“Kaplumbağa sevenler derneğinin genel kuruluna davetlisiniz…”

“Kızımız Müberra ve oğlumuz Harun sizleri kına gecesine davet ediyor gelmeyecekseniz LCV …”

“Ahmet Yıldız size bir bağlantı gönderdi… neden kuru soğan yemeliyiz, uzmanlar açıkladı…”

Bitmiyor, bitmiyor, bitmiyor…

Sosyal medyadan yazıp laf sokanları, hakaret edenleri daha yazmıyorum.

Her gün bana Whatsapp’tan haber linkleri gönderen birine dedim ki, “lütfen beni grup listenizden çıkartır mısınız?”

“Ne o Reis’in haberlerinden rahatsız mı oldun?” diye cevap yazdı. Bir de böyle dengesizler var arada.

Anlayacağınız cevap yazmazsanız burnu havada oluyorsunuz. Gruptan çıkmak isteseniz Reis karşıtı oluyorsunuz. Bloklasanız eleştiriye (hâlbuki küfür ediyor) tahammülsüz oluyorsunuz…

Bazen ne yapacağınızı şaşırıyorsunuz anlayacağınız.

İletişimin işkenceye döndüğü zamanlardan geçiyoruz, bu yüzden yazdım. Bugün kandil. Onlarca aynı mesajın, farklı kişilerden geldiği bir atmosferde yazıyorum bu yazıyı.

Eminim okurken hepiniz, ‘aaa aynısı bana da oluyor’ diyorsunuzdur.

Çare bulmamız lazım.

Yoksa dumanla haberleşmeye geri döneceğim bu gidişle!

“Bin günden hayırlı olan cumanız mübarek olsun. Dualarda buluşalım!”

Kavganın perde arkası
Kavganın perde arkası

İslam’ı doğru anlayıp uygulama amacına yönelik çalışmalar, çatışmalar, kavgalar ve iddialarda iki ana akım var.

Birinci akımın temsilcilerine göre:

İslam’ın temel kaynakları Kur’an-ı Kerim ve Sünnettir, bu iki kaynakta yer alan vahyi beşer anlayacak ve uygulayacaktır. Anlama ve uygulamada rehber olan alimler müctehidlerdir, mütefekkirlerdir, onlara tabi olan ikinci ve daha aşağı derecedeki “alimler”dir. Vahiy ilâhîdir, kutsaldır, yanılmaz.

Video: Kavganın perde arkası


Beşerin anlayışı kutsal değildir, isabet kadar yanılmaya da açıktır. İyi yetişmiş alimler iyi niyetle anlamaya çalışır da doğru olanı bulamamış olurlarsa Allah onları bağışlar, üstelik sevap yazdırır ve hatalı ictihadlarıyla yapılan kulluklarını kabul eder. İslam hayatın bütününü kaplar, din-devlet, din-siyaset, din-hukuk, din-iktisad, din-ictimaiyat, din-ahlak, din-estetik… birbirinden ayrılmaz. Biri Allah’a, diğeri kullara, krallara, seçkinlere ait değildir. Müslüman hayatın bütün alanlarında ve atacağı her adımda dinin neresinde olduğunu bilmek, düşünmek ve sorumluluk bilincine sahip olmak durumundadır. Kendisi müctehid olmayan müminler gerçek manada alim olan müctehidlerin verdiği bilgiye göre bilgi, fikir ve amel sahibi olurlar. Bütün işlerinde tek bir müçtehide ve mezhebe bağlı olmak mecburiyeti yoktur. Devlet başkanının istişare sonunda tercih ettiği ictihad, resmi işlerde bütün ümmetin mezhebi olur. Akaid (iman) konularında Selef, Mâtürîdî ve Eş’arî mezhebleri, amel ve uygulama konularında meşhur dört mezheb (bunların tamamı birden ümmet için) yaşayan Ehl-i sünnet mezhepleridir. Ehl-i sünnet alimlerinin muteber gördüğü, bugün tabileri bulunmayan, ama kitaplarda ictihadları ve görüşleri nakledilmiş olan imamlar ve bunların mezhebleri de vardır. İctihad kapısı kapanmamıştır. Bugün bilgiye ulaşma yolu dünkünden daha kolay hale gelmiştir. Çağın problemlerine İslam’ın çözümünü sunmak için ictihad gereklidir ve buna ehil olanlar tarafından yapılacaktır.

İşte Ehl-i sünnetin ana çizgileri bundan ibarettir ve ben bu grubun içindeyim.

İkinci akımın temsilcilerini iki fırkaya ayırmak gerekiyor:

a) Laik/ılımlı İslam taraftarları: Bunlara göre İslam iman, ibadet ve ahlaktan ibarettir. Bunların dışında kalan konular dine/İslam’a dahil değildir, insanlar yaşadıkları çağın gerektirdiği gibi bu alanları düzenler ve uygularlar.

b) Teorik olarak veya sözde İslam’ı, birinci gruptakiler gibi kabul ettikleri halde uygulamada iman, ibadet, kısmen ahlak, zikir ve nafile ibadetlerin dışında kalan İslam ile ve ümmetin dertleriyle ilgilenmeyenler, dahası ilgilenenleri Ehl-i sünnetin dışına atanlar, dar çerçeveli İslam anlayış ve uygulamalarına dokunmadıkları sürece laik düzenle bir dertleri olmayanlar, İslam’a aykırı düzenin değişmesi gerektiğine inanan ve çeşitli yollardan bu amaca ulaşmak için çaba gösteren gayret-i diniyye sahibi Müslümanları ve bunların liderlerini “reformcu, mezhebsiz, Ehl-i sünnet düşmanı, terörist…” ilan edenler, tek mezhebe bağlanmayı şart koşup gerektiğinde diğer mezheplerden istifade etmeyi caiz görmeyenler, ictihad kapısı kapalıdır deyip ehli oldukları alanlarda ve lüzumuna mebni ictihadda bulunanlara cephe alanlar, kendi metbûlarını (hoca, şeyh, lider…) yanılmaz, doğrunun tek temsilcisi bilenler…

Ehl-i sünnet alimlerinin temel kitaplarına bakıldığında bu gruplar içinden yalnızca birincisinin sahih İslam’ı ve gerçek manada Ehl-i sünneti temsil ettiklerini görürüz. Diğerlerinin inanç, görüş ve uygulamaları Ehl-i sünnete aykırıdır.

Kim neyi, hangi ismi ve kutsal kavramı ve şahsı kullanırsa kullansın biline ki, perdenin arkasındaki kavga bu üç grup arasındadır.

Açık laik-ılıman İslam taraftarlarının sahih İslam kaynaklarına göre savunulacak tarafları yoktur. Ülkemizde ve İslam dünyasında iki yüz yıldan beri bunlar vardır ve giderek sayıları artmaktadır.

Örtülü ılımancılar ise ya hıyanet veya cehalet ve taassup çamuruna saplanmışlardır.

Peki, durum bu ise ümmetin hali ne olacak; birlik, beraberlik, dayanışma, ortak düşmana karşı güçlenme nasıl olacak?

Çare Ehl-i sünnetin şu temel kurallarında saklıdır:

Ehl-i kıbleyi tekfir etmemek.

Ehl-i sünnet dışında ama İslam’ın içinde kalan müminleri de kardeş bilmek, ümmeti İslam’da birleştiren ilkeler çerçevesinde birlik, beraberlik ve dayanışma yollarını aramak.

Cemaatta rahmet ayrılıkta azap
Cemaatta rahmet ayrılıkta azap

Geçen haftaki yazımızı “ben”i değil “biz”i esas almamız lazımdır diye bitirmiştik.

“Biz”den kasıt “cemaat”tır. Cemaat nasıl oluşur? Elmalılı Hamdi Yazır “Fatiha” tefsirinde “İyyake na’büdü ve iyyake nesteiyn”i açıklarken “biz” için şöyle söylüyor: “Cenab-ı Hak kişiden yalnız kişisel vicdanı ile bir antlaşma yapmak istemiyor; onun “sosyal vicdanı” ile de anlaşmak istiyor.” Bu “kardeşlik hukuku”dur. Cemaat kuru kalabalık olamaz.

Video: Cemaatta rahmet ayrılıkta azap


Müminlerin kardeş olduğu dile getirilirken (Hucurat), tevhid inancı ve din ilkeleri hususunda ayrılığa düşülmemesi, siyasi birliğin ve barışın korunması istenir (Enfal). Hz. Peygamber din kardeşliğini imanın gereği saymıştır: “Sizler iman etmedikçe cennet giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız.”

Dolayısıyla bu birlik ve kardeşlik bir “sosyal ruh” doğurur.

Namaz kılan ve Fatiha okuyan her kişi vicdanında hissettiği kardeşlerini de temsil etmiş bulunacaktır. Bu kardeşlik insanı koruyan ve amellerini yazan hafaza meleklerinden başlayıp hazır olan ve olacağı düşünülebilen insan topluluklarına kadar gider.

“Her kişi, Fâtiha ile bu anlaşmayı yapar ve sağlamlaştırırken, bir insan topluluğunun imamı derecesindedir. Ve bu mâna dolayısı ile Hanefi mezhebinde imamın arkasında namaz kılan cemaat ne Fâtiha, ne başka hiçbir şeyi okumaz da hepsinin hesabına yalnızca imam okur. Çünkü Kur’ân okumak Allah Teâlâ ile konuşmak anlamındadır. Yalnız başına namaz kılan kişi ise henüz gerçekte oluşmamış, fakat düşünce halindeki bir cemaatin imamı yerinde olduğundan mutlaka Fâtiha ve sûreleri okur. Ve bu gibi kişiler çoğalıp tanıştıkça gerçekten cemaat de kendiliğinden ve kolayca oluşur, hemen içlerinden birini imam tanıyarak ona uyarlar ve sosyal güçleri de imamları ile orantılı olur.

“Ancak sana kulluk eder ve ancak senden yardım isteriz” demek hem Allah’ı bir kabul etmeye hem de kulluğu birleştirmeye delalet eder. Hamdi Efendi’nin sözleri şöyle devam ediyor: “Kur’an dilinde bu gibi sosyal hitap ve taahhütlerin iki mânası vardır. Birisi toplumu kişiye, kişiyi topluma katarak her kişiye eşit olarak hak ve görev dağıtmaktır ki, bunda kişisel değerler hiçe sayılmaksızın onların toplamından bir cemaat vücut bulur. Buna bütünü kapsama veya üyelerin bütünü denir ki “farz-ı ayn” ifade eder. Diğerine umumi düzenle ilgili (toplumsal) denir ki “farz-ı kifaye” ifade eder.

Böylece İslâm hem ferdin hem toplumun vicdanını bir noktada toplar (Tevhid).

Bunlar karşılıklı olarak birbirinin kefilidir.”

Geldik geldik “en mühim nokta”ya dayandık. Nedir o, diye heyecan yapmayın. Baştan beri söylüyorum, okuyanların “Ne var bunda, bunları zaten biliyoruz” dediklerini duyar gibi oluyorum.

Ama kimsenin kılı kıpırdamıyor. Dünyaya söyleyecek bir sözünüz var mı, diye sorulduğunda “hık-mık” ediyoruz. Neyse ki Cumhurbaşkanı BM’de “Dünya beşten büyüktür” dedi ve ilave etti. “Dünya nüfusunun yarıdan fazlasının gelirine 62 kişi el koyuyor”.

Elbette ki dünyaya söyleyecek sözümüz vardır. Amentü’ye inanan her fert doğru yolun “Ahlâk Nizamı” olduğunu bilir. Ancak bir muhasebeye ihtiyacımız var. Önce “nerede yanlış yaptık” onu bulalım.

Bakınız “zaten biliyoruz” dediğiniz hususları tekrarlıyorum.

“Bir karış da olsa cemaattan ayrılan kişi İslâm bağını boynundan çözmüş olur” (Tirmizi), “Cemaatta rahmet tefrikada azap vardır” (Müsned). Birlik-beraberlik-tefrika-imamet-hilafet-içtihad vb. var. Tarihi birikim var. Bu birikimden yeter derecede haberdar olup-olmamak var.

Üniversiteler açılıyor, doktoralar yapılıyor. Yüzlerce dernek, vakıf, uluslararası kuruluş, profesörler, uzmanlar, hoca efendiler, şeyhler, kitaplar, kütüphaneler var.

En mühimi bunların özgürce çalışacakları, eser verecekleri, imal-i fikir edecekleri bir iklim (ülkemizde) ve imkânlar dizisi var. Yüzde doksan dokuzu Müslüman olan ülkemizin sevilen-sayılan bir lideri, şunca yıllık iktidarda olan bir partisi var.

Sadede gelelim.

Yukarıda bahis mevzuu edilen türde bir cemaat var mı?

Öylesi bulunmuyor, ama pek çok cemaat var. Olsun, onlar da bizim birer kardeşimiz. Haydi şöyle bir çağrı yapalım.

Gün geçmiyor ki yukarıda sayılan kuruluşlar tarafından uluslararası ilişkiler, hukuk, iktisat, siyaset, sanat vb. gibi alanlarda bir kongre, sempozyum vb. yapılmasın.

Hocalar, kanaat önderleri, ilim adamları, siyasiler, uzmanlar, şeyhler bu toplantılara katılsınlar. Çağrı bu.

Gelenler elbette ki toplumun seçkinleridir. Seçkinliğin gereği olarak akl-ı selim sahibidirler. Tefrikaya, fitneye sebep olmazlar. Lakin toplantının sebeb-i hikmeti nedir?

Şudur: Müşterek yolumuzun Ehl-i Sünnet olduğunu kabul edelim. Bu kabul ile dünyaya söyleyecek bir sözümüz (tezimiz) olduğunu ilan edelim. Heyet günümüz dünya ve ülkemiz şartlarında bizim olan hayat tarzının ilkelerini tesbit etsin. (Hududullah çerçevesinde olacağı malumdur). Şunca yıldır çözülemeyip halının altına süprülen meseleleri, kutuplaşmaları, düşmanlıkları tüm tarafların gönül rızası ile imzalayacakları 50-100 madde ile ifade eden bir metin oluşturup milletin önüne çıkalım.

Umutsuz, kötümserler dudak büküyor: “Çok toplandık efendim, çok. Her toplantı çözüm bir yana bir yeni tefrika doğurdu. Vazgeçin.” Geçemeyiz arkadaş. Dağ ne kadar yüce olsa da bir kenarı yol olur. (Devam edeceğiz)

İtalyan genç İslam'ı seçti sünnet oldu
Hayat
İtalyan genç İslam'ı seçti sünnet oldu
Yurt dışında birlikte okuduğu ve 3 yıl önce motosiklet kazasında hayatını kaybeden Türk arkadaşının ailesini ziyaret için geldiği Sakarya'da, ezan sesinden ve ailenin yaşantısından çok etkilenen İtalyan genç Daniele Silvestri (25), Müslüman oldu. Sünnet olarak 'Burak' adını alan genç, İtalya'da okulunu bitirdikten sonra İstanbul'da yaşamak istiyor.
DHA
Fıkıh, meselelerimize çare olamıyor mu?
Fıkıh, meselelerimize çare olamıyor mu?

Fıkıh konusunda herkes kendi penceresinden gördüğünü söylüyor. Bazıları fıkıh bizim meselelerimizi halletmez diyor, bazıları fıkhı çok sert ve köşeli buluyor. Bunların fıkhın ne anlama geldiğini çok iyi bilmemekten kaynaklandığını sanıyorum. Çünkü fıkıh dediğimiz şey zaten iyi anlama demektir, fıkıh anlamanın özel bir boyutudur. İnsanın bulunduğu hal ve şartlara göre Allah’ın kelamını, onun açıklaması olan sünnet örneğiyle anlama ve yaşadığı problemlere onlardan çözüm bulma demektir.

Video: Fıkıh, meselelerimize çare olamıyor mu?


Tarih boyunca fakihler hep bunu yapmışlardır. Günümüzde de bu anlamda fıkıhçı olanlar yine bunu yapmaya çalışmaktadırlar, ya da böyle yapmalıdırlar. Yoksa sanıldığı gibi fıkıh, geçmişte yazılan fıkıh kitaplarında kaydedilmiş görüşler, içtihatlar, hal çareleri ve onların ezberlenmesi ve olduğu gibi günümüze aktarılması demek değildir. O görüşlerin her biri doktorların hastayı dinledikten sonra ona verdiği reçetelere benzer. Hiç bir hastanın reçetesi diğerine uyumaz.

O halde fıkıh bugün bizim meselelerimizi halledemez demek fıkhı yanlış anlamaktır. Böyle söylemek, Kuranı Kerim’i ve sünneti yaşadığımız şartlara göre iyi anlamak bizim meselelerimizi halledemez demekle eş anlamlıdır. Geçmişte fıkıh adına söylenen her düşüncenin bütün zamanlar ve mekânlar için geçerli olacağını ve bunun her meseleyi halledebileceğini sanmak bazılarımızı, fıkıh bugün bizim meselelerimizi halledemez kanaatine götürüyor.

Bunun bir başka sebebi de şu olabilir: bilindiği gibi fıkıh bir bakıma mühendisliktir, hukuktur. Yürümekte olan hayatın helal haram, hak hukuk koordinatlarını belirlemedir. Yani fıkıh binalardaki statik hesaplaması gibi bir şeydir, yapılan bir işin İslam çerçevesinden çıkmamak üzere nereye kadar gidebileceğini, ne kadar yük taşıyabileceğini hesaplamanın adıdır. Çünkü her şeyin bir sınırı vardır. Sınırını geçtikten sonra o şey, o şey olmaz. İslam’ın da zamana ve mekâna göre esnetilebilecek bir tevil dairesi vardır. İşte bu dairenin sınırlarını belirleyen disiplin ya da ilim fıkıhtır.

Fakat bazı anlayışlar kendilerini çok daha özgür hissedebilmek için düşüncelerine hiçbir sınırın çizilmemesini istiyor olabilirler. Mesela bazı gulat-ı sufiyye İslam’ı safi bir gönül sevgi aşk ya da batıni duygu ve düşünceler olarak gördükleri için fıkhın müdahalesini kabul edemezler, fıkhı sert ve köşeli bulurlar. Bu durum, fıkhın meseleleri halledememesi demek değildir. Aksine böyle olanların düşüncelerine sınır getirilmesini istememelerinden kaynaklanır. Oysa fıkıh da hukuk gibi bir sınır çizmek zorundadır.

Aynı şekilde hayatın modern çizgide devam etmesini ve esas olanın modernite olduğunu zannedenler de fıkhın müdahalesinden hoşlanmazlar. Ya da fıkıh kendi çizgilerine müdahale ettiği için fıkhın bu işi halledemeyeceğini sanırlar. Oysa hangi alanda olursa olsun kitap ve sünnet çizgisi içerisinde Müslümanların hatta bütün insanların problemlerini çözebilen her yeni düşünce bir fıkıhtır, yani olması gereken yerde olması gereken, usulüne uygun her anlama fıkıhtır.

Kısaca fıkıh bizim meselelerimizi halledemiyor demenin iki sebebi vardır. Birincisi fıkhın ne olduğunu anlamamak, ikincisi bu yeni anlamalar bizim meselelerimizi halletmez demiş olmak. Bunların her ikisinin de doğru olmadığı açıktır.

Bilindiği gibi Kuranı Kerim Müslümanlardan ‘dinde tefekkuh’ etmelerini ister. Bu kavram çok anahtar bir kavramdır. Dinde tefekkuh sadece bugün fıkıh denen disiplinle ilgili bir çaba değildir. Akidesi ile ahlakıyla hukukuyla her alanda dinin temel kaynaklarının, onun maksadına uygun olarak çok iyi anlaşılmasını ifade eder. Resulüllah efendimizin Abdullah Bin Abbâs’a ‘Allah’ım onu dinde fakih kıl’ diye dua etmesi sonucunda onun Kuranıkerim’i çok iyi anlayan birisi olduğunu herkes bilir.

Öyleyse birilerinin ikide bir de fıkhın donuk kuralları bizim meselelerimizi halledemez deyip, İŞİD gibi bazı örgütlerin fıkıhla hareket etmelerini örnek göstermeleri ya kasıtlıdır ya da meseleyi iyi anlamamaktan kaynaklanır. Aksine Müslümanların meselelerini her zaman halledebilecek yegâne disiplin fıkıhtır. Yeter ki onun ne anlama geldiğini anlamış olalım. Bunu söyleyen insanlar, alanları ne olursa olsun kendi alanlarında İslam’ın ahkâmını tefekkuh düzeyinde anlayıp çözüm üretiyorlar da çözümleri kale mi alınmıyor? Oysa onların bunu yapabilmeleri de fıkhetmeleri anlamına gelir.

Hulasa biz fıkıh düzeyinde yani Kuranı Kerim’in ve sünnetin çizdiği sınırlar içerisinde anlamayı başarabilirsek fıkıh yapmış, fıkıh yapınca da meselelerimizi halletmiş oluruz. Demek ki hangi alanın uzmanı olursanız olun, fıkhedebilirseniz meseleleri çözmüş olursunuz. Fıkhedemezseniz, yani dini bulunduğunuz hal ve şartlara göre iyi anlayamazsanız o zaman tıkanıp kalırsınız. Yoksa tarihte fıkıh olarak üretilen ve kendi zamanlarının meselelerini halleden görüşleri alıp günümüze getirmeyi fıkıh zannederiz ve fıkhı suçlamış oluruz. Burada suç fıkhın değil, fıkhı anlamayanlarındır.

Yol odur ki hakka vara
Yol odur ki hakka vara

Kur’an-ı Kerim ferdin Allah’a karşı kulluk görevlerinden, kendine ve diğer yaratılmışlara karşı sorumluluğuna kadar hayatın bütün alanını kuşatan bir rehberdir.

Video: Yol odur ki hakka vara


Onun (Kur’an’ın) gösterdiği yol tüm insanlık ve tüm zamanlar için yürünecek tek yoldur. “Evrensel” kavramından bunu anlıyoruz.

“Hududullah”ın açıklanması, tebliği ve tatbiki Hz. Peygamber tarafından uygulanmıştır. Bu uygulamaya “sünnet” denir.

İtaat, ibadet ve hidayetin ne olduğunu ondan öğrendik.

Âmentü’ye inananlar Hz. Peygamber’e inanır. Kur’an-ı Kerim O’nun yolundan yürümemizi emrediyor.

Bu yol dün olduğu gibi bugün de açık ve aydınlıktır. “Hangi İslâm?” gibi türlü bahaneler ile maraza çıkarıp sonu gelmez tartışmalara dalmanın bir mânası yok.

Ama oluyor. Tartışılıyor. Niçin?

Bu sorunun cevabını bu yazı dizisinin ilkinde verdik. Özetle insan eşref-i mahlukattır ama haddini aşıp yoldan çıkınca zalim, katil, utanmaz, nankör, inkarcı, kibirli, alçak bir varlık olur, eline geçen güç ile hâşa kendini ilah ilan edebilir, dedik.

Hz. Peygamber dinin gereğinin barış-güvenlik-sağlık-esenlik içinde yerine getirilebilmesi için Medine’de bir toplumsal dayanışma ve örgütlenme sağladı. Müslim, gayr-ı müslim topluluklar arasında kendi vazettiği ilkeler çerçevesinde anlaşmalar yaptı. Bu bir “toplum sözleşmesi”dir. Bunu modern bir kavram olan demokrasi ve çok hukukluluk ile karıştırmamalı.

Ona biat edenler inancımıza göre ervah-ı ezelde Cenab-ı Hak ile ahitleşmişti. Bu sebeple canları ve mallarını hak yol uğruna feda etmekten çekinmediler.

Hz. Peygamber dinin ve toplumun selameti için bazan savaştı bazan anlaşma imzaladı.

Her hali ile örnek bir şahsiyet olan Hz. Peygamber, hem yasama hem yönetme yetkisini kendinde topladığı için hukukî ve siyasi otoritedir.

Kur’an’ın ilkeleri din işi, dünya işi diye bir ayrım gözetmez. Kul hayatının her ânında kul olmalıdır. Bu noktada Hz. Peygamber’in sünneti, ahlâkı-adaleti-hukuku (fıkhı)-siyaseti-iktisatı hasılı bir devletin misyonu ne ise onu kapsamıştır.

Buna mukabil Batı’da doğup gelişen, otorite tanımayan laik ve seküler anlayış esas itibariyle ilâhi alanı ve bu alanın hakimiyetini kabul etmediği için, insani alanda da eşitlikçi ve özgürlükçü bir yönelişi benimsemiştir. Hakimiyeti, otoriteyi gökten yere indirmek, Allah’ın kullarını eşit vatandaş yapmak budur. Çağdaş İslâm düşüncesi ise ilâhi hakimiyet alanı ve insani hakimiyet alanının tanımak ve kabul etmekle beraber ikisi arasındaki ilişkiyi büyük ölçüde kopararak laik düşünceye yaklaştı. “Hakimiyet Allah’ındır” hükmü ve sloganı Yüce Allah dışında hiçbir hakimiyet kademesi tanımamak mânasına doğru gitmiştir. Devlet başkanının, ulemanın, ana kaynakların hakimiyetinin, otoritesinin tamamen veya büyük ölçüde ortadan kalkması bu yaklaşımın bir ürünüdür. Bu düşünce yapısında Hz. Peygamber’in de insan olması dolayısıyla bir otoriteye sahip olmadığının savunulması aynı mantığın bir uzantısıdır.

Batı’da gelişen ve esasen sermaye devletinin (Çağdaş Küresel Medeniyet) koyduğu ve tüm dünyaya âdeta dikte ettirdiği siyasî ve hukukî gelişimi burada sayacak değiliz. Sadece bir örnek veriyoruz: XX. a. önemli hukuk ve siyaset felsefecilerinden C. Schmitt “Egemen kimdir?” diye sorar ve şöyle cevap verir: Tanrı mı, hükümdar mı, halk mı? Son karar (yani hukuk) egemenin elindedir. Modern devlet kuramının bütün önemli kavramları dünyevîleştirilmiş ilahiyat kavramlarıdır. Kadir-i mutlak Tanrı, kadir-i mutlak kanun koyucuya dönüşmüştür.” (Siyasi İlahiyat, Dost Yay., 2016).

ABD anayasasını yazanların temel kaygusu ekonomik çıkarların korunmasıdır. Jefferson’un 1801’deki zaferinin temeli Hakk’ın sesi yerine halkın sesinin geçirilmesidir.

Çok sık yapılan Batı tenkidini bırakıp kendimize dönelim.

Hz. Peygamber kendisinden sonra devleti kimin yöneteceği, yöneticinin seçimi, yönetim tarzı konularında bir vasiyet bırakmadı. Bu meselenin tarihi seyri, tartışmalar, mücadeleler ile geçen serüveni biliniyor. Bu birikimden ders alınmalıdır. Dünya, insanlıkla o günden bugüne şekilden şekile girdi, köprülerin altından çok sular aktı ama insan (fıtratı) değişmedi.

Seçim ve yönetim dün olduğu gibi bugün de tartışma konusudur. Ülkemiz daha dün parlamenter sistemden, kendine has olduğu söylenen bir “Başkanlık sistemi”ne geçmiştir.

Ancak ülkemizin köklü-asli problemlerini çözüme kavuşturacak bir yeni “Anayasa” yapılamamıştır. Dergâh dergisinin yayımı sırasında Temmuz 2014 sayısından Aralık 2015 sayısına kadar 19 sayı böyle bir anayasaya ihtiyacımız olduğunu söylemiştim.

Şimdi anlıyorum ki, hukuk da tıpkı siyaset ve iktisat gibi genel bir sistemin parçası olursa mâna kazanıyor.

Peşpeşe yayımladığım yazılar bir sistem arayışına zemin hazırlamak için düşünür-akademisyen-sanatçı ve politikacıları harekete geçirmek gayesini güdüyor.

Bunlar benim işim değil.

Bu babda idarî-siyasî-hukukî görüşlerin Hududullah’a bağlı kalarak Cumhuriyet çerçevesinde halline yönelik çalışmaları siyaset bilimcilerden, hukuk felsefecilerinden vb. bekliyorum.

Dünyaya söyleyecek sözümüz var elbet.

(Devam edecek)

Bilenlerle bilmeyenler
Bilenlerle bilmeyenler

“De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 9)

Bir önceki yazımızı şu cümle ile noktalamıştık: “Ehl-i Sünnet’e tâbi olmanın, özlenen düzenin esasını tesbit için çalışmanın, öncelikle bir disipline, bir otoriteye ve bir hiyerarşiye bağlı olması gerek-şarttır.

Video: Bilenlerle bilmeyenler


Bu hususta İsmail Kara’nın verdiği bilgileri özetliyorum (Müslüman Kalarak Avrupalı Olmak, Dergâh Yay., 2017). Merak edenler, metnin tamamı ile çok önemli dipnotlarını görrmek isteyenler esere müracaat etmeli.

İşin başında “dinin otoritesi” ile “dinî otorite” arasında bir tefrik yapmaya ihtiyacımız var zannediyorum. “Dinin otoritesi” dediğimizde dinin bizzat kendisinin, vahy-i ilâhînin, sünnet-i seniyyenin ve dinin vâzıı olarak Yüce Allah’ın ve Peygamber Efendimizin otoritesini anlıyoruz. “Dinî otorite”den ise bir şekilde dini, hususen dinî ilimleri, dinî irfanı ve ilim-irfan hamûlesinin mantığını, vicdanını, âdâb ve erkânını temsil eden kişileri yani ulema ve meşayih ile onların eserlerini (müdevvenatı) ve ilim-fikir dünyasını anlamak doğru olur.

Burada “temsil” kelimesinin problem alanlarından biri olduğuna şimdilik sadece işaret edelim. Çünkü günümüzdeki yaygın kabul, ulemanın dini temsil konumunda olmadığı veya İslâmda dini temsil yetkisinin kimsede bulunmadığı, herkesin, bütün Müslümanların bu konuda “eşit” olduğu yolundadır. Bir diğer problem alanı hem “dinin otoritesi” hem de “dinî otorite” hatlarında vazgeçilmez bir unsur olarak yer alan hiyerarşi (silsile-i merâtip) ile alakalıdır. Çünkü modern düşünce, geniş mânada “eşitlik” fikri ve nisbi olarak da bireycilik, hümanizm kavramlarıyla irtibatlı olarak fikren ve fiilen hiyerarşi karşıtıdır. Bu çerçevede Müslüman âlim ve aydınların imtiyazlı ve tanrısal özelliklere sahip sınıfa (Hıristiyanlıktaki ruhbana) karşı çıkmakla ilim-irfan ve ahlâkla temayüz etmiş Müslüman seçkin tabakaya ve onların otoritesine karşı çıkmayı birbirine karıştırdıkları söylenebilir. İslâmda imtiyazlı bir sınıfın olmadığı doğrudur ama seçkinler her zaman vardır; ilim ve maneviyat (takva) seçkinliğin, havas olmanın ölçüsüdür. “Hiç bilenlerle bilmeyenler eşit olur mu?” (Zümer, 39/9) âyetinde eşitliği bozan, bazılarını “herkes” olmaktan çıkaran muhtemelen sadece kümülatif bilgi, malumat yığını değil, onunla birlikte irfan, anlayış ve takvadır.

Dinî otorite dediğimiz şeyin sadece maddî bir temsil olmadığı, bunun arkasında metafizik ve mânevî temellerin yer aldığı, eğer bugün kayıpsa bunların aranıp bulunması, yeniden iktisab edilmesinin farkına varılması şarttır. “el-Ulemâu veresetü’l-enbiyâ” (Âlimler peygamberlerin vârisleridir) hadis-i şerifi, bizce “temsil” kadar bu mânevî ve metafizik temele ve hiyerarşiye de işaret ediyor. Burada ilmin demokratik-eşitlikçi değil hiyerarşik bir karaktere sahip olduğu da hatırlanmalıdır. İlim sıfatı esas itibariyle Yüce Allah’ta temerküz eder, oradan peygamberlere, peygamberler vasıtasıyla insan seviyesine iner, bu seviyede de derecelenir, kademelere ayrılır. İlim ve tarikat silsilelerinin hatta zenaat-sanat (esnaf) şecerelerinin Hz. Peygamber Efendimize, bir peygambere, oradan Yüce Allah’a yükselmesi de bu hatla irtibatlı olmalıdır.

Belki biraz daha vuzuh için anlam ve değer kaybına uğrayan “otorite” (autorité) kelimesi üzerinde durmak gerekecek. Modern dönemin temayülleri, hissiyatı ve icbarları altında yetişmiş kişiler için (biz de onlar arasındayız), otorite (hakimiyet ve nüfuz, vukuf, sulta) öncelikle menfi mânaları, hususen siyasî, idarî ve fiilî baskıları, despotizmi, istibdadı, müsamahasızlığı ve katılığı çağrıştırır; otoriter idare, otoriter baba, otoriter hoca, otoriter dünya tasavvuru gibi ifadelerin hiçbiri ilk bakışta (belki son bakışta da) müsbet çağrışımlar doğurmaz. Hatırımıza hemen geliveren bu mânaların ve ardısıra sökün eden hissiyatın tarihî gerçeklikleri olmakla beraber aynı zamanda yanıltıcıdırlar; bize hakikatın tamamını vermezler.

Ayrıca bu menfi mânalar dönemseldir yani insanlık tecrübesi içindeki tarihi de bizimle irtibatı da yeni (modern)dir: Batıda siyasî olarak aristokratik ve monarşik idarelere karşı demokratik taleplerin, dinî olarak Katolik kilise hiyerarşisine karşı Protestan başkaldırısının ve geniş mânasıyla sekülarizmin; bizde ise siyasî olarak hilafet-saltanat sistemine karşı meşrutiyet, cumhuriyet ve demokrasi taleplerinin, dinî olarak ulemanın, meşayihin ve müdevvenâtın ilmî veya ahlâkî bağlayıcılığına karşı ictihadı (burada ictihad dini anlamada bireyselleşme, otorite karşıtlığı kadar aynı zamanda bir tür red ameliyesinin de işlediği bir süreçtir) öne çıkararak teşekkül eden fikrî veya fiilî muhalif tavır alışların neticesidir.

Halbuki otorite esas itibariyle müsbet bir kavramdır ve –biraz önce ifade edildiği üzere– metafizik ve mânevî kaynakları hesaba katıldığında meşru, lüzumlu hatta dinî-ahlâkî bir kavramdır. Nitekim modernleşme döneminde bile Fransızca “autorité” kavramının, “hüküm, salahiyet, nüfuz, sulta, –dinî mânada– nakil, mesned (aktarılagelen kademeli bağlayıcı bilgi)” gibi müsbet kelimelerle karşılandığını; “autorité scientifique” yani ilmî otoritenin de “sulta-i ilmiye” şeklinde tercüme edildiğini görmekteyiz.

Daha enteresan anekdotlar da var: Fransızcada “autoriser” fiili, tahakküm etmek, hürriyetleri sınırlandırmak gibi bugünkü ilk çağrışımlarının aksine “müsaade etmek, izin vermek, cevaz göstermek, salahiyet vermek” yani yol açmak ve “hürriyet”leri genişletmek mânalarına geliyor. Türkçede nikâh akdi belgesi mânasına kullandığımız izinnamenin Fransızca karşılığı autorisation de mariage olduğu gibi müderrislik icazetnamesi için de autorisation d’enseigner kullanılmaktadır.

Fakat “kim müsaade edecek?” yahut “hangi hak ve yetkilere sahip kişi ve makam izin ve salahiyet verecek?”, nihayet “otorite kim?”

(Devam edeceğiz)

Sağlıklı bir sünnet için ideal yaş
Hayat
Sağlıklı bir sünnet için ideal yaş
Sünnetin sağlıklı bir şekilde uygulanabilmesi ve çocukların psikolojilerinin etkilenmemesi için ideal yaş çok önemli. Sünnet esnasında oluşabilecek travmatik etkileri en aza indirmek için sünnet yaşına dikkat edilmesi gerekiyor.
Yeni Şafak

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.