YazarlarBuzdolabı

Buzdolabı

İsmail Kılıçarslan
İsmailKılıçarslanGazete Yazarı
Durdu. Böyle birdenbire durup etrafına bakarak, baktığı yerlerde gördüğü şeyler üzerine düşünmeyi severdi. Eskilerin dediği gibi, itiyadı bu idi. Ancak bu kez o itiyat için değil, vitrinde gördüğü buzdolabı için durdu.

Hayatında hiçbir vakit beyaz eşya satan bir dükkâna girmemişti. Bakışlarını uzattı bu yüzden. Birbirine tıpatıp benzeyen bu buzdolapları arasında ne fark olduğunu anlamaya, anlamlandırmaya çalıştı.

Nazarında buzdolabı denilen nesne, suyu soğutan, yemeği bozulmaktan koruyan, kapısının üstündeki bölmelerin birine yumurta, diğerine ilaç konulan bir şeydi. Daha doğrusu, öğrenci evlerindeki buzdolabı bu saydığı işlere yarıyordu. Fakat burada, bu mağazanın vitrinindeki buzdolaplarının üzerinde yazan fiyatlara bakınca buradakilerin sadece o işlere yarıyor olamayacağını düşündü. Bunlar mutlaka başka şeyler de yapıyor olmalıydılar. Sözgelimi meyvelikteki elmalar bitince yerine kendiliğinden yenilerini koyuyor olması lazım gelirdi ki aldığı parayı hak etsin.

Ebru'nun geçen gün pastanede ettiği laflar geldi aklına. Canı sıkıldı. Her canı sıkıldığında yaptığı gibi derince bir nefes alıp 'hayırlısı yahu' diye fısıldadı soluğunu yavaşça bırakırken. Şeyhbaba'dan öğrenmişti bunu. Başkaca şeyler de öğrenmişti bu Balkan göçmeni yaşlı adamdan. Etrafındaki herkes kendisine Şeyhbaba diyordu lakin şeyhlik ettiğini gören yoktu. Ne müridi vardı ne tekkesi. Ne meclisi vardı ne takkesi. Sadece sözleri vardı. Hem demir eriten ateşten sıcak hem en soğuk akan pınarın suyundan serinletici sözleri…

Ondan öğrendiği dörtlüğü tekrarladı vitrindeki siyah buzdolabına bakarken: 'bir acayip derde düştüm herkes gider karına / bugün buldum bugün yerim Hak kerimdir yarına / zerrece tamahım yoktur şu dünyanın varına / rızkımı veren Hüda'dır kula minnet eylemem'

Ebru geldi tekrar aklına. Tekrar nefes aldı, tekrar soluk verdi. Geçmedi hüznü.

'Aşk tamam da, annem de diyor ki haklı olarak, yarın öbür gün kurduğunuz damın faturaları gelince görürüm ben aşkınızı. Diyor ki, cicim ayları bitince görürüm ben sizi. Elinden ne iş gelir seninkinin diyor. Ney açar. Başka? Ebru teknesi kurar. Başka? Başka yok. E, karın doyurur mu bakalım bu işler? Bi neycinin çaldığı ney eskiyecek de, buna gelecek de, sipariş verecek de, bu günlerce uğraşacak da… Nasrettin Hoca fıkrası olsa komik değil kızım.'

Canı yanmıştı çok. 'Neyci değil neyzen denir, ney de çalınmaz üflenir' demişti. Ebru da duraksamadan, 'aman işte, neyse ne… Annem yanlış mı konuşuyor?' diye haykırmıştı adeta. Canı çoktan da çok yanmıştı bu sefer.

Hem buzdolabı dediğin beyaz olurdu. Bu bildiğin siyah. Öğrenci evinin odalarından biri kadar büyüklüğü. Yatar insan bunun içine. Yatar yatmasına da, buzdolabı dediğin nesne insanın içinin yanmasını soğutur mu bakalım?

Gülümsedi. 'KPSS'ye girersem ebruyu, girmezsem Ebru'yu bırakacağız demek' diye düşündü.

'Öyle deme kızım, sigortalı, güvenceli iştir. Devlete dayadın mı sırtını, azıcık aşım kaygısız başım' dediği geldi aklına müstakbel kayınvalidesinin. Türkiye'de yaşı yeten bütün kadınlar gibi atasözleri, deyimler ve diğer bazı kalıplarla atıyordu muhatabına dayağı Ebru'nun annesi. Sözün savaşını kayınvalideler kazanıyordu.

Mağazadan bir kız çıktı kapıya. İçeriye buyur etti. Beğendiği model olup olmadığını sordu. 'Ben bu dünyanın modelini sevmedim aslında' demedi kıza, diyemedi. 'Yok' da diyemedi, ama dükkândan içeri girecek cesareti de toplayamadı kendinde.

Sanırsın dükkânın eşiği oldu sana sırat köprüsü. Girse, 18 taksitle 4 bin liraya satılan şu siyah buzdolabını alıverse… Girse, 'bana bir de bulaşık makinesi lazım, onlara da bir baksak' deyiverse… Yağlı müşteriyi görünce 'çay alır mısınız?' diye soran kızın teklifini kabul etse… Hatta bir de şeker atsa çaya…

O vakit Ebru, Ebru'nun annesi, kendi annesi, hatta uzak akrabalar falan mutlu olacaklar, sevinecekler, sevinçten deliye dönecekler. Çünkü o eşikten içeriye girse KPSS'ye de girecek. Bir kravatın boyunduruğuna da girecek. Her sabah daire başkanı Selami beye uzaktan baş selamı vereceği o çemberin içine de girecek.

Girmedi. Kendisine epey bir merakla bakan kıza 'ebruya dönüyorum ben' dedi, 'hem sizin çayınız da beklemiş olur şimdi. Beklemiş çay içilmez.'

Yürüdü. Derince bir nefes alıp 'hayırlısı yahu' diye fısıldadı soluğunu yavaşça bırakırken.