Yazarlar Tarihe geçen tehdit mektupları

Tarihe geçen tehdit mektupları

Dursun Gürlek
Dursun Gürlek İnternet Yazarı

Edebi türlerden birinin de mektup olduğu, konuyla iştigal eden herkes tarafından biliniyor. Ünlü şairlerin ve yazarların kitap halinde yayımlanan mektupları büyük bir zevkle okunuyor. Bu türün en hacimli örneğini Namık Kemal’in mektupları teşkil ediyor. Fevziye Abdullah Tansel’in hazırladığı “Namık Kemal’in Mektupları” dört büyük ciltten ibaret olup 1967’de Türk Tarih Kurumu tarafından yayımlandı.

İnci Enginün’ün hazırladığı “Abdülhâk Hâmid’in Mektupları” Dergâh Yayınları arasında çıktı. Bunların dışında aynı türden birçok eserin neşredildiğini biliyoruz. Ahmet Mithat Efendi ile Muallim Naci’nin mektuplaşmaları, Mehmet Âkif’in mektupları, Nureddin Topçu’nun mektupları ve benzeri eserler bu türün canlı örnekleri olarak karşımıza çıkıyor.

Edebi mektuplardan başka, asker mektupları, siyasi mektuplar, aşk mektupları gibi türler de var. Bazı İslam bilginlerinin ve mutasavvıflarının “Mektubat” adıyla kalıcı eserler yayımladıkları zaten biliniyor. Bir de tarihe geçen tehdit mektupları var ki, bunların daha çok devlet adamları ve hükümdar arasında teati edildiğini görüyoruz. İsterseniz buna bir iki misal vereyim.

Osmanlı padişahlarının en cesurlarından biri olan Yıldırım Bayezid Han, Timur’un küstahça sarf ettiği sözler kulağına gelince onu şu tehdit mektubunu gönderiyor:

“Ey Timur adıyla anılan kudurmuş köpek! Ey tekfurlardan daha kâfir olan Timur! Malum olsun ki, mektubunu okudum. Ey meş’um, beni bu sözlerle mi korkutacaksın? Beni Acem hükümdarları veyahut Tatar kavminden mi sanıyorsun? Asker toplayışımı Hindlilerle mi kıyas ediyorsun? Yoksa askerlerimi, Suriye askerleri mi sanıyorsun? Ordumuzun nizamını sen bilirsin. Bağî ve dağîlerle (zalimlerle, âsilerle) birleşenlerle, adil gazilere mensup olanlar arasında fark vardır. Harp ve gaza bizim sanatımız ve âdetimizdir. Eğer sen dünya hırsıyla köpekler gibi mukateleye kalkışırsan, biz de mukatele ederiz. O zaman Allah’ın dediği olur. Malumun olsun ki, bize bu mektubu gönderdikten sonra cenk meydanına gelmezsen karıların talâk-ı selase ile boş olsunlar. Ben de senden kaçarsam, benim dahi karılarım talâk-ı selase ile boş olsunlar.

Allah’ın laneti senin ve sana biat edenlerin üstüne olsun!”

Üçüncü Selim ve İkinci Mahmud devrinde görev yapan Mehmed Hakkı Paşa, daima akıllı ve dirayetli hareket ediyor. Haksızlığa asla dayanamıyor ve suçluların cezasını anında veriyor. Paşa, Silivri kadısına gönderdiği şu kısa, fakat özlü ağır sözlü mektubuyla tarihe geçiyor:

“Silivri nâibi! Şeriat hâini! İlamını gördüm; kahkahayla güldüm. Meali hezeyan, hükmü hilaf-ı Kur’an’dır! Mühr-ü müeyyedimi basarım! Seni mahkeme kapısında asarım!..”

Şimde gelelim tarihe geçen başka önemli bir mektuba. Ahmed Cevdet Paşa meşhur eseri “Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefa” da, Muaviye’nin Bizans İmparatoru’na gönderdiği mektuba yer veriyor ve ilgi çekici bir yorumda bulunuyor.

Muaviye, Hazreti Ali’ye karşı çıkmak üzere büyük harp hazırlıklarıyla meşgul iken, Rum kayserinin Şam’a sefer edeceği işitildiğinden, Kayser’e bir tehdit mektubu göndermiş ve demiş ki: “Eğer Şam üzerine gelirsen, sahibimle, yani Hazreti Ali ile sulh ederim ve onun askerine öncü olarak senin üzerine gelirim ve Allah’a yemin ederim ki, başkentin olan sisli, dumanlı Konstantıniyye şehrini yıkıp, yakıp kapkara kömür haline korum ve yerden havuç çekip koparıldığı gibi, seni mülkünden çekip çıkarırım ve sana domuz çobanlığı yaptırırım!”

Bu tehdit mektubunu Rasim Özdenören üstadımız da geçen gün Yeni Şafak’taki sütununda yayımladı. Bir de Cevdet Paşa’nın bu mektuba getirdiği bir yorum var ki, bendeniz de onu siz değerli okuyucularıma nakletmek istiyorum.

“Kısas-ı Enbiya”yı o güzel Türkçesiyle sadeleştiren Mahir İz Hocamızın üslubuyla aktarıyorum.

“Hakikatte de Muaviye, bu dediğini Allah rızası için yapsaydı, daha o zaman Konstantıniyye alınabilirdi. Çünkü (Muhakkak Konstantıniyye fetholunacaktır. O ordunun kumandanı, ne güzel kumandandır. Ve o asker ne güzel askerdir) diye bir Hadis-i Şerif rivayet olunduğunda Konstantıniyye seferi ve onun fethi, Müslümanların kalbine yerleşmiş bir arzu idi. Konstantıniyye’ye sefer ilan olunca, tarafsız duran bütün Ashab ve Tabiin’in büyükleri hep birden cihad etmeye mecbur olup ve bütün Müslüman memleketlerinde de bulunan muharip kimseler, koşup gelir ve bu suretle Halife’nin Şam için hazırladığı asker kat kat çoğalırdı. İşte Muaviye öyle büyük bir orduya öncü olarak Konstantıniyye üzerine yürümüş olsaydı Kayser (Bizans kralı) ona karşı koyamazdı. Ne çare ki, Muaviye’nin zihnini istiklal ve saltanat sevdası bürümüş olduğundan ve belki Konstantıniyye’nin fetih şerefi kendisine nasip olmasını düşündüğünden, Hz. Ali’ye muhalefette devam etmişti. Öyle büyük bir fethin uhdesinden gelecek olan İslam cengâverlerinin çoğu Sıffın Muharebesi’nde telef olmuştu ve Konstantıniyye şehrinin şeref ve şanı Fatih Sultan Mehmed Han hazretlerine kalmıştır. İnsan çalışıp çabalar, Allah’ın dilediği olur.”

Cevdet Paşa, hakikaten büyük tarihçi…

Not

Dostluğuna güvendiğim, iyiliğini gördüğüm Ahmet Kekeç kardeşim geçen hafta Rahmet-i Rahman’a kavuştu. Allah taksiratını affetsin, mekânı cennet olsun.

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.