|
|
|
|
|
|
|
|
|
McDonough, atık suyun içilebilecek hâle dönüştürüldüğü fabrikalar tasarlıyor. Kullandığından daha fazla enerji üreten binalar inşa ediyor. Bu binalar öyle aydınlık, öyle havadar ki, çalışanlar kendilerini dışarıda zannediyorlar.
Ev ve şehrin kapitalist piyasa ideolojisine teslim olduğu günümüzde mimarların İstanbul toplantısı birşeyleri farketmemizi sağlar mı? Bunu zaman gösterecek. Şimdi aşağıdaki ifadelere bakalım: "Gençliğimde bir süre Ürdün'de Bedevîlerin arasında bulundum. Gölgenin olmadığı bir yerde, 49 °C derece sıcaklıkta onların neden kat kat siyah giysiler giydiğini, çadırlarının neden siyah renkte olduğunu ilk başta çözemedim. Ben beyaz bezden yapılmış bir İngiliz çadırında kalıyor, üzerimde şort ve hâkî gömlekle dolaşıyordum. Zaman içinde anladım ki, Bedevîler bu şekilde kendilerini ultraviyole ışınlardan koruyorlar, fazla su kaybetmiyorlardı. Ortalama bir Bedevî günde bir litre suyla yaşarken, ben 19 litre su içme ihtiyacı duyuyordum. Bedevî çadırları keçi kılından, çok gevşek dokunmuştu. İçerisi çok lâtif şekilde ışık alıyordu. Çadırın dışı çok sıcak olduğundan, yükselen sıcak hava içerideki havanın gevşek dokudan dışarıya emilmesine yolaçıyor, sirkülasyon sağlanıyordu. Çadırın yere sarkan kanadını açtığınızda, dışarıda hafif bir esinti olmadığında bile, içeride sesi duyulan bir hava akımı başlıyordu. (Çöl şartlarında bunlarla yetinmek zorunda olan Bedevîlere Büyük Yaratıcı'nın ihsanıydı bütün bunlar. Yaratıcı'ya Tasarımcı demek uygun olmayabilir. Çünkü tasarlamak için bilgiyi gözden geçirip yeni sentezler yapmaya, yani zamana ihtiyaç vardır.) Yağmur yağdığında, keçi kılının lifleri şişip kabarıyor ve çadır su geçirmeyecek şekilde, bir davul derisi gibi, gergin ve sıkı hâle geliyordu. Ayrıca siyah renkli olduğundan kir de göstermiyordu. Çadır bezini imâl eden fabrika ise, sizin sağınızda-solunuzda dolaşıyor, sizin yiyemeyeceğiniz şeyleri yiyor, ve o tabiatta (çöl) biyokütle adına bulduğu ne varsa, bunları ete, süte, tereyağına, peynire, yüne, kürke ve deriye dönüştürüyordu... Kuzey Kaliforniya'da Gap firması için binalar inşa ettiğimizde, Bedevî modeline dayanan bir havalandırma sistemi geliştirdik. Bu sistemde, beton döşemelerden gün boyunca bedava, temiz ve serin hava içeriye giriyor, gece boyunca da içerideki hava yine elektrik enerjisi harcamaksızın dışarıya atılıyordu." Yukarıdaki ifadeler, Amerikalı mimar William McDonough'a ait. William McDonough, atık suyun içilebilecek hâle dönüştürüldüğü fabrikalar tasarlıyor. Kullandığından daha fazla enerji üreten binalar inşa ediyor. Bu binalar öyle aydınlık, öyle havadar ki, çalışanlar kendilerini dışarıda zannediyorlar. McDonough, insan-ürünü tasarımlar için tabiatı mükemmel bir model ve ilham kaynağı olarak kabul ediyor. McDonough'un başarısında, hayatında arka arkaya gelen önemli karelerin çeşitliliğinin de rolü var. Tokyo'da doğmuş. Hong Kong'da büyümüş. Connecticut'da (ABD) lise okumuş. İrlanda'da mimarlık bölümünü bitirmiş. Az güneş alan bu ülkede ilk güneş-ısıtmalı evi inşa etmiş, ve sistem çok iyi çalışmış. Ürdün çöllerinde Bedevîlerle birlikte yaşadığı tecrübeler tabiî sistemlerin ne kadar fıtrî ve zararsız olduğunu ve eksiksiz yaratıldığını anlama imkânı vermiş. Nike, Gap, IBM, Ford, Smithsonian Enstitüsü ve ABD Çevre Koruma Fonu için bina tasarımları yapmış. 1996'da Bill Clinton kendisine, ABD'de en yüksek çevre onur ödülü olan Başkanlık Sürdürülebilir Kalkınma Ödülü'nü vermiş. McDonuogh hâlen Charlottesville'de (Virginia, ABD) yaşıyor. Cornell Üniversitesi'nde (New York) profesör ünvanıyla ders veriyor. Virginia'nın sürdürülebilir meşe ormanlarından gelen ağaçlarla ve diğer tabiî malzemelerle inşa ettiği evini şehrin ortasında küçük bir inziva yeri hâline getirmeyi başarmış. Tamamen güneş ışığıyla aydınlanan, havası temiz ve sessiz bir mekan. Tabiata olabildiğince uyumlu. Neredeyse tabiatın ta kendisi."Milyonlarca insanın yaşadığı 75 kilometre karelik bir alanda, Hong Kong'da büyüdüm" diyor. "Çinlilerin arasında İngilizlerin oluşturduğu bir azınlık topluluğu içindeydim. Kurak mevsimde dört günde bir defa, ve sadece dört saat boyunca su veriliyordu. Kolera tifo, tifüs, sarı humma ve kızıldan ölen insanlar gördüm. Hayatın böyle olduğunu zannediyordum. Babamın verdiği ödeme çeklerini nakite çevirmek için annemle birlikte döviz bürosuna her gidişimizde, işlem yapılan pencerenin arkasında seksen yaşlarında bir kadın görürdüm. Her defasında kadının elinde ölmüş veya ölmek üzere olan bir bebek olurdu. Yaşadığım dünya buydu: açlıktan ölen bebekler. Ve katı sınırları olan bir dünya. Yaz tatili için Puget Sound'a (Washington eyaleti, ABD) geldim. Büyükbabam ve büyükannem ağaç kütüğünden yapılmış bir kulübede, yaşlı çam, köknar ve sedir ormanının içinde yaşıyorlardı. Seksen metre yüksekliğinde ağaçlar ve temiz kaynak suları vardı etrafımızda. Korku veren bir tabiat bolluğuydu bu. Fakat lastik bant, alüminyum folyo ve benzer şeyler yoktu. Bu da olağan bir hayat olarak gözüktü bana. Bolluk olan bir dünyada da insan dikkatli olabiliyordu demek ki. Daha sonra, lise için Connecticut'a gittim. Burada, altlarında Porsches marka otomobiller olan 16 yaşında çocuklarla karşılaştım. Birden, bu utanmazca tüketimin farkına vardım. Okulun spor tesisinde duşlar açık bırakılıyordu. Gördüklerime inanamıyordum. Duş kabinlerini dolaşıyor, muslukları tek tek kapatıyordum. Okuldakiler kaçık olduğuma hükmetmişlerdi." Donough, bina tasarımlarına yeni bir anlayış getirmeye çalışırken hareket noktası olarak tabiatı ve tabiatın başına gelenleri esas alıyor: "Gezegenin bütün karıncalarını biraraya toplarsak, insanlarınkinden daha büyük bir biyokütle meydana getirirler. Karıncalar milyonlarca yıldan beri inanılmaz şekilde çalışkandırlar. Verimlilikleriyle bitkileri, hayvanları ve toprağı besler, destek olurlar. Yüzyıldan biraz fazla bir zamandan bu yana en canlı ve hareketli safhasını yaşayan insan endüstrisi ise, gezegenimizin üzerindeki hemen bütün ekosistemleri çöküşün eşiğine getirmiş durumda. Tabiatın bir tasarım problemi yok, bizim var. Tabiî kaynakları eşi-benzeri görülmemiş şekilde yağmalayan bu endüstrileşme oyunu bize öyle bir dünya kurdu ki, kullandığımız kimyasalların insan ve çevre sağlığı üzerindeki etkilerine dair hiçbir gerçek düşünce geliştiremedik." McDonough yeni tasarım felsefesini şöyle açıklıyor: "Tıpkı ağaçlar gibi, güneş enerjisini kendisi için yararlı hâle dönüştüren, tükettiğinden daha fazla elektrik enerjisini üretip bir kısmını şebekeye veren binalar tasarlıyoruz. Çıkardığı atık suları içilecek duruma getiren fabrikalar kurmak istiyoruz. Kullanım süresi dolduğunda yararsız atık durumuna dönüşmeyen ürünler planlıyoruz. Bunlar, bitkiler, hayvanlar (ve toprak) için besin hâline dönüşmek üzere dekompoze olacakları toprağa karıştırılabilirler, veya alternatif olarak, yeni ürünler için yüksek kaliteli hammadde teminine yönelik, endüstriyel geri kazanım çevrimine sokulabilirler... 1984'de, çalıştığım şirkete New York'taki Çevre Koruma Fonu için bir idare binasının tasarım ve tefriş işi ihale edildi. Duvar kağıtlarından halı yapıştırıcılarına kadar, kullanacağımız malzemelerin üreticilerine bunların muhtevalarını sorduk. Bu bilgilerin özel olduğunu, veremeyeceklerini söylediler. Dahası, detaya inildiğinde birçoğunu onlar da bilmiyorlardı. Biz de binada su-bazlı boyalar kullandık, halıları yere tutkalla yapıştırmak yerine ufak çivilerle tutturduk. Mekan hacimlerini ve havalandırma sistemlerini kişi başına dakikada bir metreküp temiz hava sağlayacak şekilde ayarladık. Halbuki bunun standardı metreküpün altıda biriydi. Kullandığımız granitlerde radon gazı ölçümü yaptık.... İlkbaharda çiçek açan bir vişne ağacını ele alalım... Sürekli bir malzeme akışı sözkonusudur ağaçta. Yapraklar, çiçekler ve meyveler. İşe yaramayacak binlerce yaprak, çiçek ve meyve öncelikle harika bir manzara teşkil eder; sonra, zaman içinde toprağa düşer ve yine toprak olurlar. Atık diye birşey yoktur ve problem de yoktur. Tasarımcı perspektifiyle ben de soruyorum: Neden ağaç gibi bir bina tasarlamayayım?!.. Oksijen üreten, azot fikse eden, karbon tutan, su damıtan, toprak yapan, güneş enerjisini yakıta dönüştürüp depolayan, kompleks şekerler ve besin üreten, mikroiklim meydana getiren, mevsimden mevsime renk değiştiren ve kendi kendini çoğaltan. Bu yaklaşım, tabiatı bir model ve akıllı-güvenilir bir kılavuz olarak kabul etmektedir. Reçete de budur."
NURETTİN TOPÇU'NUN MAARİF DAVASI Maarif mi, eğitim mi? Yüzyıllar boyu milletimizin irfanına yön veren ve nice başarılı kuşaklar yetiştiren maârif kavramının kaldırılarak yerine eğitim kavramının ikame edilmesi gelecek nesilleri etkileyecek bir hakkın gaspı anlamındaydı. Son derece önemli kavram değişikliği karşısında o dönemde elbette tepkiler ortaya konulmuştur. Dönemin bazı aydın, ilim adamı ve siyasetçileri konuyu mesele, sorun gibi algılamış ve o yönde tepkilerini ortaya koymuşlardır. Topçu, bu son derece önemli kavram değişikliğini mesele/sorun olarak değil, bilerek ve bizzat davâ olarak benimsemiştir. Maârif mi, eğitim mi? Topçu'nun vefatının üzerinden otuz yıl geçmiştir. Belki bir otuz yıl daha geçse de O'nun maârif davâsındaki tezine ve düşüncelerine Türkiye'nin ne kadar muhtaç olduğu bir kez daha gün gibi ortadadır. Aradan seksen yıl geçmesine rağmen Türk Eğitimi ağyarını mani efradını cami henüz bir eğitim literatürü bile geliştirememiştir. Eğitim, elde ettiği başarılar, ülkeye kazandırdığı artı değerler yerine, sürekli ürettiği sorunlar, tartışmalarla gündemde kalmayı sürdürmektedir. Bir değer olarak insanın değil, sistemin gözetilmesinin ve korunmasının temel ilke olarak benimsenmesi eğitimi, dolayısı ile ülkeyi milletler arasında çağın gerisinde bırakmıştır. "Cüz'i ve iptidai gayeler içinde tıkanıp kalarak zihni genişliğe yükseltmeyen, mahdut gayesinden sonsuzluğa ışık tutmayan bir öğretim gayesini bulamamış hatalı ve kötü bir öğretimdir. Böyle bir öğretim, mektep kaçakları ve haylazları yaratır, diploma bezirgânları doğurur, mektep ruh ve disiplinini parçalayarak mektebi hayatla birleştirir, Amerikan mektepleri hazırlar." diyordu. En büyük hakem olan zaman, Topçu'nun Türkiye'nin maârif davasındaki düşünce ve tespitlerinde haklı çıkardı. "Maâriften beklediklerimizin gerçekleştiğini iddia edenler, bu iddialarını ispatta çok güçlük çekeceklerdir.En aşağı üç asırdan beri sarp kayalara çarpa çarpa harap olan maârif gemimiz, bugün kırık dökük bir tekne gibidir. Ancak büroya memur, eski deyimi ile kalem efendisi yetiştiriyor. Bugün talebelik artık ilim yolculuğu değil, diploma avcılığıdır." 'Mektep, bir ülkedir' Sistem ve ortaya çıkardığı sonuçları mercek altında tutan, problemleri büyük bir sorumluluk düşüncesiyle tespit ve teşhis eden, çözümüne dair alternatifler üreterek sorgulayan, ışık tutan, yol gösteren bir bilim ve düşünce adamıdır Topçu.. "Çocuğa her şeyi öğreten mektep, onu ne kadar düşüncesiz yapabiliyor! Daha ilkokulda bütün eşyanın bilgisini sunan, orta öğretimde cihan tarihini, cihanın coğrafyasiyle birlikte genç dimağlara aktarmak isteyen bugünkü mektep pek bedbahttır. Ruhlara istikamet vermekten uzaktır. " Topçu, milletlerin geleceğinin yoğrulduğu ve şekillendiği mektebi, fiziki anlamda çatısı, dersliği, siyah tahtası, muallimi olan dar bir mekân olarak görmüyor. O'na göre mektep bütün bir ülkedir. Ve O davasına delil olacak düşüncelerini sürdürüyor: "Milletin ruhunu yapan maâriftir. Maârifin düşmesi millet ruhunu yerlere serer. Maarife değer vermeyiş, millet ruhunun yıkılışını hazırlar. Maârif hangi yönde yürürse millet ruhu da onun arkasından gider. Şu halde millet, maârifi demektir." Şüphesiz bu kısa değerlendirme, Topçu'nun eğitime dair düşüncelerinin tamamını içermesi mümkün değildir. Aslında O'nun maârif davasını nesillere aktarabilmek, siyasi otoritenin bir enstitü teşkil ederek hayata geçirmesi en uygun olanıdır. Üniversitelerimizin de Topçu'nun düşüncelerinden yararlanmak için bir adım atması zamanı gelmiş ve geçmektedir. MİLLİ KÜLTÜRE KARŞI YUNANCA-LATİNCE Din eğitimi verilen okullarda Yunan ve Latin dillerinin okutulması isteği ilk bakışta dayanaksız gibi görünüyor; ama aslında ciddi bir dayanağı var: Bu görüşü Cumhuriyetin ilk yıllarında aydınları meşgul eden hümanizm tartışmaları bağlamında ele almak gerekiyor. Çünkü okullarda Yunan ve Latin dillerinin öğretilmesi fikri ilk defa bu tartışmalar çerçevesinde ortaya atılmıştı. Bu görüşü savunanlar özetle şunları ifade ediyorlardı: "Batı düşüncesi ve değerlerinin Batılı olmayan bir ülkede yerleşip gelişebilmesi için o ülkenin yurttaşlarının düşünce ve değerlerinin değişmesi gerekir. Bu değişim de körü körüne taklitten ibaret olmamalıdır. Öyle ise bu toplumu ait olduğu Doğu (İslam) kültüründen 'kurtarmanın' ve Batılı değerlere sahip kılmanın tek yolu hümanizmdir." Hümanizm, Avrupa'da Rönesans döneminde ortaya çıkan bir fikir akımı olarak bilim, sanat ve felsefe alanında Batının Hıristiyanlık öncesi kültür temellerine yaslanmayı öngörüyordu. Bu anlamda hümanizm, dinden tamamen bağımsız bir düşünceydi. Hümanizm görüşünü benimseyen Türk aydınlarına göre Cumhuriyet de bir "Türk Rönesansı"ydı. Onlar da Batıda olduğu gibi Yunan ve Latin kültürünü esas alan bir anlayışı savunuyorlardı. Onlara göre Doğuya (yani İslam kültürüne) ait ne varsa hepsinden vazgeçmek lazımdı ve bütün bunlardan arta kalacak olan boşluk hümanizma anlayışıyla doldurulmalıydı. Çünkü toplum, Batı dünyasının ve bu dünyanın değerlerinin temelini oluşturan "asıl kültür"le tanıştırıldığında tam anlamıyla Batılı olacaktı. Böylelikle körü körüne taklit ortadan kalkacak, Batının bütün değerleri özümsenmiş olacaktı. Bu değerlerin temeli Yunan kültürü olduğuna göre bu kültürü ve dilini öğrenmekten başka çare yoktu... İşte bu amaçladır ki liselerde Yunanca ve Latince dersleri okutulması gerektiği savunulmuş, Cumhuriyet gençlerinin Batılı değerleri benimsemekten öte özümsemesinin çaresi olarak bu görülmüştür. Şüphesiz ki mesele Yunan ve Latin dillerinin bir yabancı dil olarak öğretilmesi veya öğrenilmesi meselesi değildir. Bu köktenci bir kültür politikasıdır ve mevcut kültürü var eden unsurlar değiştirilmediği takdirde topluma, cumhuriyetin getirdiği değerleri benimsetmenin mümkün olmadığı inanışının ürünüdür. Her ne kadar cumhuriyetten önce de hümanist düşünceye ilgi duyan aydınlarımız ve yazarlarımız olsa da, kültürü dönüştürme anlamında hümanizmin devlet politikası üzerinde etki sahibi olması cumhuriyet döneminde gerçekleşmiştir. Özellikle İnönü dönemi kültür politikaları içerisinde dönemin Kültür Bakanı Hasan Ali Yücel'in çalışmaları önemli bir aşama oluşturmuştur. Bu dönemde Batı klasiklerini dilimize çevirmek üzere Tercüme Bürosu kurulmuş ve hümanizm anlayışının yayılması için bir kültürel ortam yaratılmaya çalışılmıştır. Dönemin gazete ve dergilerinde bu konuyu ele alan çok sayıda yazının yer alması aydınların konuya olan ilgilerini ortaya koymaktadır. Hümanizm taraftarları topluma egemen olan anlayışların, yani genel anlamıyla millî kültürün değiştirilmesini, toplumun ilerlemesi ve çağdaş medeniyet seviyesine ulaşılması için şart görmektedirler. Kendilerinin de içinde yetişmiş oldukları kültür "niteliksiz, yetersiz, sığ ve eski"dir. Öyle ise ne yapıp edip bu kültürden kurtulmak ve topluma başka bir kültürü benimsetmek gerekir. Ancak mevcut kültürün beslendiği kaynak değişmedikçe bu kültürden kopmak mümkün değildir. Kültürün kaynağını değiştirmenin yolu ise eğitimdir. İşte bunun için okullarda Yunanca ve Latince derslerinin okutulması talepleri ortaya çıkmıştır. Bu görüşü savunanlara göre, eğer okullarda gençlerimize Yunanca ve Latince öğretirsek onlar Doğulu gibi değil Batılı gibi düşünmeye alışacaklar ve karşılarına çıkan problemleri "dogmalara" göre değil aklın ilkelerine göre çözümlemeye çalışacaklardır. Cumhuriyet döneminde yapılan dil tartışmalarının temelinde de aynı bakış açısı vardır. Bu tartışmaların merkezinde yer alan Nurullah Ataç'ın dili dönüştürme çabaları aslında kültürü dönüştürme çabasıdır demek hiç de yanlış olmaz. Öztürkçecilik akımının en önde gelen savunucusu olan Ataç, okullarımızda Yunanca ve Latince okutulmadığı için 'öztürkçeci' olduğunu söylemekten çekinmez. Çünkü önemli olan eski dilin taşıdığı ve yaşattığı kültürel değerleri ortadan kaldırmaktır. "Batı değerlerinin taşıyıcısı olan Yunanca ve Latinceyi öğretemiyorsak hiç değilse bu anlamda nötr bir dil oluşturalım" yaklaşımı böyle ortaya çıkmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında başlayan bu tartışmaların günümüze kadar devam etmesinin temelinde, millî kültürümüzü hor gören anlayışın hâlâ aydınlarımızın bir kısmının zihninde varlığını sürdürmesi yer alır. Başa dönecek olursak, İmam Hatip okulları için ortaya atılan "çözüm" önerisi -her ne kadar yalnızca din adamı yetiştirmek konusunda olsa da- Türk aydınlarının, bu milletle ve milletin var ettiği değerlerle hâlâ barışık olmadıklarının bariz bir göstergesi... İSTANBUL'UN İMARI Çözümler! Çözümler! Durmadan çözümler üretilmekte ve çözüm önerileri ortaya konulmakta. Buna rağmen İstanbul'un sorunları çözülmek ve azalmak yerine katlamalı olarak artmaktadır. Nedendir bu? Hiç düşünülmüyor ya da düşünüldüğü zannediliyor. Yanlışlık nerede buna bakıldığı yok. İstanbul'un manası bir kenara bırakılmış, hep madde planından ele alınmakta sorunlar. Öyle olunca da ruhsuz çözümlerin ve çözüm önerilerinin önüne tarih hortlamaktadır. Hem de köhnemiş Bizans tarihi. İstanbul'a çözüm arayanların ve çözüm önerenlerin, farkında olarak ya da olmayarak en yakın yoldaşları 'Hortlak Bizans tarihi' olmuştur. Sakın bana ilişme, sakın bana dokunma; şayet dokunacak olursan rüyalarında hortlar kabuslar gördürürüm! İstanbul'un imarı adına yapılıp edilenlerin tamamı köhnemiş Bizansı ihya etmek adına olmuştur dense yeridir. Bundandır ki İstanbul için çözümler hep çözümsüzlükle sonuçlanmıştır. Aydınlar, yazarlar, okumuşlar, siyasetçiler, akademisyenler üçü, beşi, onu bir araya geldiklerinde söyledikleri tek şey sur içi İstanbul'u trafikten arındırılmalı. Ticarethaneler boşaltılmalı. Yani, sur içi İstanbul açık hava müzesi haline getirilmeli. Bunun Türkçesi İstanbul'dan vazgeçmeliyiz. Bu mantık yüzündendir ki Eminönü ilçesi can çekişmekte, Akbıyık, Sultanahmet, Gedikpaşa, Soğanağa, Laleli, Langa, Samatya, Kocamustapaşa, Şehremini, Karagümrük, Fatih v.s. vsemtleri yok artık bugün. Bunun yanlış olduğunu iddiaya kalkanlar meseleyi hiç anlamamışlar demektir. Onlara ise söylenecek bir sözümüz yok. Eminönü ve Fatih ilçelerinin yani sur içinin meskun mahallerinin, ya çarpık kentleşme sonucu ya da metruk vaziyette oluşundan dolayı insanların ikamet etmelerine elverişsiz bir vaziyete geldi. Bu hale gelişin de en büyük müsebbibi çarpık tarih ve tarihi eser anlayışıdır. Burada da köhnemiş Bizans hortlağı ortalarda gezmektedir. Etkili ve de yetkililer farkında olarak ya da olmayarak köhnemiş Bizans hortlağının korkusunu taşımaktadırlar. Bu yüzdendir ki çözüm gayretleri sonuçsuz kalmaktadır. İstanbul'umuzun güzelim mabedlerinin her geçen gün cemaatı azalmakta, selatin camileriz ibadet yerine yabancı turistlerin gezip görmek istedikleri birer müze haline geldi ne hazindir ki. Güzelim İstanbul'umuzun, yani suriçinin kurtarılması için çok zor bir şey yapılmalı yapılabilirse o da. Neden olmasın? Hep söylenmez mi; biz zor şartların altından kalkan bir milletiz. Suriçinde bir tek otel bırakmadan kökünü kazımak. En başta da turistik olanlarından başlayarak. Turistler, neden surdışındaki oteller de konaklamasınlar? İstanbul'u pürüzlerden temizlemedikçe, güzelim İstanbul'umuza gerçek manasını ve imanını kazandırmadıkça İstanbul imar edilemez.
|
|
![]() |
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Sağlık | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |