|
İdam, açlık grevi ve bisiklet

Krzysztof Kieslowski"nin "Öldürme Üzerine Küçük Bir Film" adlı bol ödüllü filmi son günlerde gündeme gelen "idam sorunsalı" üzerine izlediğim en etkili filmdi.

Psikopat bir genç (Jacek) bindiği taksinin şoförünü yoktan yere (hatta sırf zevk olsun diye) öldürür.

Zavallı taksi şoförü yalvarır yakarır dinlemez; taşla vura vura kafasını parçalar.

Sahne o kadar etkileyicidir ki kanınız donar.

Hey kurban olduğumun yağlı urganı der, Kemal Tahir üstadımızın anlattığı sapır sapır adam asan "Çingenoğlu" cellatlarını rahmetle anarsınız.

Sonra…

Jacek"in idamı (elektrikli sandalyede gözlerinin yuvasından fırlaması) öyle anlatılır ki içiniz yanar.

Film "idama" hem maktulün hem de katilin gözünden bakmamıza imkan sağlar.

Peki maktulün, yani katledilenin gözünden nasıl bakılır bir idama?

Doğrusu bu ya, maktulün ailesinden başkası da bakar, bakar ama "yalan" bakar. Hani "ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar" denir ya, öylesine bir "yalandır" bu.

Batı "idamı" zaman içinde çok tartıştı ve esas olanın insanı yaşatmak olduğu kıymet hükmüne vardı. Ne diyelim, sağlık olsun.

Gelgelelim, 77 kişiyi öldüren Norveçli o sapığa 21 yıl ceza kesilince herkesin kafası karıştı.

Sayın Başbakan da bu garabete dikkat çekiyor işte. Yoksa Türkiye"nin altına attığı imzalardan mütevellit idamı geri getiremeyeceğini en az Taha Akyol kadar o da bilir elbette.

BM"nin yapısına son derece yerinde eleştiri getirmesi nasıl ki BM"nin şimdiye değin nasıl çalıştığını, yapısının ne olduğunu bilmediği anlamına gelmez, bu da öyledir.

BM"nin yapısını sorgulayacak kadar zihinsel cesarete sahip bir insanın idamı sorgulamasına bu kadar taaccüp etmenin, hele ki "cenaze levazımatçısı" şeklinde müstekreh aşağılamada bulunmanın manası ne?

Bu aşağılık kompleksi, bu "epistemolojik önyargı" nedir Allah aşkına?!

Batı"da üretilen düşüncenin acentesi veya bayii veya distribütörü olmanın dışındaki bütün zihinsel faaliyetleri peşinen mahkum eden bu müstağrib kafanın zihinsel teröründen nasıl ve ne zaman kurtulacağız?

Gelelim şu "açlık grevi" meselesine…

Her şeyden evvel şu hakikati hatırlatmakta fayda var: Sayın Başbakan kim ne derse desin, hatta nasıl istismar ederse etsin açlık grevindeki insanların da başbakanıdır.

Dolayısıyla bilek güreşi, dediğini yaptırma veya dayatma şeklinde oluşturulmaya çalışılan algının iğvasına kapılmamak gerek.

Açlık grevindeki insanlar da nihayetinde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır.

Devlet bir ana gibi davranıp müşfik elini uzatmalıdır vatandaşlarına; işi tatlıya bağlamalı, vatandaşlarının ölmesine müsaade etmemelidir.

Ne yaparlarsa yapsınlar; ister devlete isyan etsinler, ister karşı çıksınlar devlet analığını göstermelidir.

Son zamanlarda PKK şiddeti üzerinden Başbakanımızı itibarsızlaştırmaya çalışan bir kampanya yürütülüyor.

Tuhaf şeyler oluyor!

Sayın Bahçeli"nin "asıl amacı federasyondur" diye isyan ettiği "Büyükşehir Yasa Tasarısı" hakkındaki görüşmelere son iki gün BDP"li milletvekilleri iştirak etmedi. (12 Eylül referandumunu da boykot etmişlerdi.)

Gerçekten çok tuhaf şeyler oluyor.

İleri demokrasi diye diye, Tarhan Erdem"in "Siyasetin önü tıkandığında; toplum bu tıkanıklığı açar; bu tıkanıklığı açmanın yöntemlerinden biri de darbedir" dediği günlere geldik.

Cumhuriyet yürüyüşlerinden açlık grevlerine kadar son dönemde yürütülen kampanyanın siyasetin önünü tıkamaya matuf oluğunu kaç kez bu sütunda anlatmaya çalıştık.

Nasıl ki "Bisiklet durunca devrilir"; demokratikleşme süreci durdurduğu an da Türkiye devrilir.

Maazallah devrilen o Türkiye"nin altından kalkmak da bu sefer bir asır sürer, aman dikkat.

12 yıl önce
İdam, açlık grevi ve bisiklet
Demokrasinin sonu mu geldi? ABD ve Avrupa’da demokrasi krizi!
Doğu Türkistan’a da baksak, göreceğimiz şey
Madalyonun öbür yüzü
Tohum, “Biden’ı vuran” kurşun ve küresel sistem hatası…
Geleceğin patronu sensin