Yazarlar Kanuni Sultan Süleyman ve İmam-ı Azam

Kanuni Sultan Süleyman ve İmam-ı Azam

Dursun Gürlek
Dursun Gürlek İnternet Yazarı
Abone Ol Google News

Başta İsmail Hakkı Bursevi hazretleri olmak üzere, birçok İslam bilgini Türklerin İslam tarihinde oynadığı büyük rolü ve üstün hizmeti eserlerinde anlata anlata bitiremiyorlar. Mesela Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi Bey’in İslam Tarihi adıyla kaleme aldığı şaheseri, “İslam’ın kahraman ordusu” kabul edilen Türk milletinin dini ve milli heyecanını ilay-ı kelimetullah uğrunda gösterdiği çabayı muhteşem tablolar halinde gözler önüne seriyor. Ve siz böyle bir eseri okurken şanlı ecdadın torunları olmanın bahtiyarlığını yaşıyorsunuz.

Şurası bir gerçektir ki, Emeviler Peygamberimiz’in Ehl-i Beyti’ni feci bir şekilde şehit ettiler. Kerbela faciasını İslam’ın başına bela ettiler. Bu zulüm ve işkenceyi yapanlar, kıyamete kadar habis ruhlar olarak anılmayı hak ettiler. Tarihler Emevi halifelerinin -birkaçı hariç- habasetlerini ve laubaliklerini iğrenç tablolar halinde bizlere naklediyorlar. Kabul etmek lazım ki, Abbasiler de onlardan geri kalmadılar. Onlar da ulemaya zulmederek denaetlerini ve şenaatlerini sergilemekten çekinmediler. İmam-ı Azamlar, Ahmed bin Hanbelleri hapishanelerde çürütüp kırbaçların altında inlettiler. Mu’tezile mezhebini teşvik ve terviç etmek için akla hayale gelmedik işkencelere baş vurdular. Halife-i Müslimin adıyla ortaya çıkan bazı mahluklar “Kur’an mahluktur!” sözünü kabul etmedikleri için, mezhep imamlarını ezaya cefaya maruz bıraktılar.

İftiharla belirtelim ki, Selçuklular’da ve Osmanlılar’da böyle menfi örneklere insanın içini karartan tablolara rastlamıyoruz. Selçuklu sultanlarının ve Osmanlı padişahlarının alimlere, şeyhlere maneviyat sultanlarına büyük bir saygı gösterdiklerini biliyoruz. Bir Nakibü’l-Eşraflık1 müessesinin sırf bu maksatla kurulduğuna şahit oluyoruz. Uzun söze ne hacet, cihan hükümdarı Fatih Sultan Mehmet Han’ın sırf şu sözü bile ulemanın padişah nezdindeki mevkiini canlı bir tablo gibi gözler önüne seriyor: “İstanbul’u aldığıma o kadar sevinmiyorum; beni asıl mutlu eden şey, Akşemseddin gibi bir alimle yan yana olmaktır!” Yeri gelmişken belirtelim ki, Osmanlı hükümdarlarının bu konudaki gayretleri ve hizmetleri; ulemaya, udebaya, şuaraya, meşayihe besledikleri muhabbet ve bu muhabbetin tezahürü olan müesseseler birer birer sıralanmak istense ortaya hacimli kitaplar, cilt cilt eserler çıkar. Şimdi isterseniz deryadan bir damla olmak üzere Yavuz’dan ve Kanuni’den birkaç anekdot nakledeyim:

YAVUZ SULTAN SELİM VE MUHYİDDİN-İ ARABİ HAZRETLERİ

Mısır fatihi Yavuz Sultan Selim ile Şeyhülislam İbn-i Kemal arasında geçen çamurlu kaftan hikayesi çok meşhur olduğu için ondan değil de, padişahın başka bir çamur vak’asından kısaca bahsedeyim: Yavuz, Mısır kölemenlerinden Kansu Gavri’yi mağlup ettikten sonra yola çıkıyor, bir alay ile Halep şehrine doğru gidiyordu. Bu sırada devrin meşhur alimleri de kendisini karşılamaya hazırlanıyorlardı. Bu alimlerin arasında Fenarizade ailesinden İstanbul kadısı Mehmet Şah da bulunuyordu. Padişah kendisine yaklaştığı sırada Efendi’nin altındaki at ürküp Mehmet Şah’ı çamurların içine düşürüyor. Durumu gören Yavuz derhal atından inip, bu büyük bilgini düştüğü yerden kaldırıyor, üzerindeki çamurları bizzat temizliyor. Böylece ilim adamlarına olan saygısını bir kere daha gösteriyor. Osmanlı padişahlarına çamur atmayı adet haline getirenlere ithaf olunur!...

Solakzade’nin ifadesiyle peygamberlerin temiz ruhlarından ve makam sahibi evliyaların mübarek merkadlerinden istimdat etmeyi adet haline getiren padişah hazretleri Şam’a geldiği zaman uğur dolu mezarlıkları ziyaretten geri kalmıyor. Meşayihin güzidesi olan Muhyiddin-i Arabi’nin nur dolu kabrini ziyaret ettiği sırada kubbesinin, aşıkların sinesi gibi çâk çâk (parça parça) olduğunu, sandukasının dikenler ve çöpler içinde bulunduğunu görüp fena halde üzülüyor. Bu güzel merkadi beyt-i mamur haline getirerek himmetini gösteriyor. Ayrıca türbenin yanına bir cami yaptırıyor. Güzelliği dillere destan olan bu caminin bitişiğinde bir de imarethane inşa ettiriyor. Gelir için vakıflar tesis ediyor. İbn-i Arabi, böylece Türki bir hükümdarın eliyle yeni türbesine kavuşuyor. Şam-ı Şerif’in en fazla ziyaret edilen mistik mekanlarından biri haline geliyor.

KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN VE İMAM-I AZAM HAZRETLERİ

Karaların ve denizlerin hakimi Kanuni Sultan Süleyman da babası Yavuz gibi dindar bir padişahtı. O da âlimlere, meşayih-i kirama büyük bir muhabbet besliyordu. Bağdat seferi esnasında bu hükümdarı da aynı halet-i ruhiye içinde görüyoruz. Padişah ilk önce Musa Kazım hazretlerinin türbesine giderek, orada bulunan fakirlere pek çok sadaka dağıtıyor. İranlıların tahrip ettikleri Abdülkadir-i Geylani hazretlerinin üstüne bir türbe, ayrıca bir de imaret yaptırıyor. Kerbela ve Necef’e giderek Hazreti Ali’nin ve Hazreti Hüseyin’in türbelerini ziyaret ediyor.

Bu hizmetlerle yetinmeyen Kanuni Sultan Süleyman manevi huzurunda saygıyla eğildiği İmam-ı Âzam hazretlerinin türbesini de merak ediyor. Bu arada belirtmek gerekir ki, İmam-ı Âzam’ın mübarek türbesi de Şiiler’in tahribatından kurtulamamıştı. Padişah, İbrahim Paşa vasıtasıyla büyük imamın merkadini araştırıyor. Türbenin temellerini bulunca da enkazını ve etrafındaki pislikleri bir güzel temizlettiriyor. Eski kubbesinin altında bir ocak çukuru olduğunu görüyor. İbrahim Paşa, mezarı mutlaka bulacağız diye büyük bir gayret gösteriyor. Mabeyn müderrisliğinde mülazımlık görevinde bulunan Taşkun adında bir adam paşaya müracaat ederek, mezarın bulunması için kendisine izin verilmesini rica ediyor. Paşa da ricasını kabul ediyor.

Bu arada garip bir hadise oluyor. İsterseniz onu da Celalzade Mustafa’nın Tabakatü’l-Memalik ve Derecatü’l-Mesalik2 isimli kitabından nakledelim:

“Aradan iki üç saat geçmedi. Taşkun, paşaya gelerek ‘Paşam, garip bir hadise zuhur etti. Adamın biri kazmasını yere vururken bir taşı yerinden debretti. Orada bir yapı göründü. Bu yapının içinden gayet güzel bir koku yayıldı. Taşı yerinden oynatan adam kokunun etkisiyle düşüp öldü’ dedi. Paşa derhal ölen adamın ve koku çıkan mezarın yanına geldi. Gerçekten de taşı kazmayla kaldıran adam ölmüştü. Fakat güzel koku hâlâ devam ediyordu. Paşa, taşı kendi eliyle eski yerine koydu. Koku epey devam etti. Kısacası, mezar bulundu ve üzerine bir türbe yapıldı. Daha sonra etrafı hisarla çevrildi. Gerekli yerlere kale topları yerleştirildi. Sakmanlar, dizdar tayin edildi. Kur’an-ı Kerim okumak için hafızlar ve hizmetkarlar görevlendirilip bir de kayyum tahsis edildi. Oraya gelip gidenlere yemek yedirmek için de bir imarethane yapıldığı gibi, buralara sarf edilmek üzere vakıf tahsisatı verildi.”

Dipnotlar:

1- Merhum Mehmed Zeki Pakalın Tarih Deyimler ve Terimleri isimli eserinin ikinci cildinde, Nakibü’l-eşraflık hakkında şu bilgileri veriyor: Hazreti Peygamber’in sülalesi mensupları hakkında kullanılan bir tabirdir. Ehl-i Beyt’ten olanlara İslamiyet’in her devrinde pek ziyade hürmet ve tazim gösterilir, kendilerine ait işlere bakmak üzere içlerinden biri reis tayin edilirdi. Nakibü’l Eşraf adını alan bu reis, Peygamber sülalesi mensuplarının işlerine bakar, neseplerini kayıt ve zapt eder. Doğumlarını, ölümlerini deftere geçirir. Onları adi sanata girmekten ve fena yerlerde bulunmaktan men eder, haklarını korur, ganimetten kendilerine ait hisseyi alıp aralarında dağıtır. Sülaleden olan kadınların, dengi olmayanlarla evlenmelerini men ederdi. Kısacası Nakibü’l Eşraf, Peygamber hanedanının genel anlamda bir vasisi (koruyucusu) idi.

Osmanlıların Mısır’ı fethini müteakip Yavuz zamanında “Hadimü’l-Haremeyn” unvanını almışlar, o tarihten itibaren Mekke ve Medine ile sıkı münasebete başaldıkları halde daha Yıldırım Bayezid zamanında Nakibü’l-Eşraf” tayin etmişlerdir. Bu müessese Fatih zamanında bir ara lağvedilmişse de oğlu Bayezid’in devrinde tekrar ihdas edilmiş ve ondan sonra kesintisiz devam etmiştir. Osmanlılar zamanında Nakibü’l-Eşraf’a son derece saygı gösterilirdi. Merasim sırasında devlet ricalinin önüne geçerdi. Nakibü’l-Eşraflardan padişahlara kılıç kuşatanlar olduğu gibi, duaları makbul sayıldığı için, duaların çoğunu Nakibü’l-Eşraflar yaparlardı. İkinci Abdülhamid zamanında, Nakibü’l-Eşrafların oturmaları için Yıldız civarında bir konak tahsis edilmişti. Osmanlı saltanatıyla beraber bu müessese de tarihe karıştı.

2- Bu eser, emekli binbaşı Sadettin Tokdemir tarafından yeni harflere aktarıldı ve 1937’de Askeri Matbaa’da basıldı.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.