Yazarlar Tasarım

Tasa’rım

İbrahim Paşalı - Pazar
İbrahim Paşalı - Pazar Gazete Yazarı

Bir tasası olmayan tasarım yapamaz.
Bu tasa’rım mevzuunu iyi anlayabilmek için, hayat tarzıyla işe başlayalım.
Ağız alışkanlığıyla, “hayat tarzları”mızın farklı olduğunu söylüyoruz. Farklı hayatlar yaşıyor olmamız, bir (hayat) tarzımız olduğunu ispat etmeye yeter mi?
Hiç kimseyi kayırmadan, hayat tarzının farklı olduğunu söyleyenlerin ne’yi nasıl yaptığına bakıyor musunuz? Sözgelimi, gazeteleri masanın üstüne serelim. İster gazetelerin tasarımına bakın, ister köşe yazarının üslubuna.
İddia ettiğiniz gibi bir “hayat tarzı”nız olsaydı, yaptığınız her iş, az çok, iyi kötü, ‘tarzınız’dan nasibini alırdı. Hayat tarzınız varsa, gazetenizin ve/ya köşe yazılarınızın niçin bir tarzı/üslubu yok.
Bir üslubu olmayanlar hep formül ararlar. Üslubu yok ama formülü var: Her paragraf tek satır, her cümlenin sonunda üç nokta. Demedi demeyin, siz siz olun, her daim “Allah beterinden korusun” deyin. Bu gözler, üç noktanın sonuna bir de ünlem işareti koyanlar gördü. Ne yalan söyleyeyim, bütün samimiyetiyle de sövdü: Ünlemlere gelesin! Üç noktalarda kaybolasın!
Yukarıdaki paragraf kibirli görünüyorsa, mütevazı olalım, mesela, lise sıralarına geri dönelim. Kompozisyon yazmayı sevmeyen bir lise öğrencisi, bir köşe yazısını kopyalayıp üstüne adını yazsa ve öğretmenine teslim etse, sonuç ne olur? Yüksek notla edebiyat dersini geçebilir mi?
Soru işaretini koyduktan sonra, başımdan geçen bir olayı hatırladım ve az önce yazdıklarımdan kuşkuya düştüm. Çünkü bir gün bir edebiyat öğretmeni bana hayatımın en ilginç sorularından birini sormuştu:
“Kitabınızı nasıl okuyayım?”
Soruyu anladığımdan emin olamadığım için, hakikat payı olan bir şakayla mukabele etmiştim:
“Yatarak oku! Çünkü ben o yazıları yatarken yazdım. Kitaptaki yazıları, yatarken kurguladım, masada temize çektim, denebilir.”
“Onu sormuyorum. Felsefi açıdan mı yoksa edebi açıdan mı yaklaşarak okuyayım?”
Galiba ikinci sorusu buna benzer bir şeydi. Diyecek bir şey bulamadım.
“Kitap okurken rahat ol, kendini bu kadar kasma” dedim. “Zevk alıyorsan oku, almıyorsan bırak” demeye çalıştım.
‘Hayatlarımız ayrı olabilir ama tarzlarımız aynı’ iddiasının en iyi örneği, burs mülakatlarıdır. Burs veren kuruluşun laik veya İslamcı olması, mülakatın tarzını değiştirmeye yetmez. Tabelalar, isimler değişir, ama sorular değişmez.
“Okumayı seviyor musun? Hangi gazeteleri, hangi yazarları okursun?”
Bursa ihtiyacı olan genç, biçaredir, mecburen, gittiği kuruma göre cevap verir. En çok sevdiği şair, bir gün Nazım Hikmet olur, başka bir gün Necip Fazıl Kısakürek. Parayı verecek olan sadece düdüğü çalmaz; muhtaç bir insanın kişiliğini böyle sorularla çalar. Bu mülakatlar yüzünden, bu topraklarda kitap okumak görevdir, ödevdir. ‘Kitap okuma zevki’ unutulmuştur.
Elindeki kitap ne olursa olsun, mühim olan genç bir insanın sabahlara kadar kitap okuması değil midir? Marifet; bir insanın kendi sorularının, kişisel meraklarının peşinden gitmesidir; ama bu yetmez. Bu marifet iltifat görmez. “Sabahlara kadar hiç kitap okudun mu? Okuduysan, seni bu denli etkileyen neydi? Seni bu denli heyecanlandıran şeyi bize anlatabilir misin?” gibi sorulara yer yoktur. Her yer basma-kalıptır.
Tasa’rım fakirliğimizin Türkçe meali, bu olsa gerektir: Ayrı dünyaların ama aynı (basma) kalıpların insanıyız.
Eğer bu söylediklerim ‘dokunduysa’, şöyle de bitirelim.
‘Çok incinen’ hassas insanlara aldanma. Ayrı kulvarlarda olması şaşırtmasın; ‘çok incinenler’ ile ‘çok incitenler’in egosu rakiptir.
Nefsin büyükse her şey sana ‘dokunur’; çok incinirsin. Bu cümleyi 21. yüzyıla tercüme edecek olursak: Egon kadar incinirsin.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.