
Başlık biraz iddialı, farkındayım. Elbet bir köşe yazısında, tüm başlığın hakkını vermek pek mümkün görünmüyor ancak elimden geldiğince, katkı sunmak adına kendi zaviyemden mevzuya dair birkaç şey söylemek isterim.
İnsan okudukça bir şeyler öğrendiği kadar, neler bilmediğini de öğreniyor. Yaklaşık bir yıl boyunca akademik düzeyde “Tasavvuf Dersi” almama rağmen, konuya dair bildiklerim zerreyi aşmıyor.
Dünyanın neresine giderseniz gidin, bir konuda liyâkat sahibi olmayan kimselerin, meşru olmayan zeminlerde, uzmanlık gerektiren konularda yorum yapamayacağını görürsünüz. Ancak Türkiye özelinde, mevzu din/İslâm olunca maalesef atış serbest. Derinlikli ilmi konuları, konuyla ilgili bilgisi, samimiyeti, hayreti olmayan televizyon kanallarında, liyâkât sahibi olmayan kişilerce, magazinsel figürler ile, karikatürize edilmiş kişiler ile, dinin murat ettiği şeyi ıskalayarak, reyting canavarına kurban vererek, düşmanca bir üslup ile tartışma ahlâkını kaybedenlerce sulandırılmasından oldukça rahatsızım. Hayır! İlmin konuşulmasını, konuşulacak ortamı kendi tasarrufum altına almıyorum, ilmin tebliğinin değersizleştirilmesine, manevi bir konunun metalaştırılmasına, alınıp/satılacak bir nesne haline dönüştürülmesine itiraz ediyorum.
Mevzu tasavvuf olunca görüş bol… Hatta tasavvuf/sufi kelimelerinin kökenleri konusunda bile onlarca iddia var; sûfilerin yünlü giymeleri nedeniyle, “sûf/yün” anlamı verenler olduğu gibi, Yunanca filozof manasına gelen “sofia”dan geldiğini söyleyenler var. Şüphesiz bu tanımlar, tasavvufun kaynağı nedir, İslâm Düşüncesi içerisindeki meşruluğu nedir tartışmalarıyla da bağlantılı.
Tasavvuf ehli, kendisini ifade ederken Hz. Ebu Bekir, Hz. Ali kanalıyla, Hz. Muhammed (SAV)'e dayandırıyor. Tasavvufa eleştiri getirenler ise, tasavvufu daha çok mistik dinler, Eski Doğu Dinleri ile ilişkilendirip, sonradan olma bid'at olarak değerlendiriyor.
Tasavvuf tarihine şöyle bir baktığımızda, henüz tarîkâtler oluşmadan zâhidlerin, zühd hayatı yaşayan sahabenin ve hatta tüm peygamberlerin münzevi hayatının ilk örnekleri oluşturduğunu görüyoruz. Ancak ilerleyen zamanlarda, mevzunun aşk, his, duygu ile alakası olması hasebiyle biraz maksadını aştığını görüyoruz. İbn Arabî düşüncesi, Hallac-ı Mansur şatahâtları (aşk ve cezbe ile sûfinin kendinden geçerek söylediği ifadeler), sekr (aşk ile sarhoşluk hâli) halinde söylenen ifadeler İslâm toplumunda ciddi rahatsızlıklara sebebiyet veriyor. Şeriat dairesi dışına çıkan sûfi ifadeler, siyaset ile dinin iç içe girmiş (İslam devleti, Emevi, Abbasi, Selçuklular, Osmanlı… silsile içerisinde dini olan ile siyasi olan ayrışması mümkün değil, tarih böyle geliyor) olduğu coğrafyalar da mevzuya eklenince ortaya ister istemez, aşkın bir tasavvuf savunması yahut şiddetli bir tasavvuf düşmanlığı çıkıyor.
12. asra gelindiğinde artık tasavvuf kurumsallaşıyor ve tarîkatler ortaya çıkıyor. Tarîkatlerin İslam toplumları üzerinde olumlu yönde birçok etkisi var. Hatta Türkler, Ahmet Yesevî (1166)/Yeseviyye eliyle İslâm ile şerefleniyor. Tekkeler, ahîlik teşkilatları dini bir ahlâk seviyesi üzerinden ictimaî hayata nüfuz ettiriyor. Ancak yine bu etkili kurumlara sızan ve dinin tebliğdeki muradını aşan bazı kişi ve kurumlar, şeriat dairesi dışına çıkmaya, üzerlerine vazife olmayan siyasi meselelere müdahil olunca seddi zerai kabilinden önleri kesiliyor. Ancak mutedil bir tasavvuf anlayışı varlığını ve olumlu etkisini sürdürüyor.
Burada mühim isim önemli: Gazâlî. İmdada İmam Gazâli (1111) yetişiyor. Hüccetü'l İslâm'ın yaşadığı dönem mühim; Bâtınîlik tehlikesi var. Bununla birlikte tasavvuf ucu çok açık bir ilim halini almış, zahitler, sûfiler var ancak henüz tarîkatler oluşmamış, şeriat ve Ehl-i Sünnet dairesi dışında doğru yürüyen tasavvuf meraklıları var, bu noktada Gazâli, tasavvufu Sünni daireye, şeriat dairesine çekmeye çalışıyor, oldukça da başarılı oluyor. İmam'ın girişimiyle tasavvuf bu badireyi de atlatıyor.
Özellikle Osmanlı İmparatorluğu döneminde tarîkatler çok aktif. Toplum tasavvuf ahlâkıyla şekillenen bir yapı alıyor, belli bir estetik zevk, musiki, mimari, insani ilişkiler, ders halkaları, talebe/öğrenci ilişkileri hemen her şey haddini bilen tasavvuf ahlâkı ile şekilleniyor, medeniyetin zirvesini görüyoruz.
İslâm Düşüncesi içerisinde elbet tasavvufun da eleştirilecek yönleri vardır. Ancak bütünüyle tasavvufu yok sayamaz, kapı dışarı edemeyiz. İbn Arabi zenginliğinden faydalanır, panteizme varan görüşlerini üslubunca reddederiz. Şer'i dairedeki tarîkatlerde zikre devam eder, şatahat söylemlerini yine üslubunca reddederiz.
Yaratılanı, Yaratan'dan ötürü severiz. İftira atmayız, su-i zanda bulunmayız. Çok konuşuyoruz, konuştukça laflarımızın kölesi oluyoruz, belki biraz susar kendimize döneriz, başkalarını yermez, yergiye kendi nefsimizden başlarız…
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.