YazarlarDerin bir merhaba

Derin bir merhaba

Mustafa Armağan
MustafaArmağanGazete Yazarı
Askerden yeni gelmiştim. Bıçkın bir Bursa bıçağı gibiydi zihnim. Askerde boşa geçen vakitlerimi telafi etmek için okumak, daha çok okumak ve yazmak ekmek kadar, su kadar ihtiyaçtı. Ve tabii yazmak…

Yazacak yer aradığımda dergiler elbette ama gazetelere iştahlanıyordu kalemim. Köşelere kurulmaya… Her yazar adayı gibi ben de 'Ah bir köşem olsa orada neler yapmazdım!' diye derin derin iç geçirdiğimi şuracıkta itiraf edeyim mi?

Üstelik o zamanlar gazete sayısı az, köşe yazanlar da belirli sayıdaydı. Sizin anlayacağınız, Türkiye aydınının köşe yazarlığına ayranının kabardığı günlerdi ki, Yeni Şafak gazetesi kuruldu, tabii şimdi çoğu başka yayın organlarında icra-yı faaliyet eden dost ve arkadaşlarımız iş başındaydı. Derken ufak tefek yazılar, Kültür Sanat sayfası yorumları derken bir de baktım günün birinde köşem oluvermiş!

Velhasıl Yeni Şafak'ta tam 41 hafta devam eden köşe yazarlığımdan ayrıldığım 25 Kasım 1995'ten bu yana koca bir 20 yıl geçmiş. Bu uzun ayrılıktan sonra köşe yazarlığına merhaba dediğim gazetenin okuruna bu defa derinden bir merhaba demek istedim.

Peki neden?

'Derin' kelimesi 2000'li yıllarda yaptığımız 'derin devlet' tartışmaları sırasında pek bir revaçtaydı. Açıklanamayan nice esrarengiz olayı bir çırpıda yakalayan bu terimi o kadar çok kullandık ki galiba gına getirdik. Hatta Yeni Şafak'ın kardeşlerinden Derin Tarih dergisini çıkartacağım zaman bile 'Aman, yanlış anlaşılır şimdi' ikazlarına muhatap olduğumu iyi hatırlıyorum.

Derin Tarih bu ay 4. yılını doldurdu. Onbinlerce okura seslenen, toplam 8,000 sayfalık bir yayın performansı sergiledi, yaygın deyişle 'tuttu'. Derin Tarih'in 'tutması', yola çıkarken kimi tereddütleri olan dostlarımızın 'doğrusu bu kadarını beklemiyorduk' şeklindeki samimi itiraflarında fark ettikleri gibi tarihin ülkemizde ne kadar rağbete bindiğinin de göstergesiydi.

Peki hiç düşündük mü tarih neden bu kadar merak ediliyor bu ülkede? Hele ki gençler tarafından. Dün Kahramanmaraş'ta, bugün de CNR Kitap Fuarı'ndaydım, gençlerin neleri merak ettiklerini duysanız şaşardınız. Lozan'ın süresi 2023'te doluyormuş! Doğru mu? Türkiye'nin petrol çıkarması anlaşmalarla yasaklanmış! Var mı böyle bir şey? Mustafa Kemal Paşa 1918'de İngilizlerce öldürülmüş ve yerine casus Lawrence'i geçirmişler! Böyle bir bilgiye rastladınız mı?

Sorular yalnız 1918 sonrasına mahsus olsa iyi, Osmanlı tarihinin muhtelif alanlarına ve devirlerine yangın gibi sıçrıyordu. Yavuz Sultan Selim'in Sina Çölü'nde arslanlarla güreşip güreşmediği, 2. Abdülhamid'in tebdil-i kıyafet ederek defalarca hacca gidip gitmediği veya Ertuğrul Gazi'nin büyük oğlu Sarı Batu'nun Osman Gazi'den önce beyliğin başına geçtiğine dair havsalamızın sınırlarını zorlayan meraklar tenis topu gibi gidip geliyordu.

Öyle anlaşılıyordu ki, insanlar okudukları tarihlerden tatmin olmuyor, en önemlisi de yazanlara –istisnalar hariç- güvenmiyorlar. 'Bize okullarda öğretilen tarihe inanmıyorum' sözünü söyleyen liseli öğrencinin yanında duran tarih öğretmeninin de onu tasdik ettiğini görmek en ağırından bir şizofreninin nasıl yakamıza yapışıp yıllar yılı bırakmadığının da kanıtı değil miydi?

Ağır yaralı romancımız Oğuz Atay “Tarih, geçmişten geleceğe uzanan ve bugün gördüğümüz bir rüyadır" demişti. İrlandalı yaralı kurt James Joyce ise tarihin 'uyanmaya çalıştığı bir kâbus' olduğunu yazmıştı. Galiba ikincisi bize daha çok uyuyor. Bir kâbus gibi üzerimize çöken şu uğursuz tarih uykusundan nasıl uyanacağız?

Dahası, Jack Goody'nin dediği gibi Avrupa emperyalizmi diğer kıtaların tarihlerini çalmakla yetinmeyip bir de yerlerine sahtelerini imal edip koymuşsa bu, kâbusu katmerlendirmez mi? Hadi çalındığını fark ettik diyelim, elimize tutuşturulan tablonun sahte olup olmadığını nereden anlayacağız? Bilirkişiler de 'ayarlanmışsa' geriye yapılacak ne kalmıştır?

İşte memleketimin tarih manzarası aşağı yukarı budur ve Necip Fazıl'ın, Eşref Edip'in, Osman Yüksel'in vaktiyle elimine etmek yıkmak için ter döktükleri, lakin ömür yetiremedikleri yalanlar surunun gediklerine Ulubatlı Hasan gayretiyle saldırmakta oluşumuzun gerekçesini böylece açıklamış olayım.

Dostlar! İngiltere'nin, Fransa'nın, Rusya'nın bir tarih meselesi olmayabilir ama Türkiye'nin bir tarih meselesi vardır ve bu mesele kangren olmak üzeredir. Şimdiden zihinler felç olmuş vaziyettedir. Değiştirilmesi için acilen tedbir alınmazsa “Bu ülke"nin çocuklarına oynanan büyük tarih hırsızlığına –maazallah- ortak olmak tehlikesi söz konusudur.

Aklınıza o devedikenine sürtünmüş soru düşmüş olmalı: O büyük tarih oyunu neydi? Edward Said'in Filistinliler için kullandığı o ifadenin koltuğuna yakışıyoruz:

Biz kurbanların kurbanlarıyız!

Tanzimat'ın aydın nesli Avrupa'nın hisarına başını çarptı ve yılları hasarı gidermekle geçti. Meşrutiyet aydınları hasarlı geleneğin ürünlerini daha da hasarlı hale getirerek sundu sonrakilere. Cumhuriyet ise Tanzimat'ın kırdığı evimizin camlarını bu defa buzlu camlarla değiştirdi!

Sonuçta bu üç büyük kırılmanın ardından 'Kimiz biz?' sorusuna kâh hasarlı binaya bakarak cevap verdik, kâh etrafımızı kataraktlı göz gibi çevirmiş buzlu camlardan bakarak gördüklerimizle. Gerçek şuydu ki, ilk çarpışmanın kurbanları olan Tanzimat neslinin kurbanları olmuştuk. Kim olduğumuz sorusunu tarihimize kendi sesimizle soramadığımız gibi kendi gözümüzle kimliğimizin temel unsurlarını görme imkânından mahrum bırakılmıştık.

“Bu ülke"nin çocuklarının kendilerine oynanan yaklaşık 1,5 asırlık oyunun neden tarih alanında dağlaştığını, bizim neden tarihimizden mahrum edilip sahte bir tarihle bugüne kadar idare etmemiz istendiğini öğrenmesi içindir mücadelemiz. Bu en az ilki kadar yaman geçmesi gereken mücadeleyi kazanma ümidimiz, onu hilafetin kaldırılmasından 4 ay sonra çıkardığı Âsım adlı kitabıyla başlatan Mehmed Akif'lerden Eşref Edip'lere, Bediüzzaman'lara, Necip Fazıl'lara bağlanan altın zincirin kopmadan yeni nesle aktarılması halinde devam edecektir. Aksi halde Cemil Meriç'in “Bu Ülke" dediğimiz gemi daha çok su almaya devam eder.

İşte o gemiyi bir yandan yüzdürürken öbür yandan tamire ihtiyacımız olduğu için buradayım. Kâbusu salih rüyaya tahvil etmenin başka bir yolu yok ne yazık ki.