YazarlarBiz selamlaşıyoruz

Biz selamlaşıyoruz!

Leyla İpekçi
LeylaİpekçiGazete Yazarı

Adana Film Festivali'nde, ödül vereceği sanatçıyla sahnede selamlaşmayı reddeden bir sunucu adına dilenemeyen kurumsal özrü düşünüyorum. Bunun ardındaki yüzü merak ediyorum. Nasıl bir utanç perdesi gizliyor bu yüzün gerçeğini, henüz bilmezken...

Ne kadar çok yüzü varmış bir selam vermeme eyleminin. Bu art niyetli organize hareketin. Bir bakıma, bir kesim için bütün bir sosyolojik arka planı dolu bu düşmanlaştıran,  bölen, kavgayı yücelten hareketin.

Başörtülü kızların okulda, kışlada, resmi yerlerde değil selam verilmek, yüzüne bile bakılmadığı, hiç tanınmadan sırt dönüldüğü, her türlü kapının yüzlerine kapatıldığı yılların açtığı yaralar henüz kapanmadı.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN
Leyla İpekçi : Biz selamlaşıyoruz!
Haber Merkezi26 Eylül 2017, SalıYeni Şafak
Biz selamlaşıyoruz! yazısının sesli anlatımı ve tüm Leyla İpekçi yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Sadece onlarla da sınırlı değil. Yüz yıldır memleketinde vatandaş yerine konmayan, halk diye aşağılanan kitlelerin bir selam vermeme gösterisiyle bütün bu kamçılanan öfke ve hınçla dolu hafızasına yine hakaret eden, hor gören, lümpen deyip geçen ve kendini ‘asıl sahip’ görenlerin şımarık söylemine bir ayna dahi tutmak boynumuzun borcu değil midir?

***

Nefes aldığı memleketi seven, vatanını bir sevgili gibi addeden, eleştirse de iyiliğini isteyen, nefret etmeden, yakıp yıkmadan ama kızarak, bazen söverek seven bir yönetmenin eserleri ortadayken siyasi/sosyolojik bağımsızlığı hep tahammülsüzlük sınırına mı dayanacak?

Milletinin inanç ve iradesini hor görmeyen, çekilmeye çalışıldığı savaşlara ve iç çatışmalara karşı birliği ve barışı savunan, bu yolda elini taşın altına koyduğu için ve teröristleri desteklemediği için aydın çevreden dışlanan, düşmanlaştırılan, eski dostları tarafından yapayalnız bırakılan bir vatandaşın varolma hakkını savunacak bir insan hakları savunucusu yok muydu?

Neredeydi birlikte yaşama, çoğulculuk, evrensel bildirgeler diye nara atanların 15 Temmuzun ruhunu içeriden yaşayanlara dahi tahammül edememelerinin ardındaki fanatizmin, kibrin, üstünlük duygusunun, tahakküm eğiliminin, nefret ve hınç eğiliminin vebalini üstlenecek olanlar?

***

Kendini haklı ve üstün görme kibri nasıl da düşmanlığa, bölünmeye hizmet ediyormuş dedim. Durmadan yalanlarla, iftiralarla, örgütlü karalamalarla sapasağlam durmaya çalışan hayat arkadaşım Semih’le birlikte bu kaçıncısıydı maruz kaldığımız. Ama bu kadar değil ki.

Hele bir de örneğini çokça gördüğümüz gibi hınç moderatörlerine kendini kaptırıvermişsen... Zaafınla kullandırıyorsun kendini. İbret alabilenler için, hepsinde hikmet var. Sevemediklerini kınamakla uğraşmak yerine, kendindeki bir zaafı düzeltmekle uğraşmalı insan. Biz böyle yapmaya çalışıyoruz en azından.

Selam vermek yerine sırtını dönen sunucuya bakıyorum. Semih’e arkasını dönerken onu kendi vehimlerinin ete kemiğe bürünmüş hali olarak görmesine odaklanıyorum. Kendisi nasıl bir ‘olmuş’luk içinde ki, ona benzemeyen veya farklı düşünenler hep biatçı, hep lümpen, korkak, menfaatçi, hep şucu bucu... Yani kendisine benzemeyen, gayrı olan, öteki! Hep düşman!

***

Peki ya öteki’nin hiç olmadığı bir dilde gönlünü açmaya çalışıyorsan? Öteki de ben! Diyemeyen her kim, nasıl da iç savaşların taraftarı haline geliyorsa, iktidar yalakalığı denilen illetin asıl tuzağına da düşen onlar oluyor hep.

Bu ülkede ortalık kendisinin veya cemaatinin menfaati için hokkabazlık yapanlardan geçilmezken: Memleketini severek ama ona buna yalakalık etmeden hakkaniyet temelinde yaşamaya çalışan,  bir mahalleyle, kesimle, belli birideolojiyle kimliğini oluşturmamış bir sanatçının da herkes kadar hırs ve hınç kampanyalarına karşı bağımsızlığını dert ediniyorum.

Sırtını dönmüş sunucuya bakıyordum evet. Ve kendi yarattığına inanması böyle oluyor kişinin demek ki diyordum. Hiç korkusuzca iftira atabilir mi yoksa insan. İçinde bir’lemiş olsa, selamın özündeki manaya ulaşsa, karşısındakinin de kendinden ayrı olmadığını fark etse...

Döktüğü kanın kendi kanı olduğunu, ettiği nefretin kendi nefsinden bir suret olduğunu idrak ederek alsa eline kılıcı/mikrofonu/kalemi... Ne olurdu mesela! En azından hangi ödünç alfabeden alındığı belli olmayan bir yazılı açıklamaya muhtaç kalmazdı.

***

Selam’ın içinde savaş yok mu? Dibine kadar var. Ama nefretle savaşmak zulümdür. Muhatabının kim olduğunu bilerek, içinden bir’leyerek almaya çalışıyoruz silahı/kalemi/mikrofonu elimize. Hz. Ali’nin içinde nefret uyandığında savaş meydanını terk etmesidir çünkü nefsiyle mücahade. Namı-ı diğer cihad dedikleri. Bugünün siyasileşmiş cihat terimlerinden ne kadar da uzak!

Evet biz selam veriyoruz. Tevhid ağacının tohumuyuz. Gerçeğin/ya da karşısındaki insanın/muhatabının iç yüzünü merak etmeyen, ona yaklaşmak istemeyen her kim önyargılarının, peşin hükümlerinin, vehimlerinin, kibrinin esiri oluyor bu alemde.

***

Biz selam veriyoruz. Olayları ancak kendi hükümlerine delil olacak kadarıyla yorumluyorsan, kulaktan dolma bilgilerle yetiniyorsan,  hakaret ve iftiraları çoğaltmaktan için rahatsız olmuyorsa hep çatışmadasın sen. İç savaş profesyonellerinin işi seninle görülür kolayca. Sonra da barış istiyor, adalet naraları atıyorsun yürüyüşlerde.

Biz selamlaşıyoruz. 'Sen bendensin, ben sendenim' diyoruz, merhaba. Çünkü, merhaba: “Ben seni biliyorum, sen benden gayrı değilsin” demek ve bunu ispat etmek derdindeyiz.

Bir çeşit duadır selam. Sevemediklerini affedersin, merhamet duyarsın. Benzememiz gerekmiyor, farklılıklarımızla biriz dersin. Emin olursun. Emin olanın teslimiyetiyle çıkılır selamete. Kuşkuyla, vehimle, vesveseyle, fitneyle, dedikoduyla, art niyetle değil!

Nefret eden her zaman kullanışlı bir alettir. Nefret eden tevhid edemez. Sevemeyen için kavuşma gerçekleşemez ki. Tastamam her zerresiyle kavuşmadır adalet: Her şeyin yerli yerinde olması. Helalleşmediğimiz bir tek can, sevgisiz bir milimetre kalmayana kadar şu alemde!

***

Selam veriyoruz evet. Gayret ediyoruz baktığımızın manasını görmeye. Baktığını mahluk olarak görürsen mahluk olur. Hak gözüyle bakarsan, gayrı kalmaz. Giden nereye gitmiştir ki, gayrı yoksa!

Amaç bunun felsefesini yapmak, okumak öğrenmek değil sadece. O olmak. Bizzat! Selam olmak. Sırrına varmak. Böyle bir dilin içinde can bulmaya, kendi gerçeğimizin nuruyla buluşmaya çalışırken... Hep belalarla sınanmak var. Başkalarından etkilenme sıfır olana kadar, belî diyene kadar, şikayet etmeden, nasibindeki sırrı açmaya... Her olayda muhatabının Hak olduğunu bilerek, onun Zat’ını kalb içinde buluncaya kadar...