Yazarlar Faşizmde reform

Faşizmde reform

İbrahim Paşalı - Pazar
İbrahim Paşalı - Pazar Gazete Yazarı

Ölülerden sabun yapılmasını iğrenç bulanlar, ölülerden ‘çelik yelek’ yapılmasına niçin ses çıkarmıyorlar?

Genel manzarada sessizlik hüküm sürüyor, ama sesini çıkaranlar da yok değil. Hannah Arendt gibi, ölülerin araçsallaştırılmasını eleştirenler, kötülüğü anlamaya çalışanlar da var.
Siyonistler (Faşist Museviler), İkinci Dünya Savaşı’nda hayatını kaybeden gariban Musevilerin acılarından kendilerine bir ‘çelik yelek’ yaptılar. Dünyanın en büyük mağduriyet edebiyatıyla, Ortadoğu’daki “ölü sayısı”nı örtüyorlar. Bu ‘çelik yelek’ sayesinde, eleştiri oklarından zarar görmüyorlar. Kendilerine soru soranları, yaptıklarını sorgulayanları “anti-semitist” (Yahudi düşmanı) diye damgalayarak susturuyorlar. Dünyanın birçok yerinde faşizm bildik klasik formlarıyla arzı endam ederken, ‘faşizmde re-form’ Siyonistlerin (Faşist Musevilerin) eseridir. Haklarını teslim edelim.

İsrail devletini eleştiren neredeyse herkesin “anti-semitist” olarak damgalanması, size de ilginç gelmiyor mu? İsrail devletinin yaptıklarını eleştiren herkesi “anti-semitist” olarak yaftalamak “ifade özgürlüğü”nün ihlali olarak görülmüyor. “İfade özgürlüğü” eylemlerinde ve raporlarında konu olmuyor, konuşulmuyor.

Kendisiyle aynı adı taşıyan, Hannah Arendt filmini izlerken, yazdıkları yüzünden başına gelenleri öğrendiğimde, şaşkınlık yaşadığımı itiraf etmeliyim. “Bu kadarını” beklemiyordum.
Şaşkınlık da bulaşıcı bir hastalıktır. Hastalıktır; çünkü rutin hayatına devam etmene mani olur. Arendt’in başına galenlerden sonra, kendime de şaşırmadım değil. “Kadıncağızın başına gelenlere niçin bu kadar çok şaşırıyorsun ki!” dedim. Kendi kendime. Çelik yeleklerin aslında çelikten yapılmadığını öğrendiğimde bile bu kadar çok şaşırmamıştım.

Şaşırmakta haksız sayılmazdım; çünkü ‘çünkü’lerim vardı. Yahudi Hannah Arendt İkinci Dünya Savaşı’nın bizzat mağduruydu. Her şeyini terk etmek zorunda kalmış, son anda hayatını kurtararak ABD’ye göç edebilmişti.

Hannah Arendt, acı tecrübelerinin ışığında, “20. Yüzyılın en önemli kitaplarından biri” olarak gösterilen Totalitarizmin Kökenleri’ni yazmıştı. “Nazi Almanyası’nı kaleme alan ilk kişi”ydi.
Bütün bu ve benzeri meziyetleri, Hannah Arendt’in eziyet görmesini engelleyemedi. İfade özgürlüğü hatırlanmadı, saygı değil baskı gördü. Arkadaşlarından, meslektaşlarından ve ırkdaşlarından. Suçu neydi? Bir Nazi subayının şahsında, kötülüğü ‘anlamaya çalışmak’ ve kurbanların sayısının çok olmasının sebebi olarak dönemin Yahudi liderlerinin de “işbirliği” yaptığını hatırlatmak. Bir MOSSAD subayıyla arasında geçen konuşmayı, filmden alıntılayalım:
MOSSAD Ajanı: Sayın Arendt?
Hannah Arendt: Siegfried!
MOSSAD Ajanı: Beni hatırladınız mı?
Hannah Arendt: Tabii ki. Berlin’de Kurt Blumenfeld’in Siyonist grubundaydın.
MOSSAD Ajanı: Bir zamanlar Siyonist olmanıza inanmak çok güç.
Hannah Arendt: İsrail Gizli Servisi seni gençlik budalalığımı tartışmak için göndermemiştir.
MOSSAD Ajanı: Adolf Eichmann hakkındaki kitabın basımını durdurmanızı rica etmek için geldim.
Hannah Arendt: İsrail bunu söylettirmek için dört uçak bileti mi aldı? Galiba böyle şeylere çarçur etmeye çok paranız var.
MOSSAD Ajanı: Bir Yahudi olarak halkınıza böyle yalanlar söylemenizi anlamak mümkün değil.
Hannah Arendt: Hayatımda yazmadığım bir kitabı tarif ediyorsun.
MOSSAD Ajanı: İsrail’de asla izin verilmeyecek bir kitap. Birazcık ahlak duygunuz kaldıysa başka yerlerde de yayımlanmaz.
Hannah Arendt: Kitap yasaklıyorsunuz... ve kalkmış bir de bana ahlak dersi veriyorsun!
MOSSAD Ajanı: Sizi uyarıyorum.
Hannah Arendt: Hayır, tehdit ediyorsun.

Konuşmada sözü geçen Adolf Eichmann bir Nazi subayıydı ve 1960 yılında MOSSAD tarafından Arjantin’de yakalanmıştı. İsrail’de yargılanacaktı. Elit entelektüellerin mabedi The New Yorker dergisi, Hannah Arendt’in bu mahkemeyi dergi adına takip etmesini istiyordu. Arendt bu teklifi kabul etti ve mahkemeyi takip ederek bir yazı dizisi kaleme aldı. Bu yazılar daha sonra kitaplaştırıldı. İsrail’in engellemek için uğraştığı kitap bu kitap.

Hannah Arendt, mahkemede “kötülüğün banalliği”ni (the banality of evil) gördü. Çoğu insan gibi, cam kafesin içinde bir şeytan veya şeytani bir zeka görmedi. Nazi subayı aptal değil düşüncesizdi. Kendisine verilen emirleri, görev duygusu içerisinde, etkilerini düşünmeden, en iyi şekilde yerine getirmeye çalışmıştı.

The New Yorker’daki yazılarından sonra hakaret ve tehdit mektupları almaya başladı. Ders verdiği üniversite, kendisinden okulu bırakmasını “rica” ediyordu. Tepkiler onu ders vermekten alıkoyamadı. İlk dersinde, “Anlamaya çalışmak, affetmek demek değildir!” dese de aleyhindeki kampanyadan kurtulamadı.

Düşmanları, mağduriyet edebiyatıyla maluldü. Hatasını düşmanları değil, yine kendisi buldu:
“Herkes yanıldığımı kanıtlamaya çalışıyor. Ama hiç kimse gerçek hatamı fark etmedi. Kötülük hem sıradan hem de radikal olamaz. Kötülük sadece aşırı olabilir. Asla radikal olamaz. Sadece iyilik içten ve radikal olabilir.”

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.