Düşünce Günlüğü Batı karşıtlığımızın eğrisi doğrusu

Batı karşıtlığımızın eğrisi doğrusu

Aydınlanma ile başlayan ve Sanayi Devrimi ile devam eden süreçte azgın bir büyüme ve tahakküm anlayışı tüm değerlerin üstünde yer almıştır. Bu değer tanımaz ilerleme fikrinin, “medenilik” ve “evrensellik” örtüsüyle maskelenmesi gerçeği gizleyemez. Bu yıkıcı anlayış ve sonuçlarından sadece Müslüman toplumlar değil diğer tüm toplumlar da dini, iktisadi ve içtimai olarak derin bir şekilde etkilenmişlerdir. Hatta denebilir ki, bu anlayış bilfiil dünyadaki yaşamı tehdit eder hale gelmiştir bugün.

Abone Ol Google News
Haber Merkezi Yeni Şafak
Batı karşıtlığımızın eğrisi doğrusu
İLLUSTRASYON: CEMİLE AĞAÇ YILDIRIM

NUMAN AKA-YAZAR

Batı karşıtlığı kavramı geçtiğimiz yüzyıldan miras kalmış olsa da bir olgu olarak köklerinin Sömürgecilik Dönemi’ne kadar uzandığını, Batı karşıtlığının farklı coğrafyalarda farklı anlamlara geldiğini, farklı nedenlerden kaynaklandığını ve muhtevasının zamanla değişime uğradığını gözden kaçırmamamız gerek.

Bir zamanlar Rusya’nın öncülük ettiği sosyalist ülkeler için Batı karşıtlığı, kapitalizm karşıtlığı idi. Şimdi daha milliyetçi bir hüviyete büründü. Yine Komünist Çin’in Batı karşıtlığı kapitalizm karşıtlığını içerse de, kökeni İngilizlerce işgal edildiği “Aşağılanma Yüzyılı”na kadar götürülebilir. Bugünün kapitalist Çin’i için anlamının değiştiğine şüphe yok. Sömürgecilikten en çok etkilen Güney Asya ve Afrika’nın Batı karşıtlığı malum, iliğine kadar sömürülmekten gelen derin bir karşıtlık olarak etkisini hala sürdürüyor. Amerika kıtasındaki Batı karşıtlığı ise sırasıyla İspanyol, İngiliz ve Fransız işgallerinin ve yapılan soykırımların izlerini taşır. Bugün varlığını yalnızca Güney Amerika’da sürdüren Batı karşıtlığı, son yarım asırda yaşanan siyasi kargaşaların, dış müdahalelerin ardında ABD’nin olmasından ileri gelen siyasi bir muhtevaya sahip artık. Yüzyıl önceki Japonya’da olduğu gibi geleneklerin ve ülke değerlerinin yok olacağı korkusundan beslenen karşıtlıklarsa neredeyse kalmadı. Dünyanın, adını ilk defa 1999 yılında Seattle’daki protestolarda duyduğu “küreselleşme karşıtlığı” da, Rusya ve Çin gibi aradan geçen süre içerisinde devasa küresel şirketlere sahip olan ülkelere yönelmediğine göre aslen Batı karşıtlığına dâhil edilebilir.

BATI KARŞITLIĞININ NEDENİ DİNİ MİDİR?

Müslüman ülkelerdeki Batı karşıtlığına ayrı bir sayfa açmak gerekiyor. Hem kökeninin yaklaşık bin yıl öncesine dayanan Haçlı Seferleri ile ilişkilendirilebilmesi hem de bugün dünyada en canlı Batı karşıtlığının sürdürüldüğü coğrafyalar olması hasebiyle her halükârda özel bir ilgiyi hak ediyor.

Haçlı Seferleri, Endülüs Emevi Devleti’nin yıkılışı, Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa devletleri ile yüzyıllar süren mücadelesi, geçtiğimiz yüzyılda Kuzey Afrika’nın sömürgeleştirilmesi, Arap toplumlarının önce Osmanlı’dan, daha sonra birbirlerinden koparılması ve nihayetinde Anadolu’nun işgaline yol açan tarihi düşmanlıklar Batı karşıtlığımızda önemli bir yer tutuyor. Cumhuriyet dönemi, Batı bloğuna dâhil olmamızı izleyen süreçte bile darbeler ve ambargolar yoluyla iç siyasetimize sürekli müdahalelerin oluşu Batı karşıtlığını her daim zihnimizde canlı tuttu. Ülkemizdeki Batı karşıtlığında dinin önemli bir yeri var elbette fakat “Batı karşıtlığımızın nedeni dinidir” demek göründüğü kadar basit değil.

Haçlı Seferleri’nin ana hareket ekseni, iktisadi sebepleri olsa da dini idi ve bu yönde bir düşmanlık doğurdu İslam coğrafyasında da. Günümüzde “Haçlı zihniyeti” söylemiyle hala etkisini sürdürmektedir. Fakat son üç asırda Batı ile yaşadığımız sorunların nedeni olarak Haçlı zihniyetini gösterebilir miyiz gerçekten? Müslüman Kuzey Afrika’nın sömürgeleştirilmesi ile başlayan ve Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkıma götüren mücadele sürecine bugün baktığımızda, Batı toplumlarının temel odağının din değil, iktisat siyaseti olduğunu görüyoruz. Kaldı ki, Osmanlı İmparatorluğu da, Kanuni dönemi ile birlikte Avrupa ile olan ilişkisini, topyekûn bir cihattan stratejik işbirlikleri yaptığı bir evreye taşımıştı.

DEĞERLERİMİZE AÇILAN SAVAŞ

Batı ile ilgili gözden kaçırdığımız nokta, 19. Asır’da Nietzsche’nin ağzından “Tanrı’nın ölümü”nü ilan etmiş Batı’nın, artık Hıristiyanlığı kendisine rehber olarak benimsemediğidir. Sömürgeleştirmeyi misyonerlik faaliyetleri izlemiş olabilir fakat daha çok sömürmeyi kolaylaştırıcı bir yan rol biçilmiştir. Din, ulaşıldığı söylenen “çağdaş medeniyet” çizgisinin altındadır. “Aydınlanma” ile başlayan ve “Sanayi Devrimi” ile devam eden süreçte azgın bir büyüme ve tahakküm anlayışı tüm değerlerin üstünde yer almıştır. Bu değer tanımaz ilerleme fikrinin, “medenilik” ve “evrensellik” örtüsüyle maskelenmesi gerçeği gizleyemez. Bu yıkıcı anlayış ve sonuçlarından sadece Müslüman toplumlar değil diğer tüm toplumlar da dini, iktisadi ve içtimai olarak derin bir şekilde etkilenmişlerdir. Hatta denebilir ki, bu anlayış bilfiil dünyadaki yaşamı tehdit eder hale gelmiştir bugün.

Maddi ve manevi kaynakların sömürülmesi, geçmişte yaşanan düşmanlık ve haksızlıklardan doğan karşıtlığın nedenleri ve mevcudiyetini sürdürmesi gayet anlaşılır. Batı yanlıları bile bu gerçeğe bigâne kalamaz. Fakat savunmalarını hep bir “ama” ile bitirirler. Değerlendirmemi onlarınkinden ayıran cümlemin sonuna bir “ama” koymayışım olacak. Hatta daha ileri gidip Batı karşıtlığı olarak sunulan sosyalistlik, milliyetçilik, çevrecilik gibi fikri, siyasi ve iktisadi karşıtlıkların esasında Batı karşıtı olarak sınıflandırılamayacağını söyleyeceğim. Çünkü bu akımların fikri kökeni de yakındığımız ilerlemeci Batı düşüncesidir. Her biri milat olarak, tıpkı yeni özgürlükçü Batı gibi “Aydınlanma” düşüncesini referans alır. Aralarındaki kavga, düşman kardeşler arasındaki mücadele olarak görülmelidir.

Müslüman toplumlardaki Batı karşıtlığını özel kılan, Batı düşüncesine özünde bir karşıtlık taşımasıdır. Bu içkin muhalefet, siyasi ve iktisadi güç mücadelelerinin yol açtığı düşmanlıklarla sık sık karıştırılıyor. Huntington “Medeniyetler Çatışması” tezinde, “İslam Batı’nın hayatta kalışını belirsizleştiren ve bunu en azından iki kez gerçekleştiren tek medeniyettir.” der. Nedeni, Müslüman toplumların iktisadi manada süper güçleri ya da yenilmez askeri kuvvetleri olması değil, İslam dininin, Batılı bakış açısının ürünü ehlileştirilmiş bir ‘Tanrı’nın yarattığı -bir başka açıdan ‘Tanrı’sız- evren fikrine bizatihi varlığı dolayısıyla oluşturduğu karşıtlıktır.

İslam’daki tekâmül (gelişme) anlayışı, maneviyat odaklı bir anlayıştır; maddiyat talidir. “İslam terakkiye (ilerleme) mani değildir”, sadece terakkiyi manevi tekâmülden ayırmaz. Birey de, toplum da buna göre şekillenir. Bu fikri öz, tek tek bireyler ya da toplumlar olarak başarılamasa da İslam inancının en önemli köşe taşı olarak oracıkta durmaktadır.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.