|
Olan bilmese bile oldurur da bilen olmamışsa bildiremez

Bir şeyin bilgisi okumak suretiyle kitaplardan yahut talim yolu ile bilenlerden alınır ama kendisi ancak o şeye sahip olanla hemhal olmakla ele geçer. İhlasın tarifini kitaplardan okuyup bilmek muhlislerden olmaya; sıdkın tarifini ilim erbabından işitmek sadıklardan olmaya yetmiyorsa bundandır.

Aşk derdindeyse insan aşıklarla, muhabbet arzusundaysa muhabbet ehli ile, irfan sahibi olmak istiyorsa ariflerle, ilim talibi ise alimlerle birlikte olmalıdır. Çünkü beraber geçirilen vakitlerde ruhlar arasında mutlaka bir alışveriş olur ve nasibimiz, gayretimiz, sadrımız kadar talip olduğumuz güzellikten payımızı alırız. Hâl sâridir buyrulmuş; insanın bu hem-dem oluştan hissi kadar bir hissesi mutlaka olur.

Bir Allah dostu ile üç adım yol yürümek, birkaç cümle sohbet etmek onlarca yıllık nafile ibadetten üstün sayılmış. Neden ve nasıl? Ben onu bilmem ama imanım o ki bu böyledir; delilim yok kalbimden başka!

Çok âbid, zâhid bir zat varmış; geceleri kâim, gündüzleri sâim sürekli ibadet ve taat üzre… Onun methini duyan âriflerden birisi ziyaretine gitmiş, kapısını çalıp üç gün misafir olmuş. Sahabe ahlakıdır bu; kimde bir güzellik varsa, kim Efendimiz tarafından methedilmişse onunla bir müddet vakit geçirir amellerine, ahlakına, haline dikkat kesilir o güzel halden behre almaya gayret ederlermiş. Ârif zat, misafirliği boyunca bakmış ki ev sahibi tam bahsedildiği gibi; az yiyor, az uyuyor, geceleri ibadet ediyor, gündüzleri oruçlu, elinden tesbih bir an düşmüyor. Ama bir kekremsi tat var; adını tam koyamadığı, eksik, yanlış olan bir şeyler var. Ayrılırken o âbidi evine davet etmiş, bir gün ben de sizi misafir edeyim diyerek, vedalaşmışlar. Gel zaman git zaman, o ibadet ehli adamcağız, ârif zata üç gün misafir olmuş. Misafirliğin ilk gününde tesbih elinde uyuyakalmış, ikinci gün orucu tutamamış, üçüncü gün teheccüde kalkamamış, vaziyet perişan. Anlam da veremiyor, bu işin neden böyle olduğuna. Durumu arz edip destur istemiş ev sahibinden. Ârife tarif gerekmez ama tarif için mutlaka bir ârif gerekir derler ya; niçin böyle olduğuna dair teşhisi koyup, tarifi büyük bir hikmetle perçinlemiş ârif zat: A benim dostum, sen ihlasla yola koyulmuşsun ama rızkına bir yerlerden haram bulaşmış, farkında değilsin. Şeytan da bu haramı fark etmemen için seni sürekli ibadet ve taatle meşgul ediyor. Bize misafir olup üç gün boyunca helal lokma yiyince ibadet edemez hale geldin. Var git ibadetinde daim ol ama o haramın kapısını kapat!

“Mürşîd gerektir bildire Hakkı sana hakk’el yakîn

Mürşîdi olmayanların bildikleri gümân imiş.”

Allah ehli ile sohbet etmek âhiret aklını ziyadeleştirir buyrulmuş. Böyledir bu işler, akıl sır ermez.

Bazı kıymetli hocalarımız, dostlarımız, arkadaşlarımız var. Okumuşlar, gayret etmişler, tefekkür etmişler, şimdilerde eser yazıyor, konferans veriyor, hizmet ediyorlar. Hiçbirinin evine üç gün misafir olmadım, üstelik âriflerden de değilim ama üzülerek görüyorum ki kimisinin sohbetinde, kimisinin üslubunda, kimisinin iş tutuşunda; tesire mani bir hal, kekremsi bir tat, huzur vermesi gerekirken huzur kaçıran bir eda var. Niçin böyle diye düşündüğüm vakit aşağı yukarı hepsinde bir ortak nokta dikkatimi çekiyor: Bahsettikleri mevzuların bilgisine ne kadar sahiplerse kendisinden o kadar mahrumlar. Sadakati sadıktan, ihlası muhlisten, irfanı ariften, aşkı aşıktan daha fazla (!) bilmenin sarhoşluğu içinde, oldum zehabına kapılıp bildirmenin, ötesi oldurmanın derdine düşüyorlar. Gel gör ki olan bilmese bile olduruyor ama bilen olmamışsa bildiremiyor bile!

Mevzuların bilgisine sahip olduklarını bilenlerin aynasından ve bilmeyenlerin terazisinden biliyor bu nevi zevat ama sözünü ettikleri şeyin kendisine sahip olmadıklarını bilmelerinin tek yolu sahip olanın önünde diz kırmaktan geçiyor, bunu bilmiyorlar. Haydi yaşları başları, hayranları, statüleri ve daha bilmem neleri diz kırmaya engel oluyor ama hiç olmazsa diyorum karşılıklı oturup ariflerle, aşıklarla bir bardak çay bari içseler. Sussalar çaylarını yudumlarken, tek kelime bile konuşmasalar, karşılarındaki kişinin kalbinden onların kalplerine bir tohum düşse, zamanla yeşerse, çiçeğe dursa, meyve verse, sonra o ağacın gölgesinden söyleseler sözlerini ve muhabbetle, halavetle, zarafetle, letafetle bir tesir doğsa, muhatapları istifade etse onları dinleyince, okuyunca kalplerine bir sızı düşse ve bu suretle peşlerinden gelenlere hayranlıktan öte bir faydaları da dokunsa daha güzel olmaz mı?

Tarla nice münbit, yağmur ne kadar bereketli de olsa çiçeği kokusuz, meyvesi zehirli ağaçların gölgesinden söylenen sözler hiçbir şekilde karşılık bulmuyor gönüllerde, neyleyim.

#ihlas
#aşk
#zahid
#mürşid
2 yıl önce
Olan bilmese bile oldurur da bilen olmamışsa bildiremez
Turizm uğruna
Mermer atıklarının muhteşem geri dönüşümü
Tasarruf sandığı
ABD-Çin rekabetinde popülizm, korumacılık ve ulusal güvenlik
‘Şişman Kadın’ kim?