Avrupa Birliği’ni yeniden tanımlamak

Türkiye’nin bölgedeki başat rolünün ve kapasitesinin artması birçok AB üyesi için Türkiye’yi bir sığınak veya denge aracı olarak görmesini sağlıyor. Öte yandan Türkiye’nin ABD ile ilişkilerde vazgeçilmez bir pozisyon elde ettiği her aşamada AB içindeki etkisi de artacaktır.

İllustrasyon: Cemile Ağaç Yıldırım.

Dr. Muhammed Çağrı Bilir / Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Görevlisi / TAV Araştırmacısı

Geçtiğimiz günlerde Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in Türkiye’ye yönelik dışlayıcı ifadeleri oldukça tepki çekmişti. Açıklamaların ilk zayıf noktası aday ülke statüsündeki bir devletin stratejik ölçekte adeta bir düşman sınıfında ele alınmasıydı. Çünkü Von der Leyen yıllardır reklamını yaptıkları üyelik sürecindeki kurumsal prosedürlerin hukukiliğinin aslında bir maskeden ibaret olduğunu itiraf etmiş oldu. Öte yandan bu yapısal tutarsızlığın yanı sıra AB ülkelerinin savunma sanayiinde ABD’ye olan bağımlılığı azaltma ve Rusya’ya karşı caydırıcı olabilme gibi bir gündemleri var. Rusya’nın Kırım’ı ilhakı ile akut bir mesele haline gelen Stratejik Otonomi arayışının sacayağı olan bu konularda oyun değiştirici bir ilerleme de henüz görülmemekte. Bu sebeple Türkiye’yi stratejik bir ortak veya müttefik olarak tanımlamak yerine başa çıkılması gereken bir düşman olarak kodluyor olmaları “stratejik körlük” veya “ideolojik körlük” olarak eleştiriliyor. Özellikle Türkiye’nin savunma sanayiinde sahip olduğu dinamizmin Rusya’ya karşı samimi bir caydırıcılık arayışı için kağıt üstünde ideal ortaklığı vadediyor oluşu Stratejik Otonomi hedeflerinin Türkiye olmadan tamamlanmamış bir projeden öteye gidemeyeceği fikri kabul görmüş durumda.

Elbette AB’nin dış ve güvenlik politikalarında siyasi aktörlüğü üyelerinin tekil aktörlüğünü aşan bir güce sahip olsaydı bu yorumlar tartışmasız doğru olurdu. Ancak ne Von der Leyen böylesine bir aktörün yürütme erkine liderlik ediyor ne de AB birincil güvenlik meselelerinde dikkate alınabilecek durumda. Bu sebeple AB’nin uluslararası sistemde, bölgede ve Brüksel’de tam olarak ne ifade ettiğini ve nasıl konumlandırılması gerektiğini berraklaştırmak gerekmektedir.

TEK BİR AVRUPA MÜMKÜN MÜ?

Gerek AB çevrelerinde gerekse Türkiye’de ekonomik iş birliği temelli bir kurum olarak AB söz konusu olduğunda 27 ayrı ülkenin, siyasi anlamda da benzer bir eşgüdümle benzer hedeflere benzer yöntemlerle gitmek isteyeceği yanılgısı karşımıza çıkıyor. Öte yandan üye ülkelerin dış politika tercihlerinin nasıl ayrıştığı da bir o kadar bilinen bir durum. Dolayısıyla burada bir kafa karışıklığı dikkat çekiyor. AB üyelerinin ekonomik entegrasyon projesindeki başarıları sayesinde yarattıkları birlik illüzyonu muhtemelen bu kafa karışıklığını besliyor. Ancak dış, güvenlik ve savunma politikası alanında bir eşgüdüm klasik entegrasyon retoriğinin nihai hedefi olarak AB evriminin henüz ulaşılamamış son aşamasına işaret eder. Ancak Soğuk Savaş’ın erken dönemlerinde bu fikre yönelik gelen eleştiriler halen geçerliliğini koruyor. Örneğin Stanley Hoffman 1966 yılında devletlerin güvenlik ve savunma gibi varoluşu ilgilendiren meselelerde otonomi devrine yani hayati çıkarlarını başka aktörlerin iradelerine teslim etmeye asla yanaşmayacaklarını söylerken entegrasyon fikrinin ancak ekonomik iş birliği yahut teknik meseleler gibi düşük politika (low politics) alanlarında başarılı olabileceğini söylemiştir. Dolayısıyla, Fransa’nın güvenliğini ilgilendiren bir meselede inisiyatifi belki de bir Alman veya İtalyan bürokratın direksiyonunda olduğu AB mekanizmalarına bırakması beklenemez.

AMERİKAN TAHAKKÜMÜ

Tek bir AB dış politikasının mümkünlüğü tartışmasının yanı sıra aynı dönemde başta Almanya olmak üzere sistemin kayıp aktörleri olarak Avrupalıların karar süreçlerinde ABD etkisini de göz ardı etmemek gerekmektedir. Zor yahut rıza yoluyla oluşmuş bir AB siyasal entegrasyonunun ABD liderliğindeki batı fotoğrafında bir kırılma yaratması kaçınılmaz. Bu sebeple Stanley Sloan “NATO, Avrupa Birliği ve Atlantik Topluluğu” isimli kitabında transatlantik ilişkilerini doğası itibarıyla şizofrenik olarak tanımlamıştır. ABD için AB üyeleri kabiliyet geliştirmeli ancak bunu asla NATO çerçevesi dışında yapmamalıdır. 1999 yılında mevcut AB Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası’nın ilk adımları planlanırken ABD’nin ortaya koyduğu “ilk reddetme hakkı” şartı da paralel bir örnektir. Buna göre AB üyeleri bir kriz anında önce NATO’ya danışmalı, ancak NATO yani ABD krize müdahil olmak istemezse Avrupalılar kendi başlarına operasyon yapma kararı verebilirler. Yani yüksek veya düşük siyaset alanındaki kararlara dair bir ayrım yapılacaksa, Avrupalıların dış siyasi/stratejik hedefleri hususunda mutlak bir Amerikan tahakkümü vardır.

AVRUPA İLLÜZYONU

Anlaşıldığı üzere AB düzeyinde ABD’den bağımsız olarak silahlanma, bir yere operasyon yapabilme veya dost/düşman tanımlama gibi konularda ortak bir yön tayin edebilmek Amerikan etkisi sebebiyle mümkün değildir. ABD’nin mevcutta olduğu gibi ilgilenmediği majör kriz anlarında ortak bir yön tayin etmek ise Asle Toje’nin 2008’de bir makalesinde dediği gibi konsensüs sorunu yaratacak potansiyel bir fay hattıdır. Diğer bir deyişle AB ülkelerini, yemini ve suyunu ABD’nin verdiği bir akvaryuma sıkışmış birer süs balığı olarak görmek gerekmektedir. ABD üstüne düşen rolleri yerine getirmediğinde ise akvaryum içinde büyük balıklar muhtemelen küçük balıkları yutmak için akvaryum içi bir mücadeleye girişeceklerdir. Uluslararası ilişkiler disiplininde düzen/düzensizlik veya anarşi/hiyerarşi diyalektikleriyle karşımıza çıkacak bu düzlem aslında yıllardır Türkiye’de pazarlanan güçlü müreffeh Avrupa anlatısının nasıl bir illüzyondan ibaret olduğunu göstermesi açısından önemli.

İÇ İÇE GEÇMİŞ SİSTEMLER

2008 itibarıyla ABD’nin kriz anlarında maliyetleri müttefiklere ve krizin olduğu coğrafyadaki aktörlere yüklemeye yönelik izolasyoncu hedeflere yönelmesiyle Avrupalıların Rus yayılmasını veya Arap Baharı ile gelişen iç savaşlar, göç, terör veya toprak kaybı gibi meseleleri kendi başlarına yönetmek zorunda kaldıklarını biliyoruz. Ancak süreç gösterdi ki oluşan bu yeni durum mutlak bir yalnızlıktan ziyade maliyet yüklenmeye dair bir tutum. Çünkü mevcut tek kutuplu sistemde ABD tahakküm kurduğu AB coğrafyasının akut sorunlarıyla ilgilenmeyi tercih etmese de bu bir mecburiyetten oluşan geri çekilme değil bir tercihle ilişkilidir. Yani üye ülkeler de krizi yaratan aktörler de bilir ki süreç Amerikan çıkarlarına doğrudan zarar verecek bir noktaya evrilirse angajman kaçınılmaz olacaktır. Nuno Monteiro’nun 2011’de iç içe geçmiş sistemler olarak tanımladığı bu durum Avrupalı aktörlerin hem kapılarındaki krizlerle uğraşmalarını hem ABD merkezli uluslararası sistemi tehdit edecek adımlardan kaçınmayı gerektiren kompleks yeni bir sorun anlamına geliyor. Aynı zamanda da ABD somut bir hedef tayin etmediği için tekil olarak daha çok hareket alanına sahip oluyorlar.

HEDEFLER VE YÖNTEMLER UYUŞMUYOR

Bu noktada Fransa, Almanya veya İspanya gibi aktörler için bütün bir AB’ye sorun teşkil ettiği düşünülen Rus yayılması gibi meselelerde tehdit algısı doğal olarak göreceli oluyor. Rusya’yı dengelemek veya savunma harcamalarını arttırmak bir Amerikan talebi olduğu için asgari müşterek taraflar arasında bir kriz yaratmıyor. Ancak Rusya ile mücadelenin nasıl yapılması hususunda, bahsi geçen tehdit algılarındaki veya çıkarlardaki farklılaşmalardan dolayı değişkenlik gözlemleniyor. Veya Rus tehdidini doğrudan askeri olarak zorlayacak savunma sanayii hamlelerini yapmak evet bir gereklilik ancak bunları “made in Europe”/ “made with Europe” ayrışmasında görüldüğü gibi nasıl yapılacağına yönelik ortak bir karar almak kriz oluşturabiliyor. Yahut Libya gibi bir iç savaş ortamına askeri müdahale fikri genel kabul görürken bunun OGSP çatısı altında mı yoksa NATO ile mi yoksa bağımsız bir koalisyonla mı yapma kararı açmaz yaratabiliyor. Dolayısıyla üyelerin ulusal çıkarları kollektif hedef tayini hususunda Amerikan etkisinde sınırlansa da yöntem ve araçlar noktasında Amerikan ilgisizliği sebebiyle doğrudan belirleyici hale geliyor. Bu da aslında stratejik hedefler ile yöntem ve araçların uyuşmadığı bir tıkanma yaratıyor.

STRATEJİK SAVRULMA

Mevcut şartlarda bu tıkanıklığı aşmak için her bir üye ülke kendi çıkarları doğrultusunda ancak ABD’den kalan görece büyük boşluklarda otonomilerini arttırma eğiliminde. Örneğin Türkiye ile Polonya’nın SİHA tedariki, Macaristan’ın zırhlı araç üretimi, İspanya’nın deniz platformları üretimi yahut Hürjet alımı, İtalya’nın yine Leonardo/Baykar ortaklığı veya Piaggio Aerospace satışı gibi konularda stratejik ortaklıklar kurduğu görülürken Fransa ve Yunanistan’ın Türkiye’yi SAFE programından dışlamak için lobi yapıyor oluşları doğrudan bu ayrıma işaret ediyor. Türkiye konusunda bu denli bir farklılaşmanın oluşması ise yine ABD’nin bıraktığı manevra alanlarıyla alakalı. Türk-Amerikan ilişkileri Doğu Akdeniz, PKK/YPG terör örgütü veya İsrail’in saldırganlığı gibi bir çok alanda sorunları barındırırken eş zamanlı olarak NATO üzerinden müttefiklik gibi askeri ve ekonomik bir çok alanda stratejik ortaklığı da kapsayan çok katmanlı bir dinamiğe sahip. Dolayısıyla AB üyeleri için Türkiye ile düşmanlık da ortaklık da Amerikan baskısından azade şekilde yapılabilir hale geliyor. Bu durum AB üyelerinin içine düştükleri savrulmayı da gösterir nitelikte bir örnek.

KURUMSAL REFORMLAR

Bu süreçte Stratejik Otonomi kavramını merkeze alan 2016 Avrupa Küresel Stratejisi, 2017’de hayata geçirilen PESCO (Kalıcı Yapılandırılmış İş Birliği), 2022 yılındaki Stratejik Pusula Belgesi, 2024-2025 yıllarındaki Avrupa Savunma Sanayii Stratejisi (EDIS) veya Avrupa Savunma Sanayii Programı (EDIP) ve hatta SAFE programı gibi kurumsal reformlar, AB çevrelerinde ve Türkiye’de bazı kesimlerde “Avrupa uyanıyor” söylemleriyle karşılanıyor. Elbette her bir kurumsal reformun altında bütün üyelerin imzası bulunuyor. Ancak bu imzalar kollektif olarak her bir üyenin bu reformlardan aynı şeyleri beklediği anlamına gelmiyor. Daha çok “A la carte” bir tutumla yani her bir üyenin işlerine geldiği kısımlarıyla bu reformları araçsallaştırdığı söylenebilir. 2003 yılında yayınlanan Avrupa Güvenlik Stratejisi, ABD’den bağımsız hareket edebilen küresel bir güvenlik aktörü olma hedefini bütün ülkeler nezdinde ilan etmişti. Ancak süreç içinde OGSP’nin veya Avrupa Savunma Ajansı gibi atılımlara rağmen yapılan askeri operasyonlar veya savunma sanayii projeleri, ne krizlere çözümler üretebildi, ne Amerikan bağımlılığını azalttı ne de AB’yi küresel bir aktör haline getirebildi. Çünkü belirlenen hedeflerin Fransa için geçerli bir yanı olsa da İngiltere için ancak NATO çatısı altında anlamlı olabilecek hedeflerdi. Bir Doğu Avrupa ülkesi içinse Amerika ile aralarındaki ilişkileri zedeleme potansiyeli olan tehlikeli adımlarken, bu hedefler Almanya veya küçük bir AB ülkesi içinse benimsenen liberal demokrat düzenin vitrini olarak AB entegrasyon sürecinin bir başarısı olarak lanse edilen iç siyasi bir kaldıraçtı. Bu sebeple 2016 itibarıyla söylemin merkezine oturtulan Stratejik Otonomi kavramı bilinçli olarak anlamı muğlak bırakılmış bir hedeftir. Önde gelen AB uzmanlarından Jolyon Howorth’ın 2019’daki bir raporunda belirttiği gibi Stratejik Otonomi kavramı siyasi, operasyonel ve endüstriyel olmak üzere üç boyutta ele alınabilir. Bugünkü AB düzeninde EDIP veya SAFE gibi programlar siyasi boyutta ABD’yi terk edip etmeme tartışmalarını veya operasyonel düzeyde NATO’ya alternatif olup olmama gibi tartışmaları bir kenara atarken, Endüstriyel açıdan herkesin faydalanabileceği fonlar olarak AB’ye savunma ve güvenlik hususunda bir işlev kazandırıyor. Dolayısıyla üye ülkeler arasındaki çıkar çatışmaları baypas edilirken her ülke kendi ajandasını ABD ile aralarındaki müstakil ilişkilerin izin verdiği ölçüde hayata geçirmeye çalışıyor.

HER YENİ KAZANIMLA DENGE TÜRKİYE LEHİNE DEĞİŞİR

Buradan anlaşılıyor ki mevcut şartlarda kollektif bir AB stratejik hedefine yönelik kollektif olarak belirlenen yöntemler ve araçlar söz konusu değil. Diğer bir deyişle Von der Leyen’in söylemleri veya bir AB üyesinin Türkiye’ye yönelik düşmanca tutumu birliğin bütün üyelerini kapsayan kollektif bir tavır değil. Tabii ki üyelerin içinde bulundukları açmazlar sebebiyle bahsi geçen fonlarla AB’yi işlevsel bir yapıymış gibi göstermeleri Brüksel bürokrasisinin sesinin daha yüksek çıkmasını sağlıyor ancak bu bütünü etkileyen ve yönlendirebilen bir kuvvet değil. En fazla küçük bir ülkenin popülist bir muhalefet liderinin söylemleri kadar ciddiye alınmalı.

Bu noktada Türkiye açısından AB içinde nüfuz edecek ciddi bir alanın açılmasını sağlayan bu konjonktürün iki belirleyicisi olduğunu söylemek gerekli. Türkiye’nin bölgedeki başat rolünün ve kapasitesinin artması birçok AB üyesi için Türkiye’yi bir sığınak veya denge aracı olarak görmesini sağlıyor. Öte yandan Türkiye’nin ABD ile ilişkilerde vazgeçilmez bir pozisyon elde ettiği her aşamada AB içindeki etkisi de artacaktır. Bu fotoğraf ancak Türk-Amerikan ilişkilerinde yaşanacak kırılmalarla bozulabilir. Nitekim 2024 öncesi hatırlanacak olursa ABD ile gerilen ilişkiler AB içinde ülke fark etmeksizin ilişkilerde bozulmaya veya ivme kaybetmeyle sonuçlanmıştı. Sonuç olarak Türkiye/AB ilişkileri yahut Türkiye/AB üyeleri ilişkilerinin hudutları Türk/Amerikan ilişkilerinin iş birliği ve düşmanlığı barındırdığı katmanlarda aranmalıdır. Bu denge Türkiye’nin ABD’ye karşı elde ettiği her bir kazanımla daha da lehimizde değişecektir.