Yazarlar Afganistandan Afrine/ Son İmparatoru anarken

Afganistan’dan Afrin’e/ “Son İmparator”u anarken...

Fatma Barbarosoğlu
Fatma Barbarosoğlu Gazete Yazarı

Kişisel tarihimiz ülkemizin tarihinden bağımsız değildir.

Ben kendi tarihimi gözyaşlarımdan okuyorum.

En çok Afganistan, Ruslar tarafından işgal edildiğinde ağladı bu satırların yazarı. Gençti, yaşıtları gençliğin peşi sıra akarken, sabah akşam Afganistan için ağladı. Konu komşu başka bir derdi olmalı dedi. Ta Afganistan için bu kadar genç bir insan niye ağlardı ki!

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN
Fatma Barbarosoğlu : Afganistan’dan Afrin’e/ “Son İmparator”u anarken...
Haber Merkezi 07 Şubat 2018, Çarşamba Yeni Şafak
Afganistan’dan Afrin’e/ “Son İmparator”u anarken... yazısının sesli anlatımı ve tüm Fatma Barbarosoğlu yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


SSCB, 24 Aralık 1979’da girdiği Afganistan topraklarından 15 Şubat 1989’da çıktı.

ABD, imajını tazeleyeceği vasat için fazla beklemedi.

Samuel Huntington “Medeniyetler Çatışması” yazıyordu o ara.

1993’te bir dergide yayınlayacak, mayanın kabaracağından emin olunca 1996 yılında kitap haline getirecekti.

“Medeniyetler Çatışması” dünya kamuoyunun zihnine bir çip misali yerleştirildi.

11 Eylül 2001’de İkiz Kuleler saldırısı oldu, saldırının faturası El Kaide örgütüne çıkarıldı. Rusya’nın terk ettiği topraklara 2001 yılında ABD girdi. Bin Ladin’i ele geçirmek bahanesiyle Afganistan bu defa ABD uçakları tarafından yerle bir edildi. ABD hala Afganistan’da.

İnsan Hakları, Birleşmiş Milletler filan... Kimsenin sesi çıkmadı.

Kamuoyu, Taliban’ın kadınlara peçe taktırması etrafında örgütlendi.

Memleketimin laik mahallesi, “Türkiye Afganistan mı olacak?” endişeleri yaşadı o ara.

ABD’nin Afganistan’a girmesini laik kesim sadece Taliban’ın kadınlara peçe mecburiyeti getirmesi üzerinden “okudu”.

Murathan Mungan edebi kariyerindeki en kötü romanı o sıralar yazdı: Çador.

Ben o sıra, 1999 depreminde iki ayağını da kaybeden Afganlı Abdülkerim’i tanıdım.

Afganistan’ın kederi hiçbir zaman uzaktaki hikâye olarak kalmadı.

Ruslar sadece Afganistan’ı yerle bir etmedi, tarih boyunca yenemediği Çeçenlerin topraklarına bir kez daha göz dikti. Yıl 1994 idi.

Slav zulmü bu kadarla sınırlı kalmadı. Bosna savaşını hatırlayalım, 1 Mart 1992-14 Aralık 1995. Liderleri Aliya olmasaydı tarihin sahnesinden tümden silinecekti belki de Boşnaklar. Aliya “Allah bizimle beraberdir” dedi, iman ile direndi.

Dünya üç maymunu itina ile oynuyordu. İnsan hakları filan... Geçiniz.

Yahudi soy kırımı için yarım asırdır devrede olan “dünya duyarlılığı”, Bosna için kılını kıpırdatmadı.

1990 Körfez Savaşı’na hiç girmedim. Bebeğim vardı, sütüm kesilmesin diye, o sıra hiçbir haberi okumadım. Sadece ağladım. Sadece dua ettim. Berlin Duvarı’nın yıkılışına dair bilgiler de eksiktir bilincimde o yüzden.

2003, ABD ve çok uluslu Koalisyon Irak’ı işgal etti. Sabahlara kadar ekranlara kilitlendik. Salalar verildi camilerimizden.

Saddam’ın nükleer silah ürettiğine inanmıyorduk. Dünya kamuoyu da inanmıyordu esasında. Ama Saddam’ın etrafına örülmüş olan “diktatör imajı”, nükleer silahın önüne geçti.

Her şey naklendi, seyredilebilirdi, Saddam’nın idamını bütün dünya izledi.

Senaryolar, “hakikati” görünmez kılan en iyi örtü.

Post-truth kelimesi henüz Oxford sözlüğüne girmemişti ama, tarih post-truth (gerçek ötesi/gerçek sonrası) olarak akıyordu işte.

1848 Halkların Baharı’ndan mülhem, Arap Baharı adı verildi İslam coğrafyasında 2010 yılında ortaya çıkan sokak isyanlarına. Protestolar, mitingler... Tunus, Mısır, Libya’da yer yerinden oynadı. Moritanya, Suudi Arabistan, Umman, Irak, Lübnan ve Fas’ta küçük çapta kıpırdanmalar oldu.

Derin Batı, bir ülkenin tarumar edilmesi için liderini “diktatör” ilan etmenin verimini Saddam ile keşfetmiş, Kaddafi örneğinde başarı ile sürdürmüştü. Libya’yı Libya yapan Kaddafi’nin yıkılışı, bir çadırın yıkılışı kadar kolay oldu.

Kaddafi’den sonraki Libya niye dünya kamuoyunun gündeminde yer almıyor? Pek demokratik, pek başarılı, pek mutlu insanlar ülkesi mi oldu Libya, Kaddafi sonrası?

Halk diktatör istemiyordu. Ama Batılılar bazı yerlerde bazı diktatörleri çok ama çok istiyordu. Bakınız Mısır, bakınız Suudi Arabistan.

Ve Suriye. Evveli Şam ahiri Şam Suriye.

2011’den beri Suriye içimizdeki ateş. İçimizde, dışımızda, aklımızda, fikrimizde ateş Suriye.

ABD, DEAŞ’ı Suriye’ye bilgisayar oyunu kadar kolay sürdü. Bir DEAŞ ile bin oyun kazanmanın heyecanına gark oldu. DEAŞ’ın şiddet görüntülü propaganda savaşı şiddet karşıtı Müslüman gençleri derinden etkilerken, DEAŞ’a katılan Müslüman gençlerin hikayesi birkaç filmin konusu oldu. Sanat ile hayat yan yana akıyordu hem tarihin sahnesinde hem de bizim içine düştüğümüz ekranlarda.

Ne ki, hayatın içindeki şiddet kurgusu, sanatın beyaz perdedeki şiddet sahnelerini hızla solluyordu.

Her şey hızla değişiyordu; dünyanın ilk robot vatandaşı Sofia, Suudi Arabistan vatandaşı olup, aile kurmak çoluk çocuğu sahip olmak istediğini açıklıyordu. Robotu bağrına basan Suudi Arabistan, Suriyeli göçmenlere sırtını dönüyordu.

Devletlerin değil kişilerin “Uzay Turizmi” başlatma heyecanına gark olduğu günlerde ilk özel roket uzaya ilk otomobili götürürken; bizim başımıza sınırımızdan roketler düşüyor, 17 yaşındaki Fatma ölüyordu.

Çok değil üç vakte kadar Sözüm ona DEAŞ ile savaşan PKK ve avanesi ansızın ABD’nin müttefiki oldu.

ABD, PYD militanlarını düzenli bir orduya kavuşturmak için elinden geleni arkasına koymuyor.

Bizim canımız yandıkça, “stratejik ortaklık” diye bir kelimesinin arkasına sığınıp, müttefik kelimesini unutturmaya çalışıyor her defasında.

ABD ile Türkiye’nin bozulan ilişkilerine sadece siyasi hamleler üzerinden bakarsak durumu anlayamayız. ABD, Türkiye ile arasını açmak istiyor çünkü yeni teknolojilerin sağladığı imkanlarla artık “stratejik ortağa” ihtiyacı olmadığını düşünüyor. ABD, Türkiye ile ilişkisini mert bir şekilde sonlandırmak yerine, Türkiye’nin imajını yıpratarak, gönülsüz müttefik olmayı tercih ediyor.

Yazıya kişisel tarihim üzerinden başlamıştım, yine oradan bitireyim.

Afganistan’daki ateş ta içimize geldi. Sadece Afrin’e giden askerlerimiz değil, hepimiz kendi nöbetimizi en iyi şekilde tutmak zorundayız. Onlar biz rahat uyuyalım diye canını vermiyor. Hepimizin payına bir idrak, bir uyanıklık düşsün diye veriyor canını.

Velhasıl beyin göçünü tersine çevirecek bilimsel yatırımlara; zeka, bilgi, yeni fikirleri ortaya çıkaracak eleştirel akla ve bütün bunların hasarsız bir şekilde ifade edilebileceği kamusal paylaşıma/kamusal düzene/kamusal özgürlüğe ihtiyacımız var.

Eleştiri ile hakareti birbirine karıştırmadan, eleştiri ile iftirayı birbirine karıştırmadan...

“Son İmparator” Sultan Abdülhamid Han’ı 100. ölüm yıl dönümünde anarken 150 yıl öncesini dosdoğru okumayı başaralım artık.

Romantikleşmeden, küstahlaşmadan, ibret ala ala okuyalım 150 yıl öncesini.

Çok geç olmadan. Hemen ŞİMDİ!

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.