Düşünce Günlüğü Sultan Alparslanın Anadoludaki tek hatırası

Sultan Alparslan’ın Anadolu’daki tek hatırası

Ani; Anadolu Türk tarihinin başlangıcı ve Anadolu Türk mimarisine ait ilk örneklerin inşa edildiği kadim bir şehirdir. Sultan Muhammed Alparslan’ın ilk göz ağrısı, halen daha yaşayan Anadolu’daki en canlı ve en somut mirasıdır. Ani, tüm benliğiyle Sultan Alparslan’ın Anadolu’daki “tek” hatırasıdır.

Abone Ol Google News
Haber Merkezi Yeni Şafak
​Sultan Alparslan’ın Anadolu’daki tek hatırası
İLLUSTRASYON: CEMİLE AĞAÇ YILDIRIM

Doç. Dr. Muhammet Arslan

Kafkas Üniversitesi Öğretim Üyesi - Ani Örenyeri Kazı Başkanı

Büyük Selçuklu tahtına oturan Sultan Alparslan, iktidarının daha birinci yılını doldurmadan batı seferinin hazırlıklarına başladı; bunun adı “Rum Gazâsı”ydı. Sultan’ın asıl amacı Anadolu’nun doğu sınırlarına kadar gelmiş olan Bizans’ı yenmek ve geri püskürtmekti. Önce Gürcistan ve kuzeydoğu Anadolu’daki bazı kaleler ve şehirleri fethettikten sonra Ani önlerine dayanan Sultan ve Selçuklu ordusu, bugüne kadar böylesine kalabalık bir şehir görmemişlerdi. Aynı şekilde, müstahkem surlar ve üç tarafı akarsularla çevrili bir kentte yaşayan Ani’liler de bu denli kalabalık bir düşman ordusuyla karşılaşmamışlar, hatta Ani’nin asla ele geçirilemeyecek kadar kuvvetli olduğuna öylesine inanmışlardı ki, kentin kuzeyine karargâh kuran Selçuklu ordusunu tacir sanmışlardı. Onların düşman olabilecekleri akıllarına bile gelmemişti.

Nihayetinde, Malazgirt Zaferi’nden yedi yıl önce 16 Ağustos 1064 günü Ani düşmüş ve Selçuklu tabiiyetine girmişti. Kars’ın yaklaşık 45 km kadar doğusunda, bugünkü Türkiye-Ermenistan sınırının sıfır noktasındaki iki ülkeyi birbirinden ayıran Arpaçay’ın batı kıyısında bulunan Ani; artık Sultan Alparslan’ın mülkü olmuştu.

İLLUSTRASYON: CEMİLE AĞAÇ YILDIRIM
İLLUSTRASYON: CEMİLE AĞAÇ YILDIRIM

EBU’L FETH’İN İLK GÖZ AĞRISI

Bir meydan muhaberesi niteliğinde olan Malazgirt Savaşı’nın aksine Ani Zaferi, bir fetih savaşıdır. Sultan Alparslan’ın “Ebu’l Feth (Fetih Babası)” unvanı aldığı ve dünya Müslümanlarının büyük sevinç yaşadığı tarihi bir dönüm noktasıdır. Malazgirt’ten Konya’ya, Konya’dan Söğüt’e, Söğüt’ten İznik’e, İznik’ten Bursa’ya, Bursa’dan Edirne’ye, Edirne’den İstanbul’a ve İstanbul’dan Ankara’ya kadar uzanan 1000 yıla yaklaşan kutlu yürüyüşün başlangıcıdır. Bu yüzden Ani; Anadolu Türk tarihinin başlangıcı ve Anadolu Türk mimarisine ait ilk örneklerin inşa edildiği kadim bir şehirdir. Sultan Muhammed Alparslan’ın ilk göz ağrısı, halen daha yaşayan Anadolu’daki en canlı ve en somut mirasıdır. Ani, tüm benliğiyle Sultan Alparslan’ın Anadolu’daki “tek” hatırasıdır.

Ani’nin 1064 yılında Sultan Alparslan tarafından fethi, yüksek Selçuklu medeniyetinin Anadolu coğrafyasına taşındığı ilk yıldır. İmparatorluğun siyasal, sosyal ve ekonomik aktarımları bir yana, devrin somut anlamdaki en nitelikli çıktısı şehircilik bağlamında mimariyle olmuştur. Günümüze değin ulaşan bu mimari etkinlik; Anadolu’da vücut bulan ilk Türk-İslâm şehircilik anlayışını gözler önüne sererken, simgesel algısı yüksek mimari eserlerle de anıtsal nitelik taşır.

ANİ’NİN AYASOFYA’SI

Kentin merkezindeki katedral ise tabiri caizse Ani’nin Ayasofya’sı kabulünden olup Sultan Alparslan’ın Ani genelindeki hatırası olarak karşımıza çıkar. Kentin en büyük kilisesi olan katedralin yapımına 987 yılında Bagratunî Emîrlerinden II. Simbat tarafından başlanılmış ancak onun ölümü üzerine 1010 yılında I. Gagik’in eşi Katremide tarafından tamamlanmıştır. Katedralin mimarı, aynı zamanda din adamı da olan Mimar Tridat idi. Katedral inşaatının bu kadar uzun sürmesi, aslında İstanbul Ayasofya Camii ile yakından ilgilidir. Zira 26 Ekim 986 yılında vuku bulan İstanbul depremi, Ayasofya kubbesini kısmen yıkmış ve daha yeni Ani Katedrali’nin yapımına başlamış olan Mimar Tridat ise kubbenin onarımı için İstanbul’a çağrılarak kubbeyi onarmakla görevlendirilmişti. Tridat’ın İstanbul’daki görevi altı yıl sürdü. 994 yılında yeniden Ani’ye döndüğünde katedralin inşaatını başlatan II. Simbat ölmüş ve yerine de I. Gagik geçmişti.

1064 yılındaki fetihle birlikte kentin en büyük kilisesi olan katedralin camiye çevrilmesi ve ilk Cuma namazının burada kılınması haktır. Hak vuku buldu ve Ani Katedrali’nin kubbesindeki gümüş haç’ın yerini İslâm’ın alametifarikası hilal aldı. Muhtemelen fetih esnasında gümüş olan bu hilal, 12. yüzyıl başlarında Şeddâdî Emîri II. Şâvur (Ebu’l Esvâr Şâvur) tarafından Ahlat’tan getirilen altın hilalle değiştirilmiştir. Bu uygulama, Türk fetih geleneklerinin bir gereği, devletin İslâmi kimliğinin en somut şekilde duyurulmasıdır.

Urfalı Mateos, kubbedeki haçın değiştirilmesi esnasında üzücü bir olayın yaşandığını bildirir. O’nun anlatımlarına göre, katedralin banisi olan II. Simbat’ın Hindistan’dan getirttiği billur avize bu esnada yere düşerek paramparça olmuştur. Mateos, avizenin yaklaşık 5.5 kilo (12 libre) ağırlığında olduğunu ve yine bu ağırlıkta yağ kaldırabildiğini ifade eder.

Katedralin sadece 60 yıl kadar cami olarak kullanıldığını, 1124 yılındaki Gürcü işgalinin ardından yeniden kiliseye dönüştürüldüğünü de belirtmek gerekir. Bu dönem Gürcü Kral IV. Davit’in işgaline uğrayan kent, “katedralin yeniden camiye çevrilmeyeceği ve Müslümanların da bu mabede dokunmayacakları” sözü ile yeniden Selçuklu hâkimiyetine geçmiştir. 1124-1126 yıllarındaki iki yıllık bu işgalin ardından, kilisenin bir daha camiye çevrilmediğini görürüz.

ANADOLU’DAKİ İLK HAZİRE

Bugünkü adıyla Fethiye Camii ya da Sultan Alparslan Camii olarak adlandırdığımız Ani Katedrali, aynı zamanda Anadolu’daki ilk hazirenin (mezarlık) oluşturulduğu bir mekân olarak karşımıza çıkar. Yüzeydeki kalıntılardan hareketle, 2021 yılındaki kazı çalışmalarımız esnasında gün yüzüne çıkardığımız bu alan, hem büyükçe bir Selçuklu kümbetini hem de tonozlu mezar odaları ile sandukalı mezar taşlarını barındırır. Ele geçirdiğimiz bazı kitabeli ve süslemeli mezar taşı parçaları ise Ahlat’tan önce burada inşa edilen zengin bir Türk-İslâm mezarlığına işaret eder.

Ani ve Ayasofya’sı!

Bu şehir, bizim “Alparslan” namıyla bildiğimiz “müminlerin emîri, devletin koruyucusu, cesur ve yiğit insan, adil Sultan Dâvûd oğlu Muhammed”in halen daha yaşayan Anadolu’daki tek mirası, O’ndan bize kalan tek hatırasıdır.

Sultan Alparslan’ın 10 asırlık 10 liderlik sırrı
FOTOĞRAF 11
Title
Selçuklu kaynaklarında Sultan Alparslan’ın fiziksel özelliklerine dair çok detaylı bilgiler olmamakla birlikte, en azından kendisiyle ilgili belirli bir fikre ulaşmamızı sağlayacak kayıtlar mevcuttur. Buna göre insaflı bir zat olan Sultan Alparslan, iyi ahlaklı ve “sevimli yaratılışlı”ydı. Yakışıklıydı. Son derece heybetli olup “zor ve korkulu zamanlarda bile” heybetini muhafaza ederdi. “Eşsiz bir cihangir”di. İri yarıydı ve kaynaklara bakılırsa haddinden fazla uzun boyluydu. “Ebu Şucâ” (yiğitliğin babası) ve Adûdüddevle (devletin pazusu, koruyucusu) gibi künye ve lakaplarında görülen ibareler, kuşkusuz Sultanın fiziksel özellikleriyle de ilgiliydi. Kendisine bağlı hükümetler ya da diğer devlet hükümdarları tarafından Sultan’a gönderilen elçiler onun heybeti karşısında korkuya kapılırlardı. Sakalları o kadar uzundu ki, hiçbir zaman hedefinden şaşmamasıyla bilinen okunu atarken kendisine mani olmaması için onları düğümlemek zorunda kalırdı. Her zaman başına taktığı uzun külahın ucu ile sakallarının ucu arasındaki mesafe iki gez (ortalama bir metre) uzunluğundaydı.
Title
Meclislerinde özellikle tarih ve dinî ilimlere ait eserlerin yanı sıra ahlak ve iyi hal ile ilgili kitapların da okunduğuna dair bilgilere sahip olduğumuz Sultan Alparslan, ahlaki nitelikleriyle de öne çıkmış bir hükümdardı. Kaynakların müşterek kanaatine göre, birçok ülkenin hükümdarı Sultan’ın iyi ahlakı, verdiği sözleri tutma konusundaki hassasiyeti ve siyasî ilişkilerde yapılan anlaşmalara sadakati dolayısıyla kendisine tâbi olmuşlardı. Güvenilirliği ile meşhur olması, “Mâverâünnehir’in en uzak noktalarından Suriye’nin en uçtaki yerlerine kadar uzanan ülkelerdeki bütün hükümdarların” huzuruna gelip de Sultan Alparslan’a tabiiyet sunmalarının en önemli nedenlerinden biriydi.
Title
Sultan Alparslan, daha çocukluk dönemlerinden itibaren zulüm karşısındaki sert tutumu ile temayüz etmişti. Rivayetlere bakılırsa, henüz küçük bir çocuk iken askerlerden birinin zayıf ve mazlum bir şahsı dövüp eziyet ettiğini görünce dayanamamış, her zaman yanında taşıdığı ok ve yayını kullanarak o zalim adamı öldürmüştü. Zulüm karşısındaki bu sert tavrı, halk arasında kendisine büyük bir sempati gelişmesine vesile olmuş ve bu sayede tahta çıkarken hem ordudan, hem de halktan çok geniş bir kesimin desteğini alabilmişti. Kuşkusuz bir savaşlar ve fetihler çağının hükümdarı olan Sultan, özellikle askerlerin halkın malına el uzatmaması ve reayaya zulmedilmemesi hususunda oldukça hassas bir tutuma sahipti. Özel muhafız birliği içinde yer alan askerlerden birinin köylü bir kadından bir etek gasp ettiğini duyunca çok öfkelenmiş, gâsıp askerin derhal yakalanarak idam edilmesini emretmişti. Onun bu tavrı, hâkimiyeti döneminde Selçuklu coğrafyasında benzer hadiselerin yaşanmamasında son derece etkili olmuştu.
Title
Sultan Alparslan’ın sultanlık yılları, İslam coğrafyasında güvenlik ve refahın en üst düzeyde yaşandığı dönemlerden biriydi. Kaynaklara bakılırsa, onun çok huzurlu ve sakin geçen hükümdarlık döneminde herhangi bir siyasî cinayet ya da müsadere hadisesi yaşanmamıştı. Sultan kendisinden önce konulan örfî vergilerin hepsini kaldırmış, yalnızca şer’î vergileri bırakmış ve bunların da iki taksit halinde tahsiline izin vermişti. Sultan Alparslan’ın vefatından sonra Bağdat’ta Abbasi Halifesi tarafından tertip edilen taziye merasimi esnasında onun Müslümanları idare etme konusundaki hassasiyetine, cihad anlayışına ve zulüm karşısındaki tavizsiz tutumuna özellikle vurgu yapılması, merhum Sultan’ın adalet vasfının aynı zamanda herkesçe malum bir özelliği olduğunu gösterir. Nitekim Sultan Alparslan’ın en bilinen lakaplarından birinin “es-Sultânu’l-Âdil” (Adil Sultan) olması da onun bu özelliğini açık bir biçimde resmetmektedir.
Title
Devlet idaresinde, kuşkusuz kendi kudretinin bilincinde olması dolayısıyla oldukça şeffaf bir tavrı olan Sultan Alparslan, güçlü bir yönetim perspektifine sahipti. Devlet işlerinde duygusal davranmaz, akıl çerçevesi dahilinde hareket ederdi. Rivayetlere bakılırsa, henüz saltanatının ilk dönemlerinde veziri Amîdülmülk Kündürî’yi, Harezmşah hükümdarının kızını kendisine nikâhlaması için görevlendirmişti. Ancak vezir kızı gördüğü zaman çok etkilenmiş, vazifesini unutup onu kendisine almıştı. Buna karşılık Sultan Alparslan’ın, cürmü ile otoritesini hiçe sayıp kendisine asi olan vezirine verdiği ceza onu hadım etmek olmuş, bununla birlikte vezirlik görevi kendisinden alınmamıştı. Bu hadiseden de anlaşılabileceği gibi, Sultan Alparslan devlet işlerine duygularını karıştırmamaya özen gösterir, yönetimde liyakat prensibini ve devlet çıkarlarını ön planda tutardı.
Title
Sultan Alparslan’ın yönetim anlayışını ortaya koyan bir başka özelliği de siyasî dedikodulara kulak asmaması, jurnallere ve jurnalcilere itibar etmemesiydi. Zaman zaman bazı tarihçiler tarafından eleştiri konusu da edilen bu tutumu doğrultusunda bir tür istihbarat servisi olarak nitelendirilebilecek olan berîd teşkilatını belli açılardan işlevsizleştirmiş, “dostlar hakkında kötü, düşmanlar hakkında iyi” haberler getirebilecekleri gerekçesiyle teşkilatın faaliyetlerine kısıtlama getirmişti. Söz konusu kısıtlamanın modern diyebileceğimiz bir bakış açısıyla hatalı bir tutum olarak nitelendirilmesi mümkün olmakla birlikte, dönemin şartları açısından değerlendirildiğinde esasen Sultan’ın kendi idaresine güvenini yansıttığı açıktır. Nitekim Sultan Alparslan ile büyük veziri Nizâmülmülk arasında geçen bir hadise ile birlikte değerlendirildiğinde, Selçuklu hükümdarının tavrı daha anlaşılır hale gelmektedir. Buna göre, jurnalcilerden biri vezir Nizâmülmülk aleyhine birtakım ithamlar içeren bir pusulayı Sultan’ın namaz kıldığı yere bırakmıştı. Vezirin ne kadar mala sahip olduğu, toplamakta olduğu yasadışı vergiler ve halka dönük olumsuz tavırları ile ilgili bilgilerin yer aldığı bu pusulayı okuyan Sultan Alparslan, daha sonra pusulayı huzuruna çağırdığı vezirine vermiş ve ona şöyle demişti: “Burada yazılı olanlar doğruysa ahlakını düzelt ve yaptığın hatalardan dön, eğer yalan söylüyorlarsa da onları affedip hatalarını bağışla ve kendilerini önemli işlerle meşgul et ki kimseye böyle iftira atacak vakitleri olmasın”. Meşhur İslam tarihçisi İbnü’l-Esîr’in, “bundan daha güzelinin daha önce hiçbir hükümdardan rivayet edilmediği”ne işaret ettiği bu davranış, Sultan Alparslan’ın yönetim anlayışının yaslandığı iyi niyet ve ahlak temelini ortaya koyduğu kadar, onun her şeyden önce kendi hal ve kudretine güvendiğini de ispat ediyordu.
Title
Selçuklu tarihinin önemli kaynaklarından olan Bundârî’nin kaydına bakılırsa, devletin güç ve zenginliğini yansıtması maksadıyla kamu binalarının inşasında heybet ve gösterişi birinci planda tutan Sultan Alparslan’ın yönetim anlayışı, iç ve dış politikaya dönük kavrayışı, kendisine ait künye ve lakaplarda da belirgin bir biçimde görünür durumdaydı. Örneğin en önemli lakaplarından biri olan Ebu’l-Feth (Fetih babası), Abbasi Halifesi tarafından Doğu Anadolu’daki fetih hareketleri esnasında (meşhur Ani Kalesi’nin fethinden sonra) elde ettiği başarılardan dolayı kendisine verilmişti. Dış politikasının en önemli sacayakları cihad ve fetihti. Ermeni kaynaklarında, özellikle Doğu Anadolu’ya yönelik askerî harekâtlarında, “Allah’ın gazabının timsali olan öfkesini Ermeniler üzerine yönelttiği” belirtilmiştir. Sultan Alparslan’ın en meşhur lakaplarından birinin “es-Sultânu’l-Âlem” (Dünya sultanı) olması ve kaynakların “bütün dünyanın kendisine itaat ettiğine göndermede bulunması” da yine onun hükümdarlığının algılanma biçimini yansıtır ve devrinin en kudretli sultanı olarak görüldüğünü gösterir.
Title
Selçuklu kaynaklarında dindar bir kişilik olarak tavsif edilen Sultan Alparslan, dünyada İslamı hâkim kılma uğruna mücadele etme şeklinde özetlenebilecek olan cihad hususunda oldukça hassastı. Malazgirt Savaşı’nın başlamasından önce ordusuna yönelik olarak irad ettiği meşhur hutbesinde izlerini görebileceğimiz bir tevekkül ve dinî adanmışlık ruhu taşıyordu. Savaşın başlamasından önce, müneccimlerin savaşı ertelenmesi yönündeki telkinlerine “mayasında bulunan sağlam iman dolayısıyla” kulak asmamış, çok sevdiği ilim adamlarından biri olan Ebu Nasr Buhârî’nin, “bütün Müslümanların kendisi ve ordusu için dua ettiği” Cuma namazı vaktinde saldırıya geçilmesi düşüncesini benimsemişti. Yine namaz esnasında gözyaşları içinde dua etmesi ve “bu kefenim olsun” diyerek beyaz bir elbise giyip askerlerine şehitlik ve gaziliğin fazileti üzerine sözler söylemesi de onun manevî dünyasının ufuklarını yansıtıyordu. Sultan Alparslan din adamlarına ve âlimlere hürmetle muamele eder, her işinde Allah’ın rızasını elde etmek için gayret gösterirdi. Meclislerinde din adamları her zaman en itibarlı konumu teşkil eder, dinî sohbetler ve tartışmalar bu meclislerin en yaygın sohbet konularını meydana getirirdi.
Title
Mütevazı bir karakteri olduğu anlaşılan Sultan Alparslan, sahip olduğu kuvvet ve başarılardan dolayı büyüklenmezdi. Her halükarda kendisini fani bir kimse olarak görür, günlük hayatında bu durumu çevresinde bulunanlara hissettirmekten imtina etmezdi. Nitekim hayatını kaybettiği son sefer esnasında suikasta maruz kalıp da yaralı olarak ölümü beklerken yanında bulunanlara şu sözleri söyleyerek adeta kapıldığı büyüklenme duygusundan tövbe etmişti: “Herhangi bir yere yöneldiğimde ve bir düşmanın üzerine yürümek istediğimde, her zaman Allah’tan yardım isterdim. Fakat dün ordumu temaşa etmek üzere bir tepeye çıktığımda, ordumun azametinden ve askerlerimin çokluğundan dolayı yeryüzünün altımda titrediğini hissettim ve kendi kendime, ‘ben bütün dünyaya hükmeden biriyim, bana kimsenin gücü yetmez’ dedim. Bundan dolayı da Allah Teâlâ beni yarattıklarının en zayıfı karşısında aciz bıraktı. Bu düşünceye kapıldığım için Allah’tan mağfiret diler, beni affetmesini niyaz ederim”.
Title
Çağdaş kaynakların cömertliği konusunda ittifak halinde olduğu Sultan Alparslan, tabir yerindeyse fakir fukara babasıydı. Reayanın fakir olanlarına karşı ayrı bir şefkat ve merhamet besler, kendilerine karşı “çok ince kalpli olduğu” bu kimselere çokça yardımda bulunurdu. Divanında ülkenin dört bir yanında ikamet etmekte olan birçok fakirin isimlerinin kaydedilmiş olduğu defterler bulunur, bu kayıtlar doğrultusunda ihtiyacı olanlara düzenli olarak yardım yapılırdı.
Title
Sultan kendisine gönderilen hediyelerin ve hazine gelirlerinin bir kısmını da bu kimselere tahsis etmişti. Maiyeti, devletin ileri gelen beyleri ve ordu mensuplarına çıkarılan yemeğin dışında, bizzat Sultan’ın emriyle her gün 50 koyun kesilir, bu koyunların etlerinden yemekler pişirilerek fakirlere dağıtılırdı. “Allah’ın kendisine lütfettiği nimetlerin devamı için çokça dua eden” Sultan Alparslan, ayrıca çok sadaka verirdi. Ramazan aylarında 15 bin dinar sadaka dağıttığı kaynaklarda mukayyet olan Selçuklu Sultanı, bu sadakanın 10 bin dinarını başkentinde (payitaht) sarf edip bin dinarlık miktarını da çevresinde bulunan fakirlere verirken, Belh, Merv, Herat ve Nişabur gibi önemli Selçuklu şehirlerden de yine her Ramazan aynı tutarda sadaka dağıtırdı. İhtiyacı olan herkes rahatlıkla Sultan’ın huzuruna gelerek ondan talepte bulunabilir, onun huzurunda kimsenin talebi geri çevrilmezdi.
Sultan Alparslan’ın 10 asırlık 10 liderlik sırrı
Sadece Malazgirt kahramanı değildi Alparslan. Bu muzaffer kumandan saraya değil, halkın kalbine kurmuştu tahtını. Rakiplerinin, hatta düşmanlarının hayranlığını kazanmayı bilmişti. İşte adaleti, özgüveni ve imanıyla emsalsiz bu büyük liderin 10 asırlık 10 sırrı.


6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.