|
25 yılın ardından, 28 Şubat
1000 yıl sürecek denilen Türkiye tarihinin en ibretlik darbesinin ardından tam 25 yıl geçmiş. Aslında 25 yıl içinde bu darbenin vahametini, kötülüğünü hatta ibretlik durumunu gölgede bırakacak çok şeyler yaşadık.
Değil bin yıl, beş yıl bile yaşayamadı.
10 yıl sonra 27 Nisan gününü seçerek farklı bir yolla ve farklı bir teşebbüsle tekrar kendini hatırlattı ama 15 yıl sonra hiç kimsenin savunamayacağı bir büyük cürüm, bir büyük ayıp olarak kazındı zihinlere. Bugün aradan geçen çeyrek yüzyıl dolayısıyla tekrar hatırlıyoruz o alacakaranlık kuşağı.

Hatırlamamız da gerekiyor elbet, unutuluyor çünkü nelerin yaşandığı, kimin hangi safta kimlerin yanında ne fırıldaklar çevirdiği.

Darbeler özünde kötüdür, kim yaparsa yapsın, kime yapılırsa yapılsın.
Tarihimizde nice darbeler yaşandı.
Yeniçeri Ocakları
darbe yapmayı mutat işlerinden biri haline getirmişlerdi. Bahane bulmakta hiç zorlanmıyorlardı.
Hoşaflarının yağının kesilmesini bile kazan kaldırmak için yeterli bir bahane olarak kullanabiliyorlardı.
Cumhuriyet dönemi darbeler tarihi 27 Mayıs ile başlatılıyor ama bir
Takrir-i Sükûn, İzmir Suikasti
bahanesiyle kapatılan
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası
, şu veya bu bahaneyle
Serbest Cumhuriyet Fırkası
’nın kapatılması esansında yaşananlar darbeciliği bir hak olarak gören bir vesayetin ilk temellerinin atılıp pekiştirildiği pratiklerdir.
HALKA RAĞMEN HALK İÇİN: DARBECİLİĞİN ZORLAYICI MOTİVASYONU

“Halka rağmen halk için” anlayışıyla sürdürülen ve halktan sandığı ısrarla kaçıran Tek Parti dönemi bizatihi fiilen devam eden bir darbe düzeninin adıdır. Orada görünen bir darbe yoktur çünkü zaten halka rağmen sürdürülen bir yönetim vardır.

9-12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat darbelerinin arasında Türkiye’de ordu yönetimi sivillere bırakmışsa da bu, darbenin ara verdiği anlamına gelmiyor.
Burada bizi yanıltan şey darbelerin hep ve sadece asker tarafından yapılmış olduğunun zannedilmesi.
Oysa darbe fikrinin başlatıcısı da son kertede faydalananı da hiçbir zaman asker olmaz. Bütün darbelerin arkasında bir ekonomi politiğe dayalı olarak kurulmuş sehemler vardır. Bu sehemlerin içinde cunta örgütlenmesiyle askerin bir kesimi yer alır elbet ama asıl aktörler iş çevreleri, belli STK’lar, yargı bürokrasisi, üniversite yönetimleri ve seçimle iktidara gelmekten yana umut beslemeyen siyasi partiler yer alırlar.
Asker sadece caydırıcı, korkutucu bir tehdit olarak yer alır sahnede
ama işi kotaranlar başkalarıdır. Y
ıprananı da yine ordu olur elbet.
Kendisine biçilen rolü başrol görerek işin güvenlik, operasyon kısmıyla o kadar meşgul olur ki,
asıl işini tamamen unutur
. Darbecilik bir ordunun asıl mesleği haline gelmişse o ordudan ne ülke için hatta ne de kendisi için bir hayır beklemek mümkün olmaz. O yüzden darbelerle meşgul olduğu dönemlerde TSK, bırakınız dış operasyonları,
ülke içinde terörle bile etkili mücadele edemiyordu.
Yıpranıp halk nezdinde itibar kaybetmesi cabası.

Oysa son yıllarda

TSK darbe işlerinden arınmış olarak dünya orduları arasında müstesna yerini almış oluyor.

İSLAMOFOBİK KÜLTÜR

28 Şubat’ı diğer darbelerden ayıran yanı, faillerinin nitelemesiyle “postmodern” bir niteliğe sahip olması değildi sadece. Aynı zamanda ciddi bir İslamofobik kuruntuya ve ideolojik takıntıya sahip olmasıydı. Başörtüsüne, İslami eğitim kurumlarına, cemaatlere, vakıflara, STK’lara, İslami sembollere ve dile karşı sergilediği sürek avıyla tam bir “İslam düşmanı” duruşu çekinmeden sergiliyordu. Bu konuda halkta bir meşruiyet bulma, haklılığını Müslüman halk nezdinde ispatlamak gibi bir arayışı da yoktu zaten. Böyle bir arayış olsa bir diyalog da olur duruşunu gözden geçirir, halka bir taviz vermeyi düşünürdü belki. Oysa Müslüman halk ve duyguları umurlarında değildi. Bugün Avrupa’da, ABD’de veya dünyanın herhangi bir yerinde yaşandığında açıkça “İslamofobik” olarak nitelenen, “İslam düşmanlığı” sayılan başörtüsüne karşı hiçbir pazarlığı yanaşmayan düşmanlık bu dönemde sergilendi.

İslami eğitim kurumlarının kökünü kazımayı hedefleyen 28 Şubat’ın aktörlerinin 1000 yıllık ömür iddiası aslında sadece cehaletlerini yansıtıyordu. Tarih ve dünya şuurlarının ne kadar düşük olduğunu gösteriyordu.

28 Şubat’ın dine karşı bu düşmanca tutumunu sergilerken Müslüm Gündüz, Fadime Şahin gibi vakalar üzerinden oluşturulmaya çalışılan postmodern algı operasyonlarının arkasında FETÖ’cü polis müdürlerinin olduğu bilgisinin ifşa olması için ne yazık ki 17-25 Aralık ve 15 Temmuz darbe teşebbüslerinin yaşanması gerekiyormuş. FETÖ’nün 28 Şubat’ın, bütün dine karşı tutumuna rağmen, asıl faydalananı olduğu zaten biliniyordu, ama bu faydayı temin etmek için darbe sehemine hayati derecede önemli bir yatırım yapılmış olduğu da anlaşıldı.

28 ŞUBAT’IN İKTİDAR SARHOŞLUĞUYLA BİNYILCILIK YAPMASI

Bütün haksızlığı ve hukuksuzluğuyla bin yıl sürmenin hesaplarını yapan 28 Şubatçıların selefleriyle paylaştıkları başka bir zaafları daha vardı. İktidar sarhoşluğunun daralttığı vizyonlarıyla hem toplumuna hem tarihe hükmedebileceklerini düşünmeleri.

Bu düşünceye kapılanlara tarih de toplum da gereken cevabı çok acı verir.
Önlem alınmadığı takdirde iktidara geleceğini öngördükleri düşmanları, belki de aldıkları önlemler sayesinde, öngördüklerinden beş-on yıl önce tek başlarına iktidara geldiler ve halen ülkeyi yönetmeye devam ediyorlar. 28 Şubat’ın yenilgisi bizzat kendi kehanetlerini kendilerinin doğrulamasıyla gerçekleşti.

Geriye ibretle bakılacak, dersler çıkarılacak eşsiz bir tecrübe birikimi bıraktı. Bu tecrübenin toplamına baktığımızda gördüğümüz şey ise bütün iniş-çıkışlarıyla, cesareti ve cehaletiyle, şeref ve sefaletiyle, vakarıyla alçalmasıyla, dramıyla trajedisiyle sadece insandır.

28 Şubat her zaman insanın karşılaşabileceği bir imtihandır.
Bir dönem olumlu bir tavır sergilemiş olanların bu olumlu tutumla hayatlarının sonuna kadar bir “iyilik” payesi alamayacaklarını anlamak lazım. Kötülük başka kılıklara, çok basit kılık değişikliklerine girerek karşımıza çıkıyor işte.
#28 Şubat
#Yeniçeri Ocakları
#Takrir-i Sükûn
2 yıl önce
25 yılın ardından, 28 Şubat
Kişi başı gelir ve gelir paylaşımı
Bu yönetmelik düzeltilmezse terör iltisaklılarının işe girmesi kolaylaşır (2)
Aşırı sağın yükselişi Avrupa Birliği’nin sonunu mu getiriyor?
Kültürel inkâr’dan kültürel intihar’a…
CHP ve bitmeyen değişim tartışması