YazarlarŞehid cenazesinde tekbir çalınınca sorun çözüldü mü ?

Şehid cenazesinde tekbir çalınınca sorun çözüldü mü ?

Yalçın Çetinkaya
YalçınÇetinkayaGazete Yazarı

Sevgili Ömer Lekesiz, yazılarından çok şey öğrendiğim gerçekten çok değerli bir mütefekkirdir. Lûtfedip geçen haftaki yazıma da atıfta bulundukları “Tekbiri çalmak, kameti vurmak” başlıklı yazısı, medyada izlediğim haber üzerine hemen kaleme aldığım ve bu acele ile dikkatimden kaçan bazı mühim hususları bana hatırlatmış oldu. Doğrusu meseleye bu zaviyeden bakmayı ihmal etmişim, sevgili Lekesiz’in kendine has o lâtif ve öğretici üslûbuyla yazdığı yazı, bendeki bu zâviye kaymasını gidermemde yardımcı oldu. Ömer Lekesiz, gerçekten bu dönemde ülkemizin yetiştirdiği önemli mütefekkirlerden biridir ve hakkımda yazısında kullandığı ifadeleri benim için çok değerlidir, Ömer Lekesiz gibi değerli bir mütefekkirin bu ifadelerine mazhar olmak benim için mutluluk vesîlesidir, kendisine teşekkür ediyorum. Yazılarında işaret buyurdukları “yeni bir din algısı üretme” konusu ve asıl sorun olarak gördükleri “sistemin cami ile kışlanın barıştırılması şeklinde özetledikleri yeni projedeki istismar kokusu” oldukça mühimdir. Bu konulara girmek için müstakil bir yazı yazmak gerekebilir, lâkin bu hafta, geçen haftaki yazımda eksik bıraktığım bazı hususları tamamlayıcı ve yanlış anlamalara yol açabilecek ifadeleri düzeltmek amaçlı bir yazı yazmak istedim. Ancak bunu yaparken de yeni eksiklere ve yanlış anlamalara yol açmak istemem doğrusu. Çünkü konu, sevgili Ömer Lekesiz’in ifade ettikleri gibi hayli mühim.

REKLAM

Aslında bütün meselenin, bu milletin her alanda bin yıldır oluşturduğu geleneklere ve tabii seyre müdahale edilmesiyle başladığını söyleyebilirim. Bu “milletin tabii seyrine müdahale” ve batılılaşma, aslında cumhuriyetten neredeyse yüz yıl kadar önce, Tanzimat ile başladı dersek pek yanlış bir şey söylemiş olmayız. Cumhuriyet, batılılaşma politikalarının resmiyet kazanmakla kalmadığı, ama asıl yerli olanın kökünün kazınmaya başlandığı, köklü mirasın reddedildiği dönemin adıdır. Batılılaşma hevesi yüzünden, bu milletin köklü değerlerine saldırı ve hepsini yer ile yeksân ederek ortadan kaldırmaya yönelik uygulamalar, bir mağdur kesim de ortaya çıkardı. Özellikle cumhuriyetten bu yana bu mağdur kesim ile elitler arasında bir gerilim de ortaya çıktı ve bastırılan mağdur kesim, kapıyı açık bulduğu ilk fırsatta hapsedildiği yerden çıkmaya çalıştı ve bastırılan sesini yükseltti. Şehid cenazesinde Chopin’in cenaze marşı yerine Itrî’nin Tekbiri’nin “çalınması” böyle bir şeydir.

REKLAM

Bu ülkenin sadece dîni ve bu dinden kaynaklanan gelenekleriyle oynandı, bunlar değiştirilmeye hatta tamamen ortadan kaldırılmaya kalkıldı. Bu milletin sahib olduğu ve inandığı dinin etkilediği kültürün zamanla yok edilerek yerine batı kültürünün ikâmesi planlandı ve bununla ilgili kanunlar çıkarıldı. Herneyse, yazının amacı bu mevzulara girmek değil ama, cenazelerde, özellikle protokol cenazelerinde batılılaşma hevesinin bir sonucu olarak Chopin’in cenaze marşının çalınmaya başlanması da bu yıllara rastlamaktadır.

Geçen haftaki yazıyı, resmî protokol cenazelerinde Chopin’in cenaze marşının çalınmasına oldum olası hiddetlenen ve bu konuda geleneklerimize uygun bir değişikliğin özlemini duyan bir insanın, adeta beklediği sevinçli haberi alması misali, aceleyle yazdım. Tâbir câiz ise, Sayın Lekesiz’in benzetmesiyle, Kemalist-sol’dan önce galiba ben konuya acele edip “mal bulmuş mağribî” gibi “atladım”. Evet, bu konuda geleneklerimize uygun bir dönüşüm ve değişimin gerekliliğine her zaman inanmaktayım lâkin bu değişimin böyle aniden olması da hoş değil, hoş olmadığı gibi, yapılmaya çalışılan değişikliği de anlamsızlaştırıyor ve değersizleştirebiliyor. Bu konuda yazıldı, çizildi, konuşuldu ama yapılması gereken de bu değildi. Her şeyden önce bu değişimin altyapısının doğru ve sağlıklı bir şekilde oluşturulması, iyi hazırlanılması, ne ve nasıl yapılması gerektiği hususunda biraz çalışılması îcâb ederdi. Chopin’in Cenaze marşı yerine Tekbîr’in çalınması, “tank sesiyle uyanmak”tan pek de farklı olmayabilir. Yapılması gereken belki bu değildi. Rövanşist bir yaklaşımla bir iş yapıldığında, o iş doğru olsa bile maalesef yanlış sonuçlar alınabiliyor.

REKLAM

Şunu ifade etmeliyim ki, sevgili Ömer Lekesiz’in de belirttikleri gibi, Tekbîr protokollerde veya herhangi bir yerde çalınmak için değil, söylenmek maksadıyla bestelenmiştir, bu görüşe iştirak ediyorum. Ayrıca, Segâh makamı gibi mûsikîmizin önemli makamlarından birini tampere sistemin sazlarından müteşekkil askerî bando ile çalmak, Segâh makamını ifade etmeye yetmediği gibi bu makama haksızlık olur. Segâh makamını “Segâh makamı” yapan karakteristik sesleri çalamaz veya duyamazsanız, icrâ edilen asla Segâh makamı olamaz, bu konu mühimdir.

Kişisel olarak Müslümanların cenazelerinde bu tür uygulamaları tasvib etmiyorum. Ancak cumhuriyetten sonra başlayan bu Hıristiyan cenaze tören şekli bizde de uygulandıktan sonra, insanî olarak karşı bir şey yapma ihtiyacı hissedilebilir. İfade ettiğim gibi, Müslümanın cenazesi sükûnet içinde, dualar ile defnedilmeli. Ama ille kendi geleneklerimize aykırı olmayan bir tören düşünülecekse, bunu bando takımı ile yapmak yerine, her il ve ilçede müftülüklerin sadece şehid ve protokol cenazeleri için görevlendireceği, mûsikî bilgi ve eğitimi yüksek, sesleri ve icrâsı düzgün sekiz-on kişilik müezzin grubunun hiçbir enstruman desteği olmadan, Itrî’nin Segâh tekbirini seslendirmeleri düşünülebilir. Bu tür şehid ve protokol cenazelerinin dışında da vatandaş kendi cenazesini istediği gibi defnedebilir, isterse müftülüğe müracaat edip cenazelerde Tekbir’i okuyacak müezzin grubunu da taleb edebilir. Böylece hem müftülüklerde profesyonel Tekbir müezzinliği kadroları ihdas olur, hem de bando kışlasına çekilir, orada askeri törenlerde çalmaya devam eder. Ama zaten vatandaş kendi cenazesinde Segâh makamının hakkını veremese de Tekbîr’i icrâ ediyor. Bu hususta ille birilerinin yaptığı yanlışa başka bir yanlışla veya doğru olduğuna inandığımız ama bizi yanlışa sürükleyecek zamansız bir uygulamayla ve rövanş duygusuyla cevap vermemiz gerekmeyebilir. Eğer kaldıysa tabiiliğimizi ve –varsa– vak’arımızı koruyalım yeter.

REKLAM