15 Temmuz darbe girişiminin 1. yıldönümünü çokça hüzünle, bir o kadar da coşkuyla idrak ettik. Başta Ankara ve İstanbul olmak üzere 81 vilayette sokaklar, meydanlar doldu taştı. Birliğimizi tekrar sergileyerek düşmana korku saldık, dostu sevindirdik, umutlandırdık.

Neden çözülmüyorlar?

Yeni Şafak


Ankara’da en muhteşem tören, 15 Temmuz gecesi bombalandığı saatte TBMM önünde yapıldı. Ulus’tan, ilk Meclis’in önünden yürüyüşe geçen Ankaralılar Meclis önünde toplandılar, en çok şehidi verdiğimiz Meclis önünde, Genelkurmay kavşağında, şehitlerimizi andılar, zafer heyecanını tekrar yaşadılar.

Meclis önündeki törenlerde Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez uzun, ama gerçekten uzun bir dua yaptı. Duasında her meseleye değindi, Rabbimiz'den her şeyi istedi. Ancak, her konuya değinen o uzun duada, Fetullahçılar’a ilişkin hiçbir vurgu, hiçbir tespit, hiçbir temenni yoktu.

Kuşkusuz Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez bunu kasıtlı yapmadı. Kendisi, özellikle 17/25 Aralık’tan sonra Fetullahçılar’a yönelik en ağır, en esaslı eleştirileri getiren ve bunun için de çokça saldırıya maruz kalmış bir Diyanet İşleri Başkanı. Ancak, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, Fetullahçılık’la mücadelede daha fazla sorumluluk alması da artık bir zorunluluk.

Aradan 1 yıl geçti ama Fetullahçılar çözülmüyorlar. Neden?

17 Aralık 2013, Fetullahçılar’la mücadelenin resmen başladığı tarih. Fetullahçılar, emniyet ve yargı eliyle seçilmiş hükümete darbe girişiminde bulundular. Hükümet de, 50 yıldır sinsice büyüyen bu yapıya karşı savaş ilan etti.

Recep Tayyip Erdoğan, etrafındaki bir avuç yol arkadaşıyla girdi mücadeleye. Hem tüm gövdesiyle kavga ediyor, hem de devletin kurumlarını, bürokrasiyi, sivil toplumu, iş dünyasını, medyayı, hatta kendi partisini, kendi arkadaşlarını bu hayati derecede önemli kavgaya girmeleri için teşvik ediyor, her birini “iteklemek” zorunda kalıyordu. Hem başkomutanlık, hem neferlik yapıyordu. Meselenin siyasi boyutu kadar, stratejik, lojistik, teorik, hatta akademik boyutuyla da mecburen kendisi ilgileniyordu.

Erdoğan’ın kavgadaki yalnızlığını gören Fetullah Gülen, bunu fırsata çevirip, örgütünü tamamen kapatıyor, örgütüne saldırı altında oldukları duygusunu pompalıyor, sürekli umut vadederek, örgütü bir arada tutabiliyordu.

Şu acı bir gerçek: Erdoğan’ın kavgasına, 15 Temmuz’a kadar herkes girmedi. “Bu benim kavgam değil” diyenler, “aman Fetullah’ın şirreti bana değmesin” diyenler, “kim kazanacak bakayım, ona göre safımı belirlerim” diyenler oldu.

Meselenin ciddiyeti 15 Temmuz’dan önce anlaşılabilseydi, kavganın Erdoğan-Gülen kavgası değil, Türkiye’nin bağımsızlığı meselesi olduğu idrak edilebilseydi, Erdoğan yalnız bırakılmasaydı, örgüt bu kadar birbirine kenetlenemeyecek, çok daha önceden çözülebilecekti.

İstisnalar hariç, en çok konuşması, en çok uyarı, tavsiye, telkin, tebliğ yapması gereken İslami cemaatler, o cemaatlerin önderleri maalesef “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” fırsatçılığıyla sustular.

En büyük görev Diyanet İşleri Başkanlığı’nındı. Bu korkunç yapının sapkınlığını, halk diliyle halka en çok onlar anlatabilirdi. Her hafta milyonlara ulaşabilen hutbeler örneğin en önemli imkandı… Olmadı.

Üniversiteler, akademisyenler, aydınlar derinlikli analizlerle bu sapık örgütü çalışabilirlerdi. Güzel işler, güzel makale ve kitaplar çıktı ama hem yetersiz kaldı, hem de halka ve örgütün içlerine ulaşamadı.

Medya, inandırıcılığı ve hatta güvenilirliği şüpheli yayınlarla, örgütü iteledi, kümeleştirdi, örgüte çelikten duvarlar çekilmesine zemin hazırladı.

Mücadelenin her boyutu Erdoğan’a yüklendiği için, kavgada tarihi sorumluluk taşıyanlar kenarda durup seyrettiler.

Çözülmesini, dağılmasını, içinde isyanlar çıkmasını, içinden itirafçılar çıkmasını beklediğimiz bir örgüt, daha fazla içine kapanıyor, daha fazla birbirine kenetleniyor, ketumlaşıyor, hatta mağduriyet edebiyatı üzerinden aileleri de kendi safına çekiyorsa, durup düşünmek zorundayız.

Tarihin bu en korkunç, en tehlikeli örgütüyle sadece siyasi dil üzerinden mücadele yürütemeyiz. Sadece kavga dili ise, örgütü çökertmiyor, tam tersine koruyor.

15 Temmuz’un üzerinden 1 yıl geçti. Şimdi artık geç de olsa “yumuşak güc’ün devreye girme zamanı. Duaların, vaazların, hutbelerin, sohbetlerin, kitap ve makalelerin siyasi dil ve kavga dilinin önüne geçmesi gerekiyor.

Mücadele Bedir ve Uhud’dan ibaret değil. Hazreti Peygamber, “kalpleri mühürlü” deyip tebliği bıraksaydı, Mekke’nin fethi mümkün olur muydu?

Bize, Fetullahçılık gibi bir sapkınlıkla mücadelede, örgütün çelik duvarlarını yıkıp içeriyi dağıtacak “akıl ve dil” gerekiyor.  Haksız yere Recep Tayyip Erdoğan’ın üzerine yüklenmiş bu yükü alma zamanı geldi de geçiyor.

+

Son gelişmelerden anlık haberdar olabilirsiniz.
Yenisafak.com bildirim ile, web sitesine girmeden de haberleri takip edebilirsiniz.