Yazarlar Uzamamış geceler için şarkılar

Uzamamış geceler için şarkılar

İsmail Kılıçarslan
İsmail Kılıçarslan Gazete Yazarı

Gece henüz uzamamıştı. “Uzamamış geceler için de şarkılar yazılmış mıdır acaba?” diye düşündü. Denizin sonunu merak ederek büyüdüğü bu şehirden çıkmaya hiç cesaret edemediği geldi aklına. Sonra bir aklı olduğu ve şu aralar onu gereğinden fazla kullandığı geldi. Aklına.

“Çay bırakayım mı İhsan?” sorusu, Sadık abinin “fazla dalma aslanım, o daldığın dipte vurgun yersin” deyip de lafı uzatmamak için bulduğu soruydu. İyice biliyordu bunu.

“Bırak abi” dedi, “burada, bu sonsuz denizin bitimli yitimli sahilinde çay içip yaşlanmak dışında yapacak ne var ki?”

Sadık, oturuverdi masaya. “Yine şair mi oldun len sen? Yine aklını mı karıştırdı baktığın deniz?”

Bu sorunun anlamını da biliyordu İhsan. “Savaş yıllarında yaşasaydın şifreci Sadık derlerdi sana” deyip gülümsedi. Bunu içinden mi söyledi, dışından mı acaba?

Nice sonra, bilmem kaçıncı çaydan sonra, gece uzamaya başlayalı beri yani, o sızlama yavaş yavaş geldi yine. Sırtından omzuna, oradan kalbine, oradan da usulca tüm bedenine yayıldı.

Bir başka uzayın mümkün olması, bir başka hayatın mümkün olması, bir başka geleceğin mümkün olması… Gece uzadığında bunlardan başkasını düşünmüyor, düşünemiyordu İhsan. Adı kasabalı tarafından “şair İhsan”a çıkartılan, denizin sonunu merak ettiği bu şehirden hiç çıkmamış, çıkamamış İhsan.

Elini tam sağ cebine atmış, orada öylece duran kolyeye dokunmuştu ki tabii ki Sadık geldi yine. “Bak sana bir şey diyecem” deyip yine oturdu masaya. İhsan’ın parmakları, kolyenin üzerindeki kabartmaları okşamakla yetinmek zorunda kaldı. Çıkarıp öpmeyi planlamıştı halbuki. Kolyeyi.

“Sadık abi” dedi, “insanın canı böyle çok yanınca… Ama böyle çok... Her yanı sızlayınca… Ne yapsın abi insan?”

“Çay içsin. Çay içmese de olur aslında. Konuşsun. Anlatsın. İnsanın zehrini alır anlatmak.”

“İnsan insanın zehrini alamaz abi” diye cevap vermeyi düşündü ilkin. Sonra vazgeçti. Sadık, üsteledi: “Sen şimdi diyorsun ki kendi kendine. Bu sızlama geçmeyecek. Bak vallaha doğru diyorsun. O sızlama geçmez.”

“Ne yapmak lazım o zaman Sadık abi?” diye sormayı geçirdi aklından. Sonra vazgeçti. Sadık, üsteledi: “İnsan kendini o sızıda bir kez bulduğunda o sızının sahip olabileceği en kıymetli şey olduğunu da anlar iki gözüm. O yüzden sahip çık sızına. Çıkar cebinden o kolyeyi çıkaracaksan. Yıllar var ki her niyet ettiğinde cebinde kalıyor o kolye. Başka bir uzay mümkün…”

İrkildi İhsan. Ürktü hatta. Kolyeyi nereden biliyordu Sadık abi? Kimseye, aldığı günden beri kendisine bile göstermediği o kolyenin o anda yanında, cebinde olduğunu nereden bilebilirdi ki?

“Sadık abi, sen bunları nereden biliyorsun?” diye sormaya hazırlandı. Sonra vazgeçti. Sadık, üsteledi: “Yola değil, hedefe inanır senin gibiler. Yürümenin, yürüyedurmanın güzelliğini kavramak yerine, ele geçirmenin o yanıltıcı zaferine vurgundur senin gibiler. Rüzgara değil değirmene, toprağa değil buğdaya, suya değil kanmaya, yanmaya değil pişmeye inanırlar. Yazık lan size...”

Gözlerini açtı İhsan. Sabaha karşı sertleşmiş rüzgârın serinliğini hissetti ruhunda. Ateş, çoktan geçmişti. Bu dağdaki bu derme çatma çadırda kaç gündür, kaç yıldır bir başına yaşadığını anımsamaya çalıştı. Uzamış sakallarını kaşıdı uzamış gecede. Hiç deniz görmediği geldi aklına. Son zamanlarda ne kadar az kullandığı geldi aklına. Aklını.

Elini cebine attı. Eprimiş, tiftiklenmiş cebinde bir kolye vardı. Kimsenin, kendinin bile görmediği bir kolye. Uzağa, bakabildiği kadar uzağa baktı. Orada, ta ilerde bir deniz olabileceğini düşündü.

Bir başka uzay, bir başka hayat, bir başka gelecek… “Şair mi oldun lan İhsan?” diye gülümsedi kolyenin kabartmalarını okşayıp nefesini dağdan aşağıya salarken.

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.