Yazarlar İdlibde bir pencere

İdlib’de bir pencere

Zekeriya Kurşun
Zekeriya Kurşun Gazete Yazarı

Dosyalarımı karıştırırken, Osmanlı Arşivi’nden aldığım ilginç bir davanın belgelerine rastladım. İdlib’den İstanbul’a, hükümet merkezine kadar ulaşan bir davanın şikâyet dilekçeleri ve ekleri.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN
Zekeriya Kurşun : İdlib’de bir pencere
Haber Merkezi 03 Eylül 2018, Pazartesi Yeni Şafak
İdlib’de bir pencere yazısının sesli anlatımı ve tüm Zekeriya Kurşun yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


İdlib’in Şarkiyye mahallesinde sakin, ulemadan Şeyh Ali, Ekim 1893 yılında yazdığı iki mektubunda derdini uzun uzun anlatmaktadır. Evinin bitişiğinde Muhammed Ağa’nın bir sabunhanesi vardır. Sabunhane sahibi, Şeyh Ali’nin evine bakan tarafından işyerine bir pencere açmıştır. Şeyh Ali durur mu?

Açılan pencere, evinin mahremiyetine halel getirdiği gerekçesiyle komşusu ile aralarında yüksekçe bir duvarın inşasına başlar. Yani kendince tedbirini alır. Bu sefer de sabunhane sahibi ışığının kesilmesinden rahatsız olur ve iş mahkemeye intikal eder.

İdlib Bidayet Mahkemesi duvarın yapılmasını durdurur. Buna itiraz eden Şeyh Ali de davasını Helep’te bir üst mahkemeye götürerek kendi mülkünde duvarın yapılabileceği kararını çıkartır. Ama bu sefer İdlib Mahkemesi devreye girerek, davanın temyize gittiğini ve bu yüzden sonucun gelmesine kadar beklenmesini ister. Böylece başlayan dava uzar, gider. Ne evrak temyizden çıkar, gelir; ne duvar tamamlanır ne de pencere kapanır. Zira, bir tarafta ışığa muhtaç olan bir işyeri, diğer taraftan ise kendi mülküne duvar yapmak isteyen bir davacı vardır. Yerel mahkeme statükonun muhafazasından yanadır. Temyiz mahkemesi de vicahi duruşma yapmak istediğinden tarafları İstanbul’a davet etmektedir. Oysa ne davacı ne de davalı buna yanaşmamaktadır.

Şeyh Ali’nin İstanbul’a kadar ulaşan feryadında, “Allah-lillah” aşkına der: Bildiği bütün hukuki delilleri sıralar ve “sadece pencerenin temyiz konusu olabileceğini”, kendi mülkünde duvar yapmasına bir engelin olmaması gerektiğini ileri sürer. Bununla kalmaz. Kur’ân’dan “izin verilmedikçe başkalarının evlerine girmeyiniz” ayetini delil göstererek; “sadece ayaklar ile değil, gözler ile de girmenin yasaklandığı” yorumunu yapar. Sıraladığı delilleri ve mantığı onu haklı göstermektedir. Ona göre bütün deliller lehinde olmasına rağmen, İdlib mahkemesi karşı tarafı korumaktadır.

Oysa anlaşılan mahkeme bir yanlış yapmak istememektedir. Madem dava temyizdedir, ikmal olmasını beklemeyi tercih etmekte ve bu arada sabunhanenin ışığını keserek çalışma şartlarını zorlaştıracak bir işlem de yaptırmamaktadır.

NE KADAR BENZER BİR HİKAYE DEĞİL Mİ?

Bu hikâye, gözlerinizin önünde cereyan eden Suriye meselesini ve büyük bir felâketin habercisi, patlamaya hazır İdlib’i hatırlatmaktadır. Hatta benim anlattığımın bir mizansen olduğunu düşündürmektedir. Haklısınız, ama yukarıda anlatılan ve yıllarca süren dava bir mizansen değildir. Dosya, Osmanlı Arşivlerinde Hariciye Nezareti Mütenevvia belgeleri arasında yer almaktadır. Davacı, on beş yıl boyunca bu davanın kendisini tükettiğini, malını mülkünü bitirdiğini iddia ediyorsa da sonucunu bilmiyoruz. Zira dosyanın tamamı elimizde bulunmamaktadır. Tıpkı bugünkü İdlib dosyası gibi.

Suriye’de, daha doğrusu Şam etrafında Der’a’da olaylar başladığında kimi aklıselim sahipleri, meselenin uzun yıllar sürebileceğini ve tam olarak değilse de bugünkü çıkmaza varabileceğini söylemişlerdi. Zira davanın tarafları çoktu ve herkes kendi vicdanında haklıydı. Nitekim öyle de oldu.

Geçen Cuma günü Tahran’da Astana sürecinin son toplantısında, dünya diplomasi tarihinin belki de en şeffaf toplantılarından biri yapıldı. Genelde kapalı kapılar ardında yapılan pazarlıklar dünyanın gözü önünde aleni bir şekilde cereyan etti. Çözüme odaklanmış, iyiniyetli ve birbirine çok yakın bir görüntü veren liderler, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “ateşkes” talebi ile çözüldü. Herkes zihnindeki çözüme döndü ve aslında alınması beklenen sonuçlar konusunda ciddi fikir ayrılıklarının olduğu gün yüzüne çıktı. Tıpkı Şeyh Ali’nin davası gibi.

İdlib’in Suriye meselesinin son noktası olduğunu bilen bütün taraflar, son toplantıda muhtemel sonuçların kendilerini nasıl etkileyeceğinden emin olmadıklarını ortaya koyup, yeniden kendi ayarlarına döndüler.

Türkiye ve Rusya’nın ısrarı ile başlayan Astana süreci meseleyi kısmen sükûnete kavuşturmuştu. Ama sürecin ortakları olan İran ve Rusya, Esed rejimini desteklemekten vazgeçmediği gibi, İdlib’de toplanan herkesi hem rejimin ve hem de kendilerinin düşmanı kabul ederek, çözümsüzlüğü tercih ettiklerini açıkça ilan etmektedirler. ABD, Suriye meselesinde başından beri iki yüzlü davranarak zikzaklar çizmiş iken şimdi kadîm rakibi Rusya’dan ziyade sadece İran’ın bölgedeki nüfuzuna odaklandığı anlaşılmaktadır.

Türkiye bir taraftan bölge barışını isterken, diğer taraftan İdlib’deki muhalefet gibi bu barışın asla Esed ile olmayacağına inanmaktadır. Rusya-İran desteğinde rejimin çıkaracağı yeni bir çatışmanın felâketlerini hesap etmekte ve bundan en çok da Türkiye’nin zarar göreceğini bilmektedir. Ortaya çıkacak insani dramın yanı sıra Türkiye’nin yeni bir göç dalgasına da tahammülü yoktur. Bu yüzden kanaatimce büyük anlamlar taşıyan “ateşkes çağrısı” yeni bir siyasete işaret etmektedir.

Kısaca dava ortadadır. Şimdilik bütün taraflar, statükonun devamından yana tavır alarak zararı aza indirip, kâr yapmanın peşindedir. Temennimiz bir yol kazası ile Muharrem ayında yeni bir Kerbela’nın yaşanmamasıdır.

Yarın Muharrem ayının birinci ve Hicri yılın ilk günüdür. Yarın, yeni yılın meserreti ile yâd-ı matemin başlangıcıdır. Sevincin yerine hüznün, aklın yerine duyguların, dilin yerine kalbin ikame edileceği Aşûra günleridir. Bu vesile ile yeni Hicri yılınızı kutlarken; masumiyetin mümessili maktel-i Hüseyin’in ve bugüne kadar ulaşan sonuçlarının Müslümanlara ibret, insanlığa ders olmasını dilerim.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.