|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Yüksek Öğretim Kurumu(YÖK)'nun yeniden yapılandırılmasının gündemde olduğu şu günlerde konu bilimsel platformlarda gerçek uzmanları nezdinde ele alınmayınca kalkınma-bilim ilişkisi gözden kaçıyor.
Çağımızda güç ve kuvvet bilimin eline geçmiştir. Teknolojide güçlü olmanın yolu ilimde güçlü olmakla eş görülüyor artık. Temel bilgi birikimi sağlanmadıkça, ilim alt yapısını hazırlamadıkça her türlü teknik gelişme hayaldir. Bilimde ve teknolojide belli bir seviyeye gelmeden kalkınmış tek bir ülke gösteremiyoruz. Ya da tam tersi, bilimde ve teknolojide ileri bir seviyeye gelip de kalkınamamış bir ülke yoktur. Güney Kore, Taiwan gibi kısa zamanda gelişmiş ülkelerin bilime verdikleri önem ve aldıkları sonuç ortadadır. Ama teknoloji transferi ile lisans ve patent almakla iktifa eden ülkelerin ileri gittikleri görülmüş değildir. Yüksek Öğretim Kurumu(YÖK)'nun yeniden yapılandırılmasının gündemde olduğu şu günlerde konu bilimsel platformlarda gerçek uzmanları nezdinde ele alınmayınca kalkınma-bilim ilişkisi gözden kaçıyor. Bilim politikası ve hedef olmayınca üniversitelerimiz kendilerinin ülkenin gelişimi ve sorunlarının çözümü için var olduğu gerçeğini unutuluyor. Ülkemizde bilim hedefleri (bilim politikası) ortaya konmadığından, üniversitelerde yayın yapınca ve özellikle atıflar indeksine ("citiation index) giren yayın yapınca her şeyin hallolduğu havası verilmektedir. Bu yüzden de üniversitelerimizde "yayın yapmak için yayın yapmak" hedef haline gelmiş durumdadır. Sonuçta üniversitelerden topluma ne ciddi bir iktisad" katkı, ne de önemli bir sanayi, hamlesi, yahut da uluslar arası pazarlarda bazı açık veya eksikler bulup oraları tutma gibi gelişmeler olmuyor. Hâlâ çok şeyi dışarıdan alıyoruz. Ürettiklerimiz ise basit ve taklit teknolojilerden ibaret kalıyor. Küçük bir sanayici bile bir sistemi, yahut da makineyı geliştirmek için üniversiteden destek alamamakta, neye yöneleceğini bilememektedir. Bilim ve araştırma hedeflerini belirleyemeyen ülkemiz bu durumuyla başka ülkelerin iştahını kabartan geniş pazar-ülke halini almıştır. Bilim politikaları, Bilim Teknoloji Yüksek Kurulu tarafından oluşturuluyor; ama kamuoyunu hatta o kurulun bağlı bulunduğu Başbakanlığı bile bağlamadığından kağıt üzerinde kalmaya mahkûm oluyor. Şu halde sorun sadece, 'bilim ve teknoloji politikası'nın çerçevesinin belirlenmesi değildir. Oluşturulan politikanın gereklerinin, sistemsel bir yaklaşım, süreklilik, siyasi ya da toplumun ilgili bütün tabakalarına mal edilebilmiş bir kararlılık içinde ve tam bir bütün halinde hayata geçirilmesidir asıl olan. Sanayici neden AR-GE'ye uzak duruyor? Bilgi ve teknolojinin yurt dışından ülkemize transfer üzerine dayanan endüstrimiz bile pekçok kısıtlayıcı hüküm (ihracat kısıtlaması, hammadde, yarı mamul temininde kaynağa bağımlılık,....vs) altında bulunmaktadır. Bu yüzden de taklit ve kopyacı teknolojiler üreten Türk sanayi ürünlerinin bu halinde bile mamul pazarlarındaki rekabet gücü düşmektedir. Transfer anlaşmalarındaki kısıtlayıcı ve bağlayıcı hükümlerin doğurduğu kalite düşüklüğü ve maliyet yüksekliği gibi nedenlerle yeterli pazar hacmine ulaşmayan sanayide sermaye birikimi de yetersiz kalmakta, müteşebbislik ruhu engellenmekte, yatırım yapma isteği azalmakta ve dolayısıyla ekonomik büyüme yavaşlamaktadır. Bu ise bilgi ve teknoloji üretimini sınırlamakta hatta frenlemektedir. Böylece bu kısır döngü devam etmektedir Rekabet etme ortamı ve desteği olmayınca, sanayici böyle bir ortamda araştırma-geliştirmeye (AR-GE) niçin yatırım yapsın? Niçin üniversite ile işbirliğine girsin? Patent alıp acentalık yapmaya devam etmektedir. Ülkemizde büyük holdingler teknolojilerini dışardan patent, lisans, know-how ve mühendislik anlaşmaları ile sağlamaktadırlar. Zaten bunların birçoğunun çok uluslu şirketlerde ortaklıkları vardır. Bundan dolayı AR-GE çalışmalarına pek ihtiyaç duyulmamakta , firma içindeki AR-GE birimlerini araştırma yapmaktan çok bağlı bulundukları bölümlere hazır ve ithal teknolojik hizmet vermekte yani taklitte kullanmaktadırlar. Küçük ve orta ölçekli firmaların ise AR-GE birimleri dahi bulunmamaktadır. Ülkemiz, kendi içindeki ve dünyadaki bilimsel araştırma hedeflerini kısa, orta ve uzun vadeli olarak vakit geçirmeden ortaya koyması gerekir. Bu da yetmez. Alınan tedbirlerle araştırma kurumları bu hedefler doğrultusunda araştırma yapmaya zorunlu tutulacak. Bunun için gerekli tedbirler alınacak. Ürünlerin, fikirlerin ışık hızında geliştiği bir dünyada iş bulmak ve bu işi muhafaza etmek çok güçleşmektedir. Günümüzde edinilen bilgilerin yarısı, yedi sene gibi bir sürede geçersiz hale gelmektedir. Dünyanın tek bir şehir haline geldiği günümüzde acımasız rekabet ortamı, hızlı ve yeni üretim alanlarında kalite ve maliyetin yarışında başarılı olmak için, nesilleri teknoloji transferine değil, bilgi transferine sevketmektedir. En son bilgi ve hünerlerle teçhiz olmaya mecbur etmektedir. Böyle bir eğitimi veremeyen ülkelerin diğer ülkelerin teknoloji kolonisi olmaya mahkum olacağı ve bir varlık gösteremeyeceği ortadadır. Bilim politikası nasıl oluşturulur? Dünyada araştırılacak çok konu bulunduğuna göre hangi konulara yöneleceğimiz ve hangi alana ağrılık vereceğimiz çok önemli. Buna bilim politikası diyoruz. Her sahada güçlü olmak imkanı yok, hem gereği de yok. Belli konular da çalışmak, ekol oluşturursak ülkemiz o alanlarda dünyada güçlü ve tanınan ülke haline gelir. Neler araştırılacak, ne için araştırılacak? İşte bu yüzden her ülkenin bir bilim politikası bir araştırma politikası vardır. Bu politika bilim ve teknoloji, araştırma politikası, eğitim politikası, iktisadi politika ve dış politika, bütün bunlar iç içe birbirine bağlıdır. Üniversitelerin yapması gereken şey öncelikle üniversitelerdeki araştırmaların topluma ve sanayiye faydalı olması için bilim ekolleri oluşturmasıdır. Dağınık araştırma faaliyetleri toplumun gerçek hedeflerine yöneltilmesidir ve doktora ve yüksek lisans çalışmaları mutlaka oluşturulacak "bilim politikası" platformuna çekilmesidir. Herkesin bildiği teknolojileri değil, başka ülkelerde olmayan bilgi ve teknolojilere sahip olduğumuz takdirde güçlü hale gelebiliriz. Onun için gelişmiş ülkeler dünya konjuktüründe hangi bilimlerin öne çıktığını çok iyi biliyorlar ve o bilimlere yöneliyorlar. Örnek verecek olursak, son yıllarda en hızlı gelişen ve dünyanın çehresini değiştirecek nitelikte olan bilim ve teknik bilim dalları Moleküler Biyoloji, bilgisayar ve uluslararası bazı bilgisayarlı iletişim tekniklerdir. Şu halde yüksek öğretim reformu çerçevesinde öncelikle yapılması gereken topyekün bilim ve araştırma dünyamızın problemlerinin simpozyum ve şûrâ gibi gibi bilimsel platformlarda masaya yatırılması ve tartışılmasıdır. Bu tartışmalar, çok boyutlu eğitim ve bilim problemlerinin yasa değişikliği gibi tek boyutlu çözüm teşebbüsleri ile çözülemeyeceğini gösterecek, uzun vadeli tedbirler manzumesi ve reformları gündeme getirecektir.. FITRATIN ÖZGÜRLEŞMESİ Kavramlar insan için vazgeçilmez unsurlardır. Tarih boyunca bunlara getirilen tanımlar insanların dünya görüşü, savaşımların da kalkış noktası olmuştur. Yine kavramlar, insanın varoluşuyla beraber şeytanizmin de ilgi odağı olmuş, bunlara getirilen tanımlarda da şeytan ve dostları müdahaleci yaklaşım sergilemiştir. İşte özgürlük kavramı da bu müdahaleden nasibini almış, özgürlük adına kölelik, esaret kısacası şeytanizm hakimiyetini sağlamıştır. İnsanoğlu kendi özgürlük arayışını yine kendi elleriyle yaptığı, putlaştırdığı, heva ve heves kaynaklı ideolojilerde aramıştır. Kainata, dünyamıza baktığımızda bu kavramın muhatabının yalnız insan olmadığını da görüyoruz. Özgür olan, özgürleşmek isteyen yalnız insan değil. Ama insan dışındaki varlıkların da özgürleşme hareketinin sonucunda insanın felaketini de görmekteyiz. Bir balığı düşünelim. Özgürlük sınırları yaradılışında çizilmiş değil mi? Varlığı ancak su ile mümkün olmakta, denizlerde, derelerde en ufak su birikintilerinde varlığını sürdürmekte. Ne zamanki bu sınırları zorlar o zaman özgürlük degil onun felaketi olmakta. Yine suyun özgürlüğü kendi yatağı içerisinde akıp denizlere dökülmesidir. Ne zaman ki yatağından taşarsa o zaman tüm canlılara hatta insanlara zarar vermekte buda felaket olmaktadır. İşte insanın özgürlüğü de Allah'ın insana taktir ettiği kulluk çerçevesinde yaşaması ve bu şekilde Allah'a dönmesidir. Bu noktada özgürlük allaha koşmakla ve yakın olmakla mümkündür. İnsan fıtratındaki bu temayülü bilen şeytan ve dostları, bu kavramı da evirip çevirmekte yüklediği beşeri tanımlarla insanları kendine kul köle yapabilmektedir. İnsanlar neden özgür olmak ister ki sorusuna verilebilecek cevap, fıtrat gerçeğinden uzaklaşmak, yaradılışa uygun yaşamamak, fıtri kabiliyetleri Allah'ın boyasıyla boyamamak olarak cevaplandırılabilir. İnsan için özgürlük fıtrat inkilabı ile olmakta. Yaradılışa uygun yaşayan insan bu değişimi hissetmekte, zaten özgür olmakta. Sünnetullah'ın tecellesi de böyle gerçekleşmekte. Ferdi özgürlük beraberinde toplumsal özgürlüğü de getirmekte. Bir toplum bütünüyle özgür olmakta, özgürce yaşamakta. Tarih bu mücadelenin örnekleriyle doludur. Bizim için yegane örnek olan Peygamberimiz (a.s)'in hayatına baktığımızda tüm çağlara ve nesillere örnek olan özgürlük mücadelesini görmekteyiz. Bu mücadelede üzeri cahili değerlerle yoğrulmuş olan fıtrat aslına döndürülmekte, Peygamberimiz bu çağrıyla kendisine tâbi olanlarla birlikte toplumsal değişimi gerçekleştirmekte, bu süreç tamamen Rabbani değerlerle gerçekleştirilmektedir. Bu özgürlük hareketinde beşeri metodlar kullanılmamakta, buna tevessül edilmemektedir. Rahmetli Seyyid Kutub'un da ifade ettiği gibi bu din nasıl Rabbani ise metodu da tamamen Rabbani'dir. Şeytan ve dostlarının bu mücadeledeki yegane silahlarının nefis, mal, makam, şöhret,kadın v.s olarak görmekteyiz. Ama bunların hiçbiri özgürlüğü değil, tuğyanı bu da beraberinde köleliği, esareti getirmekte. Tarih bu silahlarla kazanılan hiçbir mücadeleyi örnek gösterememekte. Asıl olan özgürlük fıtrata dönmektır. Fıtri yeteneklerimizi Allah'a yöneltmek, kavramlarımızı onun istediği sekilde anlamak ve hayata aktarabilirsek özgürüz aksi taktirde kölelik, fert ve toplum olarak esaret, kölelik kaçınılmaz olacaktır. Ne mutlu kavramlarını Rabbani boya ile boyayabilip yaşantısına pratize edebilenlere. Adalet ve emanet Milli, manevi, ahlaki ve insani değerleri korumanın, güven duygusunu beslemenin tek yolu; adaleti tesis etmek, emaneti ehline vermektir. Kabiliyet, kapasite derinliğine, tecrübe birikimine sahip kişidir ehil. Güvenilen, iş bilen, iş yapan değil de, gücü ve parası olan itibar görüyorsa hizmet platformlarında yanlış konumlandırma yapılıyorsa hüsn-ü niyet beslemek saflık ötesi olur. Bu çerçevede bölgecilik, hemşehricilik, ırkçılık da adalet duygusunu tahrip eden, hukuka zarar veren temayüllerdir. Genel anlamda, 'huzur ve mutluluk' ortamının oluşturulması yolunda atılan bütün müsbet adımları, girişimleri niyetleri desteklemek lazımdır. Bu itibarla ciddi, samimi ve ilmi gayret ve çabalar içersinde olan herkes devlet- millet sevdalısıdır. Bunu anlamak, bunu görmek lazımdır. Devletin ve milletin bütün kurum ve kuruluşları işin ciddiyetini anlayarak, hizmet aşkıyla harekete geçmesi lazım. Medeni ölçüler içerisinde meşru dairede inisiyatif kullanarak, dünyadaki değişme ve gelişmeleri de dikkate alarak, ilgili alanlara, müdahil olması lazım. 'Elin terazisi, dilin kemiği yoktur' dedikodularla zaman kaybetmemek lazım. Adalet duygusu kök salarsa zihninizde berraklık, gönlümüzde ferahlık uyanır. Herkes hakkına razı olur, vatandaşın sırtı pek, karnı tok olur. Yönetenlerin de başı dik olur. İşsizlerin sayısını, açlık sınırında olanların varlığını, öz değerlerden kopanların miktarını belirtmekten korkma ve utanma süreci kapanır. Fert olarak, toplum olarak medeni olmak, empatiyi geliştirerek sempatik olmak, iki yüzlülükten, kendimizi aldatmaktan kurtulma becerisini göstermek lazım. Millete ak sayfalar açılacağı müjdesini veren ak kadrodan bu yönde yüksek beklentilerimiz vardır. Bardağın dolu tarafına bakılırsa etkili, verimli ve olumlu çabalar var. Fakat idealist insanların bir süküt-u hayal yaşaması ihtimalinin ihtimaline dahi tahammül kalmamıştır. Bu tarihi fırsatın çok iyi değerlendirilmesi görevi yalnız Ak Parti iktidarında değildir. Bütün kurumların, sivil toplum örgütlerinin doğru olanı, milli menfaatlere uygun olan adımları canla başla desteklemesi, hükümete arka çıkması lazım. Yanışlar varsa yıkmadan, kırmadan, dökmeden uyarmak, uyandırmak lazım. Tabiidir ki, iktidarın da bir yıkma hamlesi olmayan yergilerden istifade etmesi gerekir. Özeleştiri, yani muhasebe, murakebe hepimiz için gerekir. Ve herkesin menfi veya müsbet her şeyde bir katkısı vardır. Unutmayalım, dünyaya bir daha gelme şansımız olmadığı gibi, ikinci bir Türkiye de yoktur. Yeryüzü cenneti bu ülke de bize emanettir. Emanete hıyanet olmaz.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |