Ramazan özel sayfa
  • İFTARA KALAN SÜRE 00:00:00
Nefislerini itikafla terbiye ediyorlar
Ramazan
Nefislerini itikafla terbiye ediyorlar

Ramazanın son 10 gününde Allah’ın rızasını kazanmak için belli bir adab içinde camide kalmak ve ibadetle meşgul olmak anlamına gelen “itikâf”, modern hayatın yoğunluğunda nefis terbiyesi ve ibadetine yeteri kadar zaman ayıramayan Müslümanlar için Ramazan’ın ayrılmaz parçası oluyor. Ankara Kocatepe Camii’nde itikafa girenlerden Enver Yıldırım, “İnsan, maneviyat olduktan sonra açlık bile hissetmiyor” diyor.

Yeni Şafak
Gönül dergahını gezenler, gezemeyenler
Gönül dergahını gezenler, gezemeyenler

Evet Ramazan’a sayılı günler kala yapılacağı belli olduğu için organizasyonunda sorunlar yaşanan, duyurusu tam yapılamayan Çamlıca Camii avlusundaki fuardaydık. İlk günlerdi. Vakit namazından çıkan cemaatin stantları teğet geçip gittiği bir anda, okur ile müşteri arasında bir tercih için öylece dururken biz yazarlar… İmzaya gelecek birileri olur mu acaba derken… Bir kız çocuğu uzaktan bana doğru koşmaya başladı.

Video: Gönül dergahını gezenler, gezemeyenler


Önceki yazımda kaldığım yerden devam edeyim. (Bkz: Ramazan cami avlusunda da, sosyal medyada da bir imgesel tasarım değildir!) Leyla teyze beni tanıdın mı diye yaklaşırken gözlerindeki ışığın içinde kamaşmaya başlamıştım çoktan. Seni nasıl unutabilirim dedim. Gerçekten de Ceyda sekiz dokuz yaş civarındaki bütün yaşıtlarından farklı tavrıyla gönlümü daha önce benimle söyleşi yaparken fethetmişti.

Konuşurken karşısındakine odaklanabilen, ondan nefes çekebilen ve aldığı esinlerle kendi içindeki gerçekleri ifade etme becerisini kolayca becerebilen bir çocuk. Müthiş duygusal ve analitik zeka. Doğuştan gelen bir hürriyet duygusu. Tam bir özgünlük. Onunla konuşurken yaş farkını dahi unuttuğum çocuklardan biri.

Fuara teyzesiyle birlikte gelen Ceyda bu sefer de bizim H yayınları standında kitabının ilk imzasını yapmakta olan Şeyma Yeşilçavdar’la söyleşi yaptı. (Şeyma; Üsküdarlı Nasuhi Efendi’nin Mustafa Tatcı ve Musa Yıldız hocalar tarafından yayına hazırlanan Nefs Tevhid Zat adlı eserini İngilizce’ye çevirdi.)

***

İmza için geldiğimiz cami avlusundaki standımızda farklı beldelerin nefesi olan azizlerin menakıpları, divanları gibi eserlerle iç içeydik. Benim acizane romanlarıma ilgi gösterenleri elimde olmadan yanda duran Aziz Mahmud Hüdai’lerin, Nasuhi’lerin, Muhammed Nur’ların, Yunus ve Mısri’lerin, Osman Kemali’ler, İbrahim Has’ların eserlerine yönlendiriyordum.

Ama avludaki kitaplara şöyle bir bakıp geçenler rafa asacak Kuran sormak dışında kültürle sanatla, maneviyatın özüne dair kaynaklarla pek ilgilenmiyordu. Cami cemaatinin arasında aldığı ödev gereği çifte vav soruşturması yapıp bunun ne olduğunu anlayarak yanımıza gelen Ceyda’dan doğuştan Müslüman olup kurtulduğunu sanan kitlelerin öğreneceği ne çok şey vardı. Zevkiyle, birikimiyle, merakıyla, keşfetme eğilimiyle, hayret ve hayranlığını paylaşma şekliyle her birimizin kalbindeki nurun kamaşmasına vesile olmuştu.

Diyanet’in camiye ilham neşesini, İslami zevk ve birikimi, keşfetme arzusunu, vahdet şuuruyla vücuda getirilmiş hat ve tezhip sanatının -ki halihazırda duvarlarda harika örnekleri vardı- inceliklerini, irfan kültürümüzdeki yokluk bilincini ki aşk diyoruz ve dahi tevhidin kalbinde atan pek çok yaşantı inceliğini gelen cemaate aktarmakla, bilgiyi tatbik ettirecek yerlere sevk etmekle ne müthiş bir kalp eğitimi verirdi diye düşünmeden edemedim yine.

Yoksa kıldığı namazın hakikatine dair bir iç bilgi geliştiremeyen, imanını güzel ahlak ile kemale erdiremeyen -yani nefsine ve yaşantısına, tavırlarına sirayet ettiremeden dini farzlarını yerine getirmekle yetinen bizler- nasılsa kurtulduk kibriyle büyük medeniyet tahayyülüne katkı sunmuş olmuyoruz.

***

Diyanet giderek bu ülkedeki mütedeyyin kitlenin gençlerine niçin hitap edemediğini -onları günah keçisi haline getirmeden- fark etmeli ve kendi nefislerimizin birer sureti olarak bu tepkili gençlerin bizim iç yüzümüze ayna tuttuğunu görmeli.

Camiye hayret ve hayranlık getirecek tevhidî bir söylemi canlandırıp gönülleri yeniden ihya etmeyi hedeflemeli. Camiden çıkanları rafa asacak Kuran sormak yerine Kuran’la ikiz olmaya, onları yaşayan Kuran olmaya yöneltecek nefes veren kaynakların izini sürmeye teşvik etmeli. Eğer Diyanet’in böyle bir işlevselliği elan oluşturulamayacaksa, bu yapıyla Ceyda’mızın kalbinde bir nur olup parıldayan hakikat sezgisini ezberî ritüellere hapsedip örtmesine katkı sunmayalım en azından.

***

Ramazan’da yine bir sefer Üsküdar’a yaklaşırken Nasuhi Efendi dergahına doğru bir rehber eşliğinde ziyaret yapıldığını gördüm. Bizim divanını okuyup sohbetlerde dinlediğimiz, İngilizcesi çevrilirken tek tek her kelime üzerine tercüme için istişare etme gayretinde olduğumuz başka bir dil miydi acaba dedim içimden.

Evet elbette her seviyede, çoğunluğun niteliğine göre bir anlatım biçimi geliştirmek önemlidir. Ve elbette Nasuhi efendi için sadece nasuh tövbesini yapmış olan kişilere Nasuhi denir demekten öte söylenecek çok şey vardır. Lakin bunu merak edip öğrenmek isteyene anlatabilmek, emaneti ehline vermek gönül işi. Aşk işi. Konu kitap, sanat ve değerler olduğunda, kültürel mirasımızı güncellemek, bugünün ruhuyla diriltmek gibi mevzular olduğunda ticaret ilmi yetmiyor. Biraz da kalp ilmi gerekiyor ki, neden ve neye gayret ettiğimizin şuurunu taşıyalım. Yani aşk.

Yine Ramazan’da bir ticaret erbabı; canım aşk kolay dedi. Önemli olan ticaret. Aşk derken, sende sana ait hiçbir şey olmadığını ispat etmek, Mecnun’un “Leyla benim” diyerek Hakta fani olduğu yokluk kültürünü kast ediyordum. Ama bir kez daha kırmızı ikonlarla bir sanal alem efekti olmuştu tahayyülümüzde.

Canım aşk kolay diyenler, karşılığını ticari olarak hesap etmeden önce Hakkın işini yapma gayretinde olmayı küçümseyenler hep ayırıyor ticareti aşktan. Aklı kalpten. Maddeyi manadan. Minik Ceyda’nın çifte vav’la ilgilendiği kadar Nasuhi efendinin kim olduğuyla, nasıl yaşadığıyla, gençlere hakikati hangi dil ile emanet ettiğiyle vs ilgilenselerdi ola ki birleşirdi camiye namaz kılmaya gelen cemaat ile avludaki kitap fuarı.

Camiye aşk ve irfan girmedikçe oradan evliya çıkmıyor ve gönül denilen dergahtaki sultan zahirde ister Nasuhi, ister Hüdai olsun, rafta göstermelik asılan bir iman ile hakikat içimizde tamam olmuyor. Ne hayatta ne de sanatta.

Cennetten parçalar 5 asırdır bu camide
Ramazan
Cennetten parçalar 5 asırdır bu camide
İslam dininde kutsal sayılan, ana parçası Kabe-i Muazzama'da bulunan ve cennetten geldiğine inanılan Hacer-ül Esved taşının 4 parçasını yaklaşık 5 asırdır muhafaza eden Şehit Sokullu Mehmed Paşa Camisi, Ramazan ayında da ziyaretçilerin yoğun ilgisiyle karşılaşıyor.
AA
Ramazan cami avlusunda da, sosyal medyada da bir imgesel tasarım değildir!
Ramazan cami avlusunda da, sosyal medyada da bir imgesel tasarım değildir!

Ramazan’da özellikle sahur öncesi saatlerde, gecenin içinde kendi sesiyle tenhaya çekilen ve yazmakla yaşayan benim gibiler için kelimeler kendi mecazlarıyla birlikte bazen açılıveriyor. Ucundan da olsa. Çok bildiğinizi sandığınız bir kelimeye bambaşka anlamlar vermeye başlıyorsunuz.

Video: Ramazan cami avlusunda da, sosyal medyada da bir imgesel tasarım değildir!


Önceki yazımda da belirtmiştim. Çalışırken televizyonun ekranına gözüm takılıyor arada. Lakin sesi kısık olduğu için sadece alttan geçen haber şeridine bakmakla bile dünyanın cinneti iç dünyanıza geçiveriyor.

19 Mayıs gecesi haber şeritlerinde sık sık ‘ulusal egemenlik’, ‘kurtuluş savaşı’, ‘milli mücadele’, ‘bağımsızlık’ gibi sözcükler akıp duruyordu. Fakat ironi şuradaydı ki, aynı haberin devamında her fırsatta ülkesinin tökezlemesinden memnun olanların yaptıkları, söyledikleri, edip kıldıkları uçuşuyordu. Bir kez daha dikkatimi çekti:

Milli mücadele ve ulusal egemenlikten en çok dem vuran yerli milli ve ulusalcı kitle değil miydi şimdi Erdoğan ve din düşmanlığı yüzünden ülkenin tökezlemesinden medet umanlar!

***

Din korkusu ve düşmanlığı bizde Milli Şef döneminden beri hep kışkırtılmaya müsaittir. AKP nefreti yerleşik hale gelmeden önce -derin operasyonlarla özellikle kışkırtılan 28 Şubat senaryoları misali- on yıllarca irtica tehdidi ve korku üzerine inşa edilmişti.

2007’deki Cumhuriyet mitingleri dönemini hatırlayın. AKP’nin içerde ve dışarda barış girişimlerine, AB perspektifine dayanan demokratikleşme ve vesayeti giderme paketlerine, çevre ülkelerle sıfır soruna dayanan politikaları parti kapatmalardan, e-muhtıralara ve Ergenekon için zemin hazırlıklarıyla engelleniyordu.

Ki dönem Gezi dönemindeki konjonktürden çok farklı olduğu için, Cumhuriyet mitinglerine katılanların tamamına yakını çağdaş, Kemalist, laik kitlelerdi. “Türkiye laiktir laik kalacak” sözleri uçuşuyordu elde kadehlerle. Bu kitleler hem yerli ve bağımsızlık sevdası içindeydiler hem de halkın değerlerine bu kadar karşı olmayı ve yaşam tarzı dayatmasını tek siyasi söylem olarak kullanmakla bir tür yabancılıktan kurtulamıyorlardı.

Lakin bu kitlenin önemli bir özelliği daha vardı. Türkiye’nin barış yapmasına karşıydılar. PKK adına müzakere yapılmasından filan geçtim, onların temsilcisi bir partinin mecliste olmasına da karşıydılar. Topraklarımızı yabancılar satın alıyor diye, bağımsızlığımız elden gidiyor diye algı kirleten haberlere itibar edip çıldırıyorlardı.

Bugünse ‘şehit’ kelimesini duyduklarında süregelen örtülü savaşı görmeyip din nefretiyle birleştiriyorlar. Hele ‘ülkenin bekası’ sözünü duyduklarında daha da güçlü biçimde Pkk seviciliğine sarılıyorlar.

Ellerinde tuttukları derin yapılar büyük ölçüde tasfiye olurken onlar da devlet düşmanlığında ittifaklar ile tutunmaya çalışıyorlar. Fakat her zaman olduğu gibi kimin eli kimin cebinde belli değil. İntikam hırsı, kibir, menfaat, tehdit, şantaj, pazarlık, kışkırtma, kirli işbirlikleri vesaire.

***

Sonraki dönemlerde yeni dönemin sesi daha gür çıkıyordu: “Artık sıra bizde” diyordu bürokraside, kültür sanatta, siyasette, medyada karşılaştığım muhafazakârlar. Her seferinde onların mağduriyetlerini bilmeme rağmen tedirgin olurdum bu yaklaşımdan.

Bir keresinde yüksek sayıda yazar çizer kanaat önderinin davet edildiği kültür sanat üzerine devlet yetkililerinin bir istişare toplantısında, bu hırs dolu ve liyakat esasından uzaklaşmaya kapı aralayan yaklaşımı sorunlu bulduğumu duyan bir muhafazakâr, artık sıra bizde tavrının nasıl tahakküm ve kabalaşmaya gitmekte olduğunun canlı örnekliğini yapmış ve beni de azarlamıştı hatta.

80 öncesi idealist muhalif solcu kitlenin sonradan liberal ve kapitalist olmak durumunda kalınca tutunduğu değerlerin nasıl çöktüğüne içerden tanıklık etmiştim gençliğimde. Aynı tavrın hızla muhafazakâr kesimde de yaşandığını gözlemliyordum. Tabii bu daha başlangıçtı.

2000’li yılların başında İslam’ın kalbine doğru yolculuğum başladığı sıralarda teravih için İstanbul’un farklı semtlerinde huşu içinde camilere giderdik. Televizyondaki menfaat içerimi az nitelikli manevi programlar gönle hitap edebiliyordu. Henüz astronomik rakamlı fiyatlarıyla gündeme gelmemişti kanallarda din ehlinin transfer pazarlıkları.

***

Geçtiğimiz günlerde Diyanet’in Çamlıca Camii'nde ilk defa alelacele düzenlemek durumunda kaldığı (İmamoğlu’nun fuarı kaldırma kararından sonra) geleneksel Ramazan kitap fuarına imza için geldiğimde yaşadığım ibretlik bir kıssayı paylaşayım sonraki yazımda. Ama şimdilik bir giriş niyetine şu kadarını söyleyeyim.

Huşu içinde tuttuğumuz oruçlardan gösteriş dolu iftar sofralarına, siyasi denge tutturma rekabetiyle yeryüzü sofralarına, derken dönüp geldiğimiz evdeki yer sofralarına kadar! Sosyal medya Ramazan’ı imgesel bir tasarım olarak köpürtüp dururken…

Camiden çıkan kalabalık cemaatten sadece birkaç hanım ilgiliydi kitapla. Yasin var mı diye sordular. Özel bir raf için asılacak Kur'an sordular. Gönlümüze asalım, canlı Kur'an olalım gibi kelimeler içimde uçuşurken stanttaki arkadaş: Bizde Türkiye’de ilk defa yapılmış bir çalışma var. Kur'an meali değil, tercümesi dedi. Lakin farkını ne arz ne de talep eden biliyordu.

Derken yine bir hanımlar grubu geldi. Aziz Mahmud’un mekanına el açmaya sık sık giderlermiş Üsküdar’a. Kimdir, ne yapmıştır biliyor musunuz diye sorduk. Anlatamadılar.

Burada onunla ilgili her şeyin bulunabildiği bir kitap var, eserleri, mirası, vs. diyene kadar gittiler. Ama işte din imgesel tasarıma malzeme olup maneviyatımızdan hızla çekilirken bir kız çocuğu din diyanet bilmeden hepimize ders verecekti. (Devam edeceğim inşallah.)

Müslüman ve gayrimüslimler kundaklanan Camii için kenetlendi
Dünya
Müslüman ve gayrimüslimler kundaklanan Camii için kenetlendi

ABD'nin Connecticut eyaletinde bulunan Diyanet Camii'nin geçen pazar günü kundaklanmasının ardından, bölgedeki Müslüman ve gayrimüslim toplum camiye destek vermek için kenetlendi.

AA
Ramazan kitapla buluştu
Hayat
Ramazan kitapla buluştu
TDV tarafından düzenlenen Kitap ve Kültür Fuarı, 38 yıldır olduğu gibi Sultahmet Meydanı’ndaki yerinde açıldı. Aynı zamanda Çamlıca Camii’nde de gerçekleştirilen fuarı açan Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, “Bu seneki zenginliğimiz İstanbul açısından ikiye katlandı” dedi.
Yeni Şafak
İddiasız öncü: Niksar Ulu Cami
Ramazan
İddiasız öncü: Niksar Ulu Cami
Tokat'ın Niksar ilçesinde bulunan ve Melik Gazi Cami adıyla da anılan Niksar Ulu Cami, Anadolu'daki ulu camilerin en eski örneklerinden biridir. Dânişmendliler'in Niksar'a armağanı olan ulu cami, Nizâmeddin Yağıbasan'ın saltanatı sırasında 1145 yılında inşa edilmiştir.
Yeni Şafak
Emekli öğretmen Suphi durup dururken elini masaya neden vurdu?
Emekli öğretmen Suphi durup dururken elini masaya neden vurdu?

Elindeki romanı sertçe sehpaya bıraktı. Bırakmak değil de çarpmak denebilirdi buna. Son eşiyle de ayrıldıktan sonra berjerin yanına salondaki en büyük sehpayı getirmiş, onu bir masa gibi kullanmaya başlamıştı. Kitabı sehpaya sertçe çarpmasının sebebi gene aynıydı.

Video: Emekli öğretmen Suphi durup dururken elini masaya neden vurdu?


İçini oyuk oyuk oyan o ıstıraplı duyguydu. “Yazacaksın da ne olacak?!!” Ne belalı, ne iğrenç, ne feci, ne berbat, ne korkunç, ne caydırıcı, ne yıldırıcı, ne bunaltıcı, ne bıktırıcı, ne utandırıcı, ne kahpe, ne namussuz bir fikirdi bu!!! Yazmasan ne olur ki?! Yazdın da ne oldu ki? Dünya mı değişti? Hayat mı değişti? İnsanlar mı değişti? On senedir her Çarşamba akşamı şu berjere oturup yazdın da yazdın. Okudun da okudun. Yoruldun da yoruldun. Zaman oldu dostlarının sohbetlerine bile gitmedin. Peki ne oldu? Sadece gazeteye yazmak da değil elbette konumuz. Sadece haftalık yazılar da değil. Hatta sadece yazmak da değil. Okumak mesela. Okumasan ne olurdu? Şu kadar sene şu salonda kim bilir kaç bin kitap okudun? Hadi üniversite senelerini de çık. Şu şehre geleli kırk sene olmuş. Kırk senedir okuyorsun. En az kırk senedir yazıyorsun. Da ne oluyor? İşte bu duyguya saplandığında ani bir hareketle acısını azaltmaya çalışıyordu senelerdir. Yanında kimseler yoksa daha serbest davranıyordu. Şimdi olduğu gibi. Ama bugün kahveden olan başka bir şeydi. Başka bir “sebep”ti o. Esasında bu sebebi yazmalıydı. Gazeteye. En doğrusu buydu. Sonra editörü aramalı, kendisine biraz geniş yer ayırmalarını istemeliydi. Ancak bunun pek mümkün olmadığını biliyordu bunu düşünürken bile. Gazete, ona fazladan verse verse iki paragraflık yer verebilirdi. En iyisi içini kemiren o zalim duyguyu yazmalıydı. Neden yazıyoruz ki? Yazmasak ne olacak ki? Kim biliyor ki bunların değerini? Yazmasak ne olur ki? Acaba bir değeri var mı ki? Bizden önce yazanların yazdıkları nerde ki? Hangi kütüphanede tozlanıyor? Küfleniyor? Çürüyor? Eskiyor? Yırtılıyor? Bekliyor? Yok oluyor? Kayboluyor ki?

*

O zehirli ân’ı yaşa hadi. Hadi gene geçmişe git. Hadi gene acı çek. Hadi gene bizim olmadığımız, ama her anlamda olmadığımız, esamimizin bile okunmadığı geleceğe git. Hadi acından çatla. Hadi 2118’e git. Hepimiz ölmüşüz. İskeletlerimiz çıkmış. Bizi tanıyanlar bile ölmüş. Fatiha okuyan da yok hani. O derece ölmüşüz yani. 2118’in mayısı yani. Üniversite öğrencileri ödev yapıyorlar sözgelimi. 2010’lu senelerin Türk edebiyatı mesela konu. Ödevlerinde biz yokuz mesela. Sunumlarını görüyoruz mesela öldüğümüz yerden. Aaaaa… Haydiiiiii… Biz yokuz. Hatta belki olabilir diye tahmin ettiğimiz isimler bile yok… Kaldık mı sap gibi… Kaldık mı mal gibi… Geleceğe gittik ve kendimizi bulamadık. Gördün mü bak? E o zaman sen on senedir her hafta ne halt ediyorsun bilgisayarın başında? Hıı?? Bunun için mi Suphi? Sen bunun için mi yazdın, son kırk seneyi bunun için mi yazarak geçirdin?

*

Belki de her şeyi bırakmalı. Yazmamalı. Okumamalı. Belki de en doğrusu hayır kurumlarına yazılalım, öksüzlere, yetimlere yardım edelim, hiç değilse ahretimizi kazanırız, nasıl fikir Suphi? Hey Suphiiii… Bu kadar derinlere inip de bu kadar beter bir yenilgi ile dönünce gelecekten, Suphi beraberliği sağlamanın yollarını arıyor, buna, kendisini tedavi ediyor, diyelim. Bir kere şunu neden kabul ediyorsun Suphi? Neyi? Şunu: Ben bunları Allah’ı razı etmek için yazdım, salak bir geleceğin edebiyat tarihçisine değil, deyip de kurtul hadi. Ne duruyorsun? Diyemem. Bunu diyemem. İşin içine edebiyat girdi. İşin içine nefsim girdi. İşin içine hırs girdi. İşin içine kibir girdi. İşin içine var olma tutkusu girdi. İşin içine geleceğe kalma arzusu girdi. İşin içine şöhret duygusu girdi. İşin içine şeytan girdi. İşin içine benlik girdi. İşin içine büyük yazar olma arzusu duygusu hırsı hıncı girdi. Ne yapalım yani? Meydanı dört dandik herife mi bıraksaydık? Pöf yani pöf. Pöf ki pöf Suphi…

*

Abdullah Harmancı’nın bir süre önce çıkan “Behçet Bey Neden Gülümsedi?” isimli kitabını okurken, istedim ki okumayanlar da okusun. Kitaptaki “Emekli Öğretmen Suphi Durup Dururken Elini Masaya Neden Vurdu?” hikâyesinden bir bölümdü bu güzel satırlar. Kitabın tam ortasından.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.