AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

K R O N İ K  M E D Y A
Milliyet'i kim 'yapıyor'?

Bizim gazetelerimize "şizofrenik" karakter veren şeylerden biri de, gazetenin "yetkilileri"nin kendi köşelerinden açıkladıkları "fikir"lerle gazetelerinde yer alan haberlerin sık sık "ayrı baş çekmeleri"dir... "Normal" bir ülkenin "normal" bir gazetesinde düşünülemeyecek bir şeydir bu... O kadar "çok seslilik" çok tuhaf karşılanır oralarda...

Bizim gazetelerimize "şizofrenik" karakter veren şeylerden biri de, gazetenin "yetkilileri"nin kendi köşelerinden açıkladıkları "fikir"lerle gazetelerinde yer alan haberlerin sık sık "ayrı baş çekmeleri"dir...

"Normal" bir ülkenin "normal" bir gazetesinde düşünülemeyecek bir şeydir bu... O kadar "çok seslilik" çok tuhaf karşılanır oralarda...

Düşünün, siz gazetenin genel yayın yönetmeni olarak belli bir konuda son derece köşeli fikirler içeren bir yazı kaleme alacaksınız, ertesi gün de bunun tam tersini söyleyen yorumlu bir manşete icazet vereceksiniz... "Çok sesliliğin" bu kadarı size de çok gelmiyor mu?

Milliyet'in (26 Ocak) "Okur Temsilcisi" sayfasında, görevi geçici olarak Yavuz Baydar'dan devralan Doğan Akın, gazetesinin 22 Ocak tarihli manşetine gelen okur eleştirilerini cevaplıyordu... Şu manşete:

"MÜŞERREF DERSİ... Ankara'ya gelen Pakistan Cumhurbaşkanı'nın eşi Sehba Müşerref, AKP'li bakan eşlerine 'Kadınların başını örtmesi gericiliktir' dedi..."

Milliyet okurlarından Salim Ali Us, haberin, "başını örten milyonlarca hanıma hakaret olduğunu" söylemiş, Mehmet Kırmızı da, "Memleket yararına manşetten verilecek başka haber yok muydu Allah aşkına" diye sormuş...

Herhalde iki okurun mektupları böyle birer cümleden ibaret değildir, ama Doğan Akın bu kadarını aktardığı için biz de bununla yetinmek zorunda kalıyoruz...

'MİLLİYET'İN YAYIN POLİTİKASI'

Akın'ın iki okura verdiği uzun cevabın bazı bölümleri de şöyle:

"Olaylara 'haber değeri' kazandıran temel ölçütlerden birisi 'ilginç' olması, diğeri de 'önem' taşımasıdır. (...) Görüşünüz ne olursa olsun, Sehba Müşerref'in sözlerine 'önemsiz' diyemezsiniz. Bu sözlerin Türkiye ziyareti sırasında söylenmiş olması, olaylara 'haber değeri' kazandıran unsurlardan 'yakınlık' ölçütünü de gündeme getiriyor. Bu ölçüt; aynı sözlerin, Türkiye ile bağlantısız bir biçimde ve örneğin Pakistan'da dile getirilseydi, daha az etkili olacağı anlamına geliyor..."

Doğan Akın'ın "içerik" konusunda söyledikleri daha önemli:

"Müşerref'in sözlerinin 'haber' olmasının nedeni; içeriğine katılmak, doğru ya da yanlış bulmak değil. Bu sözlerin; altını çizdiğimiz ölçütler çerçevesinde 'önem' taşıması, dile getirildiği zaman ve mekân açısından 'ilginç' bulunması..."

Ve geldik en önemli bölüme... Haberin neden manşetten değerlendirildiğinin açıklandığı bu bölüm, bizi, gazeteye yönelttiğimiz "Milliyet'i kim 'yapıyor'?" sorusuna bağlayacak:

"Haberin manşete taşınması gazete yönetiminin bu sözlere verdiği 'önem'i, başlığı da Milliyet'in yayın politikası çerçevesinde kullanılan takdir hakkını gösteriyor..."

Gördüğünüz gibi onca dolgu malzemesine hiç gerek yokmuş, her şey en sonda söyleniyor... O bölümün Türkçesi de şu: "Evet, gazete olarak biz de 'gericilik' olarak görüyoruz kadınların başlarını örtmesini... Sehba Müşerref de öyle konuşunca acayip sevindirik olduk, sözlerini manşete taşıdık..."

'YAYIN POLİTİKASI'NIN BİR BAŞKA TEZAHÜRÜ

Milliyet'in konuya ilişkin "yayın politikası"nın bir başka tezahürü de, Okur Temsilcisi'nin açıklamasından bir gün sonra (27 Ocak) geldi... Gazete, Başbakan Erdoğan'ın ABD gezisi kapsamında New York Dış İlişkiler Konseyi'ndeki konuşmasında söylediği "Türban sorunu var" cümlesini birinci sayfanın göbeğine oturtmuş, haberi Tayyip Erdoğan ve eşini Abdülhamit'in torunu ve onun eşiyle birlikte gösteren bir fotoğrafla süslemişti...

Erdoğan'ın konuşmasından bu cümleyi seçen bir gazete daha vardı: Cumhuriyet...

Bakın Cumhuriyet'e hiç sözümüz yok... Bu gazete, devlet adamlarının eşlerinin başlarını örtmemesi gerektiği konusunda gayet "tutarlı" bir çizgi izliyor... Nitekim bir gün önce, "Müslüman 'first lady'ler laiklik dersi veriyor" başlığı altında, "karşılaştırmalı fotoğraflar"la süslenmiş bir başka birinci sayfa haberi okumuştuk bu gazetede...

Milliyet de Cumhuriyet gibi yayın yönetmeniyle, başyazarıyla bu konuda "tutarlı" bir çizgi izleyen bir gazete olsaydı, ona da sözümüz olmazdı... Fakat öyle değil! Hatırlayın, Çankaya'da verilen yeni yıl resepsiyonu için bazı politikacılara "eşsiz davetiye" gönderilmesine karşı Türk basınında en sert yazıyı Milliyet'in yayın yönetmeni Mehmet Yılmaz yazmıştı... Burada o yazının tümünü iktibas etmiştik hatta... Bizim itirazımız işte buna: Gazetenin genel yayın yönetmeni başı örtülü kadınların eşlerinin yanında olmaları "hakkını" savunan yazılar yazacak, karşı çıkanları eleştirecek, sonra da "Milliyet'in yayın politikası" doğrultusunda gazetesinde bu kadınları "gericilik"le suçlayan manşetler atacak... Şimdi şu soruyu sormakta haksız mıyız:

Milliyet'in "yayın politikası"nı kim belirliyor? Milliyet'i kim "yapıyor"? Mehmet Yılmaz Milliyet'in "sade" bir köşe yazarı mıdır, yoksa genel yayın yönetmeni midir? (A.G.)


Feher, spor basını, haber refleksi...

Portekiz'in Benfica takımında oynayan Macar asıllı futbolcu Miclos Feher'in (24) 25 Ocak Pazar günü oynadığı bir lig maçının son dakikalarında yere yığılıp "canlı yayında" ölmesi, yalnız futbola ilgi duyanları değil, görüntüleri izleyen herkesi derinden sarstı... Futbolcunun, ölümünden hemen önce gördüğü sarı kartı gülümseyerek karşılaması ve bundan birkaç saniye sonra hayata veda edişi, olayın dramatik etkisini daha da artırdı...

Pazartesi günü yayımlanan Türk gazeteleri, bütün dünya gazeteleri gibi haberi geniş bir biçimde duyurdular okurlarına... Haberin büyütülmesinin bir nedeni de, Macar futbolcunun bu şekilde ölen ilk futbolcu olmamasıydı... Futbolseverler, daha yedi ay önce bu görüntülerin neredeyse kopyasını izlemişlerdi; 26 Haziran 2003'te oynanan Kamerun-Kolombiya Konfederasyon Kupası maçında Kamerunlu futbolcu Marc-Vivien Foe de olduğu yerde yığılıp ölmüştü...

Salı günü Feher'in cenaze töreni vardı, cenaze bu törenin ardından memleketi Macaristan'a gönderilecekti... Spor servisleri bu haberi hazırlarken İsveç'ten bir ölüm haberi daha geldi: İsveç 4. Lig takımlarından Kavlinge GIF'ın bir futbolcusu kas germe ve esnetme hareketleri yaparken, tıpkı Foe ve Feher gibi yığılıp kalmıştı...

Böyle bir manzara karşısında "ne oluyoruz" diye merak etmeyen bir gazetecinin "haber refleksi"nin vahim boyutlarda dumura uğramış olduğunu söylemek haksızlık olmaz herhalde...

Çarşamba günkü gazeteleri bu gözle gözden geçirdik... Sonuç bize "yarısı dolu yarısı boş bardak" örneğindeki gibi göründü. Artık meşrebinize göre "iyimser" bir yorum da yapabilirsiniz, "kötümser" bir yorum da...

Durum şöyle:

"Ne oluyoruz?" sorusunu sorup iyi-kötü araştıran, soruşturan, uzmanına soru soran gazetelerimiz şöyle: Milliyet, Radikal, Zaman, Cumhuriyet, Vatan...

Bu beşli içinde habere en geniş yeri veren ve bizce en iyi işleyen gazete, Zaman... Başka hiçbir gazetede yer almayan şu istatistikî bilgi, yalnız bu bile Zaman'ın haberini öne çıkarmaya yeter:

"1950'lerde bir futbolcu maç boyunca ortalama 700 metre koşarken, bu mesafe bugün 12-14 km'ye kadar yükseldi..."

Buradan da anlaşıldığı gibi, konuyu işleyen gazetelerin muhabirlerinin müracaat ettiği uzmanlar, esas olarak futbolda rekabetin şiddetlenmesine bağlı olarak futbolcular üzerindeki "aşırı yük" meselesine bağlıyorlar sorunu...

Türkiye'de spor sağlığı üzerine projeleri bulunan Ümit Turmuş'un sözleri:

"Geri pas yok, oyun sürekli hareket halinde. Bu da futbolcunun sağlığını zorluyor. Futbolcuların dinlenmesi konusunda ciddi kararlar alınması lazım."

Fırat Üniversitesi Spor Dairesi Başkanı Yrd. Doç. Dr. Ahmet Tevfik Ozan'ın sözleri ise meselenin sadece "saha içi hız" sorunundan kaynaklanmadığını, bir bütün olarak "hayat"taki hız, rekabet ve hırsla ilgili olduğunu gösteriyor:

"Gürültü, karşılaşmaya çıkan futbolcuda stres oluşturur. Aşırı hırs, üzüntü, sevinç sporcuyu normal insanlardan fazla hırpalar. Bütün bunların üzerine eğer sporcu kendini kontrol edebilme yeteneğinden yoksun ise emasyonel stres dediğimiz, vücutta adrenalin deşarjı sonucu damarların büzüşmesi ve tansiyonun yükselmesiyle gerçekleşen, ölümle sonuçlanan vakalar yaşanabilir."

Meselenin, futbolun "en hızlı" oynandığı ülkelerde geniş biçimde tartışılacağına eminiz... Spor basınımız inşallah bizi mahrum etmez oradaki tartışmalardan... Şaka değil, iş futbolun oynanma biçimine yeni kurallar getirecek noktalara kadar gidebilir çünkü... (A.G.)


Şakanın böylesi de biraz fazla kaçmıyor mu?

Mutlaka bizim gibi diğer Hürriyet okurları da neye uğradıklarını anlamamışlardır...

Nasıl anlasınlar; 27 Ocak tarihli Hürriyet'in 25. sayfasını açıp da (Biliyorsunuz bu sayfa gazetenin genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök ve gazetenin başyazarı Oktay Ekşi'nin yazılarının yer aldığı "VIP sayfası"dır.) Özkök'ün yerinde Deniz Baykal'ın fotoğrafını görünce kim şaşkına dönmez?

Baykal'ın fotoğrafı da öyle "kurnazca" secilmiş ki... 25. sayfadan uzunca bir süredir "bıyıksız" olarak okurlara gülümseyen Özkök'ün fotoğrafının (biliyorsunuz Baykal da bıyıksız) neredeyse aynısı!

Yani özetle, Özkök'ün köşesi ebatıyla, görsel malzeme kullanımıyla aynen yerinde; eskisinden terk farkı, Özkök yerine Baykal!

Hürriyet okurları bu manzara karşısında ne düşündüler bilemeyiz ama gazetenin "VIP sayfası"nın bizi kısa da olsa bir süre endişelendirdiğini bütün samimiyetimizle itiraf ediyoruz...

"Tamam", diye düşündük ilk önce, "Olacağı buydu işte, Baykal geldi ve Özkök'ün yerine oturdu!"

Haksız da sayılmazdık yani... Hiç değilse birkaç aydır kulaktan kulağa yayılan söylentiden herkes gibi tabii ki bizim de haberimiz vardı. Hani canım, "Hürriyet'in başından Özkök gidip (adı lazım değil) falanca gelecekmiş" şeklindeki söylenti...

Ancak kendimizi toparlamamız uzun sürmedi. Çünkü, söz konusu "söylenti"de "halef" olarak adı geçen şahsiyetin Özkök'ün yerine kurulması, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'a hiç şans tanımayan bir senaryo çerçevesinde öne çıkıyordu...

Neyse, sonunda Özkök'ün Baykal fotoğraflı köşesinin sağ alt köşesinde yer alan Özkök'ün fotoğrafını farkettik de işin aslını anlayabildik. Fotoğrafın altında da bir not vardı:

"Geçen hafta cuma günü '555 K' başlıklı CHP'yi eleştiren bir yazı yazmıştım. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, bu eleştirilerime cevap vermiş. Sayın Baykal, cevabında partisi açısından bence önemli bir bilanço da çıkarıyor. Bugün köşemi tek kelimesine dokunmadan Sayın Baykal'a bırakıyor ve açıklayıcı cevabı için kendisine teşekkür ediyorum."

Anlaşıldı işte.... Bizim kısa da olsa yürüğimizi hoplatan bu manzara bir "şaka", bir "oyun"dan ibaretmiş...

Öfff beee, dünya varmış.... Düşünebiliyor musunuz, ülkenin en büyük gazetesinin yönetiminde ve "VIP sayfası"nda Deniz Baykal! Hem de Kıbrıs ve AB yolunda işlerin yola girmeye başladığı bir dönemde... Siz söyleyin, böyle bir "dönüşüm"ün ne anlama geldiği süratle kafanızdan geçip yüreğiniz ağzınıza gelmez mi?!

Meğer hepsi bir "oyun"dan ibaretmiş...

Unutmadan: Bir kez daha (ve bu kez iyiden iyiye) anladık ki, Ertuğrul Özkök, gerçekten çok "oyuncu" bir kişi. "Çocuk gibi!" diyeceğiz ama biliyorsunuz çocuk da değil....

Sonuç olarak, bir gün bile olsa, hepimize geçmiş olsun! (K.B.)


29 Ocak 2004
Perşembe
 
YÖNETENLER: Kürşat Bumin
Alper Görmüş


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED