YazarlarSanat ve edebiyatçılar için infial zamanıdır

Sanat ve edebiyatçılar için infial zamanıdır

Ömer Lekesiz
ÖmerLekesizGazete Yazarı
15 Temmuz başarısız darbe girişiminin ardından, FETÖ, PKK=PYD, DAEŞ ve Esed'in terör görevini birbirlerine devrini de içkin olan topyekün bir saldırı altına olduğumuz, maruz kaldığımız yeni acılarla daha somut hale geldi.

Stratejik ortağımız FETÖ başını iade etmemek için ipe un serme maharetini gözlerimizin içine baka baka sergilerken, elli yıldır kapısında bekletildiğimiz birliğe mensup ülkeler de terörün faillerine kendi başkentlerinde gösteri yaptırarak adeta Van, Elazığ, Bitlis ve Gaziantep acılarımızla alay ediyorlar.

Bunlar, maruz kaldığımız topyekün saldırıya dahildir; FETÖ, PKK=PYD, DAEŞ ve Esed de onların ellerindeki maşalardan ibarettir.

Bu topyekün saldırıya karşı, topyekün direniş göstermekten, özellikle bizi biz kılan, bir ve birlikte tutan 15 Temmuz ruhunu keşfettikten sonra, hiç de aciz olmadığımızı biliyoruz.

İlgili kurumlar FETÖ ve yandaşları olan terör örgütlerinin temizliğini süratle sağlarken, kolay olmayacağının, bir günde bitmeyeceğinin farkında olduğumuz şerrin yeni teşebbüslerine karşı bizler de teyakkuz halindeyiz: Acıyı aynı anda ve aynı şiddetle hisseden yüreklerin varlığı, acının mekanını aşmış durumdadır. Ülke sınırları içinde teröre maruz kalan hangi şehir, hangi belde olursa olsun, o artık ülkenin tamamıdır; ona maruz kalanların kavimleri ne olursa olsun onlar, Anadolu toplumunun fertleridir.

Dolayısıyla yaşanan acılara karşı gösterilen ortak tepki, artık acının kardeşliği değil, millet olmanın, vatan sahibi olmanın bilinciyle bilenmiş toplumsal bir idrakin ürünüdür. Dikkatler bu istikamette toplanmış, akıllar bu istikamette işlemeye, medyadaki kalemler bu istikameti göstermeye başlamışlardır.

Umuyorum ki, gündelik hayatı kaydetmeyi basitlik sayıp, üst-dil kurma saplantısıyla kendi doğal dilini bile kaybettiğinin farkında olmayarak, ben-cil bir melankolizmin tuzağında milletine, vatanına yabancılaşan sanat ve edebiyatımız da acının kaydındaki ve dolayısıyla topyekün direnişteki yerini gecikmeden alacaktır.

Çünkü, topyekün direniş, felsefe ve sanattaki Nietzscheci ayrımın aşılmasını zorunlu kılmaktadır. Nietzsche, filozofun görevini ontolojik bilgi ihtiyacına hangi hissin, hangi eksikliğin, hangi ıstırabın ya da acının neden olduğunu anlama; sanatçıya ise söz konusu hissi yeniden yaratma, ona biçim verme şeklinde belirlemiş ve ikisine birden “son kertede” dünyayı bu boşlukta inşa etme rolünü yüklemişti.

Oysa ki, bize göre hayat boşluk kabul etmez ve bizim için acıların gün aşımlı olarak sökün ettiği şu şartlarda, bunlara karşı oluşturacağımız milli tavır, felsefeyi ve sanatı gündelik hayatın içinden okumamızı ve kurmamızı gerektirmektedir.

Olayların oluşunu ve seyrini kendi inancımızın esasları içinden okumamız, o kaynakları dinamik tutmamız anlamına geldiği kadar, ilgili bilgileri gündelik hayatımızın içine çekerek aktif kılmamız, İlahi emir ve teklif ile onun kabulünü de sürekli güncellememiz anlamına gelir.

Haliyle, ontolojik bilgi yukarıda bir yerlerde asılı duran bir bilgi olmaktan çıkıp, hayatla bitişik, yaşananla doğrudan ilişkili bir bilgi olarak düşüncemizi (gündelik hayatımızın felsefesini) zenginleştirmeye, sanat ve edebiyatın da kurucu unsuru olmaya evrilmelidir.

Öte yandan, kavganın zamanında yapılanı değerlidir. Kavga olup bittikten çok sonra “ben o kavgaya karışmamıştım, çünkü kavganın nedeni ve yapılış biçimini yanlış bulmuştum” diyen aydının tutumu ferasetle, ağırbaşlılıkla değil doğrudan doğruya korkaklıkla ilgilidir.

Aynı bağlamda kavgadan kaçmayı siyaseti sevememekle gerekçelendirmeye kalkışan sanat ve edebiyatçıların hali de, yayıncı ve okur kaybetmemeyi içkin olan, aynı nitelikteki ferdi korkaklıkla ilgilidir.

Topyekün direnişte ilk yenmemiz gereken şey ise kendi korkularımız, korkaklıklarımızdır; ince hesapların çocuğu olaraktemkinli, mutedil davranmak yerine, doğru zamanda ve doğru yerde infial sahibi olabilmeyi başarmamızdır.

Bir günde tek ayak üzerinde on kere tekrarladığımız canımızın bir emanetçisi olduğumuz, Allah'a döneceğimiz şeklindeki hakikatleri kuru bir lafız olmaktan çıkarıp, manaya ve fiile aktararak fütüvvet ehli olduğumuzu, kendimizi milletimiz ve vatanımız için feda etmeye hazır bulunduğumuzu samimiyetimizde samimi olarak ilan etmek durumundayız.

Bunları derken, sanatçı ve edebiyatçılara, geçmişte konu sıkıntısı ve yazma kabızlığı çeken sosyal(ist) gerçekçilerin, olay mahalline koşmalarındaki bir koşmayı önermiyorum. Sanat, olaylar da dahil hallerin hissedilişiyle, idrake aktarılışıyla doğru orantılıdır ve onları önce kendi yüreğinin diliyle kendine söyleyemeyen, anlatamayan birinin, bunları başkasına iyi nakletmesi zaten mümkün değildir.

15 Temmuz ruhunu doğru kuşananlar için sorun yoktur. O ruh, herkes için temkini de infiali de en doğru şekilde okumayı, üstlenmeyi ve anlatmayı sağlayacak olan ruhtur.

O ruh, birliği ve beraberliği şart koşan millet olma, vatansever olma ruhudur.

O ruhu anlamayanlar, istiklalini ve istikbalini korumaya ant içmeyenler, zamanında harekete geçmeyi, kavgayı kendi vaktinde yapmayı, halleri sıcağı sıcağına anlatmayı, yazmayı bilmeyenler büyük aydın, felsefeci, sanatçı ve edebiyatçı olsalar kaç yazar!