Önceki yazımızı, günümüz İslamcılarının, “demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti”nin belirlediği esaslara göre kurulan ve siyaset yapan AK Parti'nin iktidarını (çerçevesini çizmeye çalıştığımız) dilemmayı giyinmiş olarak, hiçbir düşünsel hazırlık da yapmaksızın idrak ettiklerinden, kendilerini yepyeni sorunların içinde buluverdiklerini söyleyerek bitirmiştik.
Bu yeni sorunların ne olduğunu konuşmaya başlamadan önce yine vaki dilemma kapsamında şu iki hususun altını çizmeliyiz:
1-Üç tarzı siyasetten biri olan İslamcılığın, İslam'la nitelenen bir devlette ortaya çıkması, dünden bugüne zihinleri karıştırmış ve “Halkı Müslüman bir yerde İslamcılık nasıl doğabilir?” sorusu çeşitli vesilelerle hep sorulagelmiştir.
İslamcılık üzerine düşünenlerin bundan hareketle yaptıkları yorumlar şöyle özetlenebilir:
“Din yüzünden geri kaldık” teziyle, “Din yüzünden geri kalmadık, dindarların yanlış tutumları, ataleti yüzünden geri kaldık” tezinin çatıştığı bir ortamda, yönetici elitin Müslüman olmak bakımından ikinci tezi desteklemesi normal olduğu gibi, bunu mevcut problemleri aşabilmek için sistemin içine çekmeleri de normaldi.
Sait Halim Paşa'nın (ş: 1921) sadrazamlığıyla başladığına inanılan bu süreç, Cumhuriyet'in ilk yirmi beş yılında, aksinin mümkün olabileceğine dair yapılan kimi denemelerin başarısızlıkla sonuçlanması üzerine Şemsettin Günaltay'ın başbakanlığıyla yeniden hareketlendi. İslam'la kurdukları gevşek ilişkiye rağmen Adnan Menderes ile Turgut Özal ve sistemin talebini doğru okuyarak onunla ilk uzlaşmayı (kendi Müslüman kimliğini koruyarak) kabul eden Necmettin Erbakan'dı.
2-Mehmed Akif başta olmak üzere, Ulusal Savaş'ta aktif olarak çalışan ve birinci mecliste yer alan İslamcıların ağır baskılarla, tehditlerle sistemden tasfiyelerini takiben “entelektüel ve aktivist İslamcılık” ortaya çıktı. Bu hareket, “kaynağında devletin bekası ve müslüman toplumların kurtarılması fikri”ni (terim ve yorum İsmail Kara'ya aittir) içkin olması nedeniyle, yine siyasidir, ancak örgütsüz, sivil ve muhalif olması nedeniyle ilkinden çok farklı bir yerde konumlanmıştır. Şimdi bizim “devlet” merkezli dilemmasını anlamaya çalıştığımız hareket de budur.
Bu hareketin AK Parti iktidarıyla başlayan yeni sorunlarının ilki, AK Parti'nin “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti”nin partilerinden bir parti olmasından kaynaklanmış gibi görünmektedir.
Laiklik, İslamcılığın yumuşak karnıdır. Çünkü laiklik, halkın dini ve kültürel olarak hazmetme kabiliyeti gözetilerek değil, sistemin bir dayatması olarak uygulandığından, laiklik olması bakımından değil “laikçilik” olması bakımından daha ilk gününde tartışılan bir konu haline gelmiş, İslamcılar da bu tartışmada “antilaikçi” bir mevziyi seçmek zorunda bırakılmışlardır.
Dolayısıyla İslamcılar, laikçi-antilaikçi karşıtlığının dışına çıkararak, genel tanımıyla “dinsizlik” olan laikliğin, daha farklı daha yerel bir şeklini tartışamadıkları gibi, mevcut heterodoksiyle olan mesafelerinin ne olacağını, kültürel planda Müslüman olanlarla diyaloglarının düzeyini de belirleyemediler.
Yönetcilerinin Müslüman olması ve seçmeninin çoğunluğunu mütedeyyin kesimin oluşması nedeniyle AK Parti'nin bir blok sertliğiyle maruz kaldığı laikçi saldırıyı göz önünde bulundurarak söyleyecek olursak, İslamcılar bu konuda yapabilecekken yapamadıkları mezkur şeyler nedeniyle, AK Parti ile özdeşleştirildikleri için, tarafsız kalma, laikçi-antilaikçi karşıtlığını yumuşatma imkanını da kaybetmiş ve doğrudan iktidarın güdümüne girmiş sayıldılar.
Demokrasi, sosyal hukuk devleti ve merkezilik konuları da laiklik sorununa aynı düzeyde eklemlenince, İslamcılar için cevaplarını henüz bulamadıkları konularda, bu cevapları siyaseten üretmiş gibi görünen AK Parti'nin gölgesinde yaşamayı kabullenmek ve dolayısıyla artık kendileri olarak değil birer parti mensubu olarak varlık göstermek yeni bir tercih şeklinde öne çıkmış oldu.
Bundan sonra İslamcılar için, AK Parti yoluyla laikçilik, demokratlık, merkeziyetçilik ve sosyal hukukçuluk verili bir durum halini almakla kalmadı, iktidarı destekleyen gazetelerde yazmaları nedeniyle kendilerine İslamcılık sıfatı yapıştırılan kimi yeni yetmelerin, başta başkanlık sistemi olmak üzere AK Parti'nin siyasi tekliflerini, “Tanrı da bunu isterdi” şeklindeki kutsamaları üzerinden yeni ve çok tehlikeli bir retorik, hak edilmiş bir durum haline geldi.
Bazı yorumcular, bunlardan hareketle, AK Parti'yi de yukarıda zikredilen sürece dahil edip, örgütsüz, sivil ve muhalif İslamcılığın da nihayet onun sayesinde sistemin içine çekilerek eritildiğini söylediler.
Ancak bunu söylerken İslamcılıların, düşe kalka da olsa hep ilerleyen bir hareket olarak bitmeyen dinamizmini ve Recep Tayyip Erdoğan'ın karizmasından kaynaklanan “bilinçli bir geri çekilme siyaseti”ni güdüyor olabileceklerini hiç akıllarına getirmediler.
Nasıl?
Konuşalım inşallah.
twitter.com/OmerLekesiz
+

Son gelişmelerden anlık haberdar olabilirsiniz.
Yenisafak.com bildirim ile, web sitesine girmeden de haberleri takip edebilirsiniz.