|
Bir dilin son iki suskunu

Medyaya düşen küçük haberlere ilgimi bilenler bilir. Zaman zaman bu türden küçük haberleri bu köşede konusu ettiğimi; haber kılığında karşımıza çıkan bu harika insanlık hikâyelerini dikkatinize sunduğumu da hatırlayanlar olacaktır. Bugünün konusu işte yine öyle bir haber…

Manuel Segovia ve Isidro Velazquez Meksika topraklarında çok uzun zamandır konuşulmakta olan Ayapaneco dilini bilen ve konuşabilen son iki huysuz ihtiyar… Meksika''nın Tabasco eyaletindeki Ayapa köyünde birbirlerine 500 metre mesafede yaşıyorlar. Manuel 75, Isidro 69 yaşında… Onların hayata veda etmesiyle birlikte dilleri de yitik diller arasına karışmış olacak. Fevkalade dramatik olan bu durumu daha da karmaşık hale getirense bu iki huysuz ihtiyarın birbirine uzun zamandır küs olması… Yani kaybolmaya yüz tutmuş bir dili dünyada konuşabilen son iki kişi kalmış ve onlar da birbiriyle konuşmuyor.

İndiana Üniversitesi''nden bir grup antropolog, kaybolmanın eşiğine gelmiş olan Ayapaneco dili ile ilgili bir sözlük hazırlama çalışmaları sırasında ikiliyi barıştırmaya çalışmışlarsa da sonuç alamamışlar. O antropologlardan biri olan Daniel Suslak Guardian''a yaptığı açıklamada, Manuel''in epeyce aksi bir kişilik olduğunu, Isidro''nun ise daha yumuşak başlı olmakla birlikte evinden çıkmayı pek sevmeyen bir karakter olduğunu ifade etmiş. Suslak kibarca “Pek ortak noktaları yok” dediği ikilinin varolan tek ortak noktalarının kaybolmakta olan bir dil olması ironik mi, traji-komik mi, kararı siz verin. Ama şu kadarı belli ki, bu iki huysuz ve suskun ihtiyar birbirlerinden pek hazzetmiyorlar.

Bir hikâyeci olarak, gazetelerin kısa kısa sütunlarında gelip geçen bu haberin kıskanılacak güzellikte bir hikâye barındırdığını rahatlıkla söyleyebilirim. Manuel ve Isidro, kaybolmaya yüz tutmuş bir dilin son iki suskunu… Ya da belki küskünü demeliyim. İnsanı önce şaşırtan, sonra tatlı tatlı gülümseten ve fakat sonrasında hayranlık verici iç kurgusuyla sarsan bir hikaye…

Hayat kendi kaderi içinde öyle olağanüstü hikâyeler yazıyor ki, kalemin yazarın elindeki bir emanet olduğunu düşünmeden edemiyorsunuz. Hayat diye önünüzden akıp geçen büyük ırmaktan avucunuza düşen damlalar kadar aslında sanatınız, sanatçılığınız...

Keşke bu harikulade insanlık hikâyelerini hayatın en görünür yerlerine manşet olarak atabilsek. Bazen küçük tebessümlerini yüzümüze nakşeden, bazen zihnimizi derin düşüncelere sevkeden, bazen sıcacık bir şeyleri içimize düşüren, bazen hayretimizi büyüte büyüte ibrete dönüştüren bütün bu insanlık latifelerinden kendi insanlığımıza güzellikler derleyebilsek keşke…

Hayatın içinde kendini bariz kılan bütün bu renkliliklerin aynasında, kendi hayatlarımızın ve insanlıklarımızın renklerini, zevklerini, inceliklerini temaşa edebilsek keşke…

Biraz durabilsek, yüzümüzü biraz hayatın ve insanın öz vechesine döndürebilsek keşke!

Halet-i ruhiyemizi kaskatı geren medya önceliklerinin benliklerimizi tutsak aldığı bu hapishaneden kurtardığımız dikkatlerimizi, Yaradan''ın insana ve hayata ince ince işlediği hayranlık verici kader gergefine bir parça verebilsek keşke!

13 yıl önce
Bir dilin son iki suskunu
Bursa’dan bildiriyorum
Kara dinlilerle milletin savaşı
Firavunlaşan sermaye
Sahipsiz başlayıp sahipsiz bitirmek
Kamala Harris ‘sokak kavgasına’ hazır mı?