Fikir ve siyaset insanlarını ölümlerinden hemen sonra değerlendirmeye girişmek çok sağlıklı bir sonuç vermiyor. Malum bizde ölenlerin ardından zaten kötü konuşulmaz diye yaygın bir davranış etiği var. Öleni hayırla yad etmek mecburiyeti herkesin benimsediği ortak bir ahlaki davranış olduğundan ölenin ilk anda lehine işleyen, olguyu algıdan hemen koparıveren bir işlevi deruhte eder. Bu ahlaki tutum bir anda “kel ölür sırma saçlı, kör olur badem gözlü” dedirten bir algı çarpıtması yaşatır.

Şerif Mardin’in ölümü ve eserinin çeşitlenen tesiri

Yeni Şafak

O yüzden ölüm hadisesinin kendisi bir insanın amel defterini kapatır ama o kapağa da belki içerikte olmayan bir cila da sürer. Tabi ölen kişinin siyasetçi veya siyasiler tarafından özel anlam atfedilen bir kişi olması onunla ilgili algların da bir kutuplaşma konusu olmasını mukadder kılıyor. Bir çok kişi ölüm hadisesini kendilerini teyit eden, kendi ideolojilerinin intikamını alan bir yargı kararı gibi sevinçle karşılayabiliyorlar. Ölenle ilgili gerçek bilgileri belki bir süre geçtikten sonra, daha soğukkanlı değerlendirmelerle oluşturmak veya edinmek daha fazla mümkün oluyor. 

Şerif Mardin’in ölümü üzerine hakkında yazılanlara bakıldığında bu kuralın yine fena halde işliyor olduğunu görmek mümkün. “Kişi yaşadığı sürece tamamlanmamış bir metindir, öldüğünde bu metin tamamlanır” diyenler varsa da, aslında kişi öldükten sonra da onun hakkında yazılanlar veya onun eserinin kendiliğinden tesiri onun hakkındaki algıları berhayat tutmaya devam eder.

Arada bir o metnin aslına en uygun yorumu iddiası duyulur. Bu iddiasını temellendirecek deliller ve argümanların bulunması, hele çok yazılar yazmış, çok kitaplar yayınlamış, çok uzun yaşamış biri için hiç de zor olmaz. Bir başka nokta da, ölmüş gitmiş insanların hayatlarında, söylemlerinde, yazıp çizdiklerine kusursuz bir bütünlük ve tutarlılık atfedilmiş, onlardan yana böyle bir beklenti içine sokulmuş olmamızdır. Oysa birinde bir bütünlük varsa da bunun bizim zihnimizdeki bütünselliğe uyması gibi bir mecburiyet olmadığı gibi o bütünlüğün ne olduğu, yaşın, cinsiyetin, kişisel tecrübelerin ve konjonktürlerin o bütünselliği nasıl etkilemiş olabileceğini hesaba katmak aklımıza bile gelmez.

Rasim Ozan Kütahyalı’nın ayrı bir Şerif Mardin okuması var, mesela. Bana göre de cari olanlara nazaran belki Şerif Mardin gerçeğini biraz daha iyi yansıtıyor. Ama olgularla algılar arasındaki açığı kapatmak gibi bir iddia bu aşamada çok fazla büyük bir iddia olarak kalıyor. Korkarım algılarla olgular arasındaki açığı kimsenin tamamen kapatmak gibi bir imkanı yok. Algılarımızla olgular arasındaki açığı kapatmak biz Müslümanlar için bir dua konusudur. “Rabbimiz eşyayı bize olduğu gibi göster” (Rabbena, arina’l eşya’ kema hiye) “Rabbimiz bize doğruyu doğru olarak göster ve ona tabi olma gücü ver, yanlışı da yanlış olarak göster ve ondan kaçınma gücü ver”.

Mardin’in Kemalizmi tamamen aşmış, onunla özde çok sorunlu biri olarak anlaşılması elbette mümkün. Sadece militan Kemalistlerin ona olan nefretlerinden, saldırılarından bile böyle bir Mardin portresi çıkarmak mümkün. Onun bir sosyal bilimci refleksiyle ama oryantalist bir zihniyet ve pozisyondan İslam’ı anlamak için ortaya koyduğu çaba o Kemalistler için “gericiliğe” bir katılım gibi görülmüş. Oysa Mardin’in İslam’ın Türkiye’deki toplumsal, kültürle gerçekliğini anlama konusunda sergilediği çabanın İslam’a ve iddialarına inanarak sergilediği bir katılım değil, sadece bir anlama çabasıdır.

İslam’ın dışarıdan nasıl algılandığına Müslümanların gösterdikleri ilgiyi de bu anlamda tek bir kefeye koymamak lazım. Bir mesajı olan insanlar, bunun nasıl algılandığı ve nasıl anlaşıldığını önemserler. Bir sosyal bilimcinin, bir oryantalistin veya bir Kemalistin İslam algısı, yorumu veya anlaması hiç de önemsiz değildir.

İslam ve Müslümanlar bu dünyada var oldukları sürece her türlü algının konusu olacakları gibi, her türlü bilimsel araştırmanın nesnesi de olacaklar. Bundan kaçış yok. Kaçmanın gereği de yok. Bu sadece Müslümanlara özgü bir durum da değil elbet. Başkalarının algıları, bunun yönetimindeki başarı veya başarısızlık, bizim bu dünyadaki varlığımızı bütünleyen önemli bir unsur. Böylece etkileşerek var olan bir türdür insanoğlu.

Mardin’in Müslüman-muhafazakar dünya nezdindeki tek karşılığı elbette onun Said Nursi hakkındaki çalışması veya genel anlamda Türk modernleşmesine pozitivist çerçeve dışından yaklaşımı değildi. Onun aslında 2007 yılında, yani laikçiliğin dindarlara karşı tam bir savaş seferberliği atmosferindeyken ortaya attığı “mahalle baskısı” ve “Malezyalaşma” kavramları laik-kemalist cepheye önemli bir moral cephane sağlamış, dindarlar nezdinde ise ciddi bir taciz atışı gibi algılanmıştı.

Sadece orda kalmış olsa belki bugün Mardin portresi yine başka türlü tamamlanmış olurdu. Halbuki Mahalle baskısı hiç de karşılıksız ve yersiz bir kavram değildi. Sosyal bilim literatüründe karşılığı olan ve aslında uygulandığında her tür ideolojik paylaşım ortamında, mahallede, işleyebilen bir mekanizmayı sadece muhafazakarlar adına dillendirmiş olması bile aslında o günlerde tuttuğu tarafa dair yeterli bir işaret veriyordu. Oysa kendi laik-batılılaşmış çevresinde o mahalle baskısının örneklerini çok daha iyi yaşıyordu ve belki de kavramı uyarlarken ona ilham veren tam da o laik çevrelerden şahsına yönelik gördüğü kendi öznel tecrübesiydi.

Bütün bunlara rağmen, Mardin, kuşkusuz, bu örnekte bile görüldüğü gibi, kavram üretebilen veya uyarlayabilen, sosyal bilim düşüncesine ciddi katkıları 90 yılık ömrünün sonlarına kadar başarabilen bir bilim insanımızdı.  Öldükten sonra da eserlerinin tesiri çeşitlenerek devam edecek gibi görünüyor.

+

Son gelişmelerden anlık haberdar olabilirsiniz.
Yenisafak.com bildirim ile, web sitesine girmeden de haberleri takip edebilirsiniz.