Başörtüsünün Fransa ile imtihanı!

Yakında seçime gidecek olan Fransa’da İslam karşıtlığı siyasi bir argüman olarak seçim meydanlarında dillendirilecek. En ılımlısının bile devlet kontrolü altında bir “Fransız İslamı” oluşturmaya çalıştığı Fransa’da İslam karşıtlığının yöneldiği en belirgin grup ise tıpkı 28 Şubat döneminde ülkemizde olduğu gibi başörtülü kadınlar.

İLLUSTRASYON: CEMİLE AĞAÇ YILDIRIM

Ayşegül Yıldırım Kara

İletişim Uzmanı – Yapımcı / Yönetmen

Geçtiğimiz Kasım ayının hemen başlarında merkezi Fransa’da bulunan Avrupa Konseyi’nin sosyal medya hesaplarında başörtüsü (hicab) ile ilgili bir kampanya başlatıldı. Kampanya, özellikle Avrupa’da yükselen İslamofobi ile ilişkili olarak başörtülü kadınlara yöneltilen nefret söylemine karşı geliştirilmişti. “Başörtüsü özgürlüktür” temalı içeriklerde Müslüman ve başörtülü kadınların yaşadıkları ayrımcılıklara dikkat çekiliyordu. Fakat daha sonra ne olduysa Avrupa Konseyi hesaplarından bu paylaşımlar çarçabuk silindi ve kampanya geri çekildi. Avrupa Konseyi Sözcüsü, paylaşımların Konseyin görüşlerini yansıtmadığını, bir çalışma grubu tarafından hazırlandığını söylüyordu. Kuzenim yazmış diyebilseydi belki de öyle diyecekti. Bilmiyoruz.

Ne olmuştu? Katı laiklik uygulamalarıyla tanınan Fransa, “başörtüsüne saygı duy”, “çeşitliliği kutla”, “herkes aynı şekilde görünseydi dünya ne kadar sıkıcı olurdu” gibi sloganlar barındıran kampanyadan rahatsız olmuş ve sert bir dille kampanyanın geri çekilmesini istemişti. Avrupa Konseyi, bu tepkiye “ama ya demokrasi, insan hakları?” şeklinde cevap vermek yerine, apar topar kampanyayı geri çekti. Fransa’nın derdi neydi? Onca Avrupa Konseyi üyesi ülke sesini çıkarmazken, Fransa neden kampanyayı abartılı bir tepki ile karşılamıştı?

FRANSIZLARIN BAŞÖRTÜSÜ GÜNDEMİ

İkinci Dünya savaşı sonrası ihtiyaç duyduğu iş gücünü Müslüman sömürgelerinden sağlayan Fransa, bugün Avrupa’nın en çok Müslüman nüfusa sahip ülkesi durumunda. Fransa Ulusal İstatistik ve Ekonomik Araştırmalar Enstitüsü’ne (INSEE) göre, ülkede 2019 yılı itibarıyla 6,7 milyon yabancı kökenli kişi yaşıyor. Bu rakam, toplam nüfusun yüzde 9,9’una denk geliyor. Bu kişilerden 2,5 milyonu (yüzde 7’si) ise Fransız vatandaşlığına sahip.

Ülkede etnik veya dinsel temelli veri toplanması yasak. Bu durum özellikle Müslümanların yaşadığı ayrımcılıkla ilgili durumu muğlaklaştırıyor. Fransa’nın laiklik anlayışı, insan haklarının uygulanmasında ve denetiminde Müslümanlar açısından hak ihlallerine sebep olabiliyor.

https://image.piri.net/resim/imagecrop/2022/03/02/10/48/resized_35828-fd5de994dusuncegunlugu02mart2022.jpg

Fransa’da başörtüsünün kamuoyunun gündemine ilk kez girmesi ortaokula giden üç Türk kızının okula başörtülü olarak devam etme isteğiyle oluyor. Creil şehrinde yaşayan Fatma, Semra ve Leyla, öğretmenlerinin başörtüsünü çıkarmaları yönündeki talebini reddettikleri için dersten atıldıklarında, olay ülke gündemine taşınıyor. 1989 yılında yaşanan bu hadiseyle Fransızlar ilk kez, Müslümanların artık Fransa’nın bir parçası olarak hak talepleri ile yüzleşmiş oluyorlar: Orta öğrenime devam eden Müslüman ve başörtülü kızların eğitim hakkı talebi! Bu tarihten sonra dönem dönem gündem olan başörtüsü meselesi, 2004 yılında ortaöğrenimde başörtüsünün yasaklanması ile yeni bir boyuta taşınıyor.

Fransa’da başörtüsüyle ilgili diğer bir düzenleme ise 11 Ekim 2010 tarihinde çıkarılan, kamuoyunun “Burka Yasası” olarak nitelendirdiği karar. Yasayla kamuya açık alanlarda yüzü kapatan giysilerin giyilmesi yasaklanıyor.

Fransa’da Senatonun ve Ulusal Meclisin başörtüsü ile ilgili olarak çıkardığı bu iki yasa dışında kanunlaşan bir karar bulunmuyor ancak bu konuda sular durulmuş değil. Mütemadiyen başörtülülerin kamusal alanda ve özel sektörde kısıtlanmasına ilişkin yasa teklifleri kamuoyunun önüne getiriliyor. En son 23 Temmuz 2021 tarihinde Ulusal Meclis’te kabul edilen “Cumhuriyet Değerlerine Saygının Güçlendirilmesi” yasasının hazırlık tartışmalarında, reşit olmayan kızların kamuya açık yerlerde başörtüsü takması ile okul gezilerine eşlik eden velilerin başörtüsü kullanmasının yasaklanması söz konusu edildi. Ancak yasanın tekrar görüşüldüğü Ulusal Meclis’te bu maddeler yasadan çıkarıldı. Yine de konu özellikle Fransız sağının gündeminden düşmedi.

KADEM’İN YURT DIŞI ÇALIŞMALARI

Resmi rakamlara göre 780 bin, resmi olmayan rakamlara göre ise 900 bin Türkün yaşadığı Fransa’da, Müslümanlara yönelik tutumdan ve başörtüsü ile ilgili yaşanan son gelişmelerden endişe duyan Kadın ve Demokrasi Derneği Yönetim Kurulu (KADEM) üyeleri olarak geçtiğimiz günlerde bir dizi görüşme yapmak üzere Fransa’daydık. Tüm Avrupa’da yayılan İslamofobi’ye dikkat çekerek, bu konuda Fransız hükümetinin tavrını daha iyi anlamak ve kadın sivil toplum kuruluşları ile bir araya gelerek Müslüman kadınların sorunlarını konuşmak üzere yola çıktık.

Fransa’da bulunduğumuz süre zarfında Fransız kökenli kadın dernekleri ve diaspora Türklerinin kurmuş olduğu derneklerle bir araya geldik. Amacımız hem ülkemizdeki kadın çalışmalarını anlatmak hem de başta Fransa olmak üzere Avrupa’da yaşayan Müslüman kadınların durumunu yakından takip ettiğimizi ve sorunların çözümü için elimizden ne gelirse yapacağımızı göstermekti. Oldukça ufuk açan görüşmelerde Avrupa’da yaşayan özellikle Müslüman kadınların sorunlarına daha yakından şahit olduk. Türkiye’den bir kadın derneğinin yöneticileri olarak Avrupa’daki soydaşlarımız ve din kardeşlerimiz için yapabileceklerimizi değerlendirerek bir dizi öneriyle geri döndük.

KADIN DERNEKLERİ VE MÜSLÜMAN KADINLAR

Kadınlarla ilgili çalışmalar yapmak üzere kurulan ve feminizmi kimliklerinin başat bir özelliği olarak vurgulayan Fransız dernekleri ile buluştuğumuzda gündemlerinde başörtüsünün ve Müslüman kadınların sorunlarının yer alıp almadığını sorduk. Aldığımız cevaplar bizleri tatmin etmese de STK’ların konuya nasıl baktığına dair ipuçları veriyordu. Belli ki, Fransız hükümetinin uyguladığı katı laiklik anlayışı gücünü Fransız halkından alıyordu. Her türlü ayrımcılıkla mücadele etmek üzere kurulduğunu ve hayatını buna adadığını söyleyen aktivistler dahi devletin tüm dinlere eşit mesafede durması gerektiğini ve dini sembollerin bu duruşa zarar vereceğini ifade ediyordu.

Kendini kadın aktivizmine adamış kişilerin ağzından duyduğumuz bu netlik şaşırtıcıydı. Haç, kipa ya da başörtüsü… Onlara göre devletin “nötr” kalabilmesi için hiçbirine müsamaha göstermemesi son derece normaldi. Özellikle başörtüsünün diğerleri gibi tercihe bağlı bir sembol olmadığının, inanan insanlar için dini bir zorunluluk olduğunun ayrımını yapmadıkları belliydi. Bu haliyle başörtüsünü yasaklamak hak ve ibadet özgürlüğü ihlali olarak görülmüyordu.

Hatta gittiğimiz bir göçmen derneğinde bizi karşılayan ve Hint kökenli bir Müslüman olan kadın aktivist, Kur’an’dan bir ayetle bu durumu açıkladı: “Leküm diniküm veliyedin.” Biz Fransız toplumunda yaşıyoruz, bu toplumun kurallarına uymalıyız, diyordu ve bunu derken yerel çizgiler barındıran bir elbise ile başında örtüsü bulunuyordu. Bizim açımızdan toplumsal uyumun dozunun tutturulmasının ne derece önemli olduğunu vurgulayan ilginç bir çıkış olmuştu.

Başörtüsü ve dini özgürlükler dışında ise kadınların güçlendirilmesi, karar alma mekanizmalarında daha çok yer almaları, fırsat eşitliği, göçmen kadınların sorunları, şiddetle mücadele gibi konularda karşılıklı görüş alışverişlerimiz oldu. Fikir teatileri sonucunda kendi adımıza vardığımız netice, Türkiye’nin şiddetle mücadele konusunda devlet olarak çok daha gayretli olduğuydu. Ancak Fransız halkı ile medyası da şiddete karşı daha duyarlıydı ve zihniyet dönüşümü noktasında epey mesafe kat etmişlerdi.

Fransa’da kadına yönelik şiddet medyada ya yer bulmuyor ya da yer bulduğunda bizdeki gibi uzun uzadıya işlenmiyor. İstatistiklerse bizdekinden daha farklı bir sistemle tutuluyor. Fransa’da “kadın cinayeti” olarak adlandırılan ölümlerde sadece eş ve partner cinayeti istatistiklere yansıtılıyor. Yani hepimizin yüreğini yakan, Ceren Damar, Özgecan Arslan ya da Başak Cengiz cinayetleri aile içi şiddet olmadığı için istatistiklerde yer verilmiyor. Öte yandan, Fransa İçişleri Bakanı Gérald Darmanin, Ağustos ayı başında verdiği bir mülakatta, aile içi şiddetin Fransa için bir tehlike haline geldiğini bildirdi. Darmanin, 2020 yılında aile içi şiddetin, uyuşturucuyla mücadelenin de önüne geçerek, güvenlik güçlerince en çok operasyon yapılan vaka haline geldiğini açıkladı. Bakan Darmanin ayrıca, 2020 yılında, 2017 yılına kıyasla yüzde 36 artışla, toplam 5 bin 983 kişiye koruma tedbiri alındığını da belirtti. Bu haliyle görünen o ki Fransa’da, özellikle pandemi sonrasında, kadına yönelik şiddet tırmanma eğilimi içinde...

DEZAVANTAJLI GÖÇMENLER VE TÜRK KADINLARININ DURUMU

Fransa’da kadına yönelik şiddet dozu artarken özellikle göçmen kadınlar daha fazla sorunla başa çıkmak zorunda kalıyor. Kadın olmanın getirdiği sorumlulukların yanı sıra dil bilmemeleri ve dil öğrenmeden ihtiyaçlarını karşılayamamaları onları kendi sorun sarmalları içinde iyice sıkıştırıyor. Bu sıkışmışlıktan kurtulmak için çoğu zaman devletin desteğini de alarak dernekler tarafından kadınların dil öğrenmeleri sağlanıyor. Dil öğreniminin hemen ardındansa vatandaşlık, eğitim ve istihdam sorunu geliyor. Türklerin kurmuş oldukları derneklerin yöneticileriyle yaptığımız görüşmelerde de özellikle Türk kadınlarının Fransızca bilmemesinin en büyük sorun olduğu ifade ediliyor.

Fransa’da yaşayan Türk kadınları arasında eğitim seviyesinin düşük olması ve dil öğrenememek hem bir haksızlığa uğradıklarında hak talep etmelerini zorlaştırıyor hem de kendileriyle alakalı resmi işlemlerde bir başkasına bağımlı olmayı beraberinde getiriyor. Anneleri Fransızca bilmeyen Türk çocuklar ise, okula başladıklarında ciddi uyum problemleri yaşıyor. Anneler, çocuklarının ders başarılarını ve okulla olan ilişkilerini takip edemiyor. Bu kopuş Türk toplumunun Fransa’daki konumunu negatif yönde etkileyen bir sürecin gelişmesine de sebep olabiliyor.

Tüm aileyi etkileyen bu durum, aynı zamanda kadınların şiddet dahil yaşadıkları sorunları çözmelerinin önündeki en büyük engel. Türkiye’den Fransa’ya evlenerek gitmiş, 10 yıl boyunca eşinden şiddet görmüş, çocukları elinden alınmış genç kadını dinlerken sorunun ciddiyetini ve önemini çok daha iyi anlıyoruz. Kırılgan grupta yer alan ve haklarını kullanamayan bu kadınların yardımına koşan birkaç gözü kara, gönüllü Türk kadını olmasa dilini ve işleyişini bilmedikleri bu ülkede bir başlarına, çaresiz kalacaklar.

Fransa’daki Türk kadınlarının eğitim alanındaki yetersizlikleri, diğer Müslüman etnik gruplar “başörtülü eğitim” benzeri taleplerde bulunurken geride kalmalarına da sebep oluyor. Eğitim oranı düştükçe ve Türk kadınları kendi çevrelerinin dışına çıkmadıkça, başörtüsüyle eğitimde ve çalışma hayatında yer bulamama sorunlarına karşı ilgisi de azalıyor. Orta öğretimde başörtüsünün yasaklanması, spor müsabakalarında kadın sporculara başörtüsü yasağı, son dönemlerde gündeme gelen sokaklarda 18 yaşın altındaki kızların örtünmesini engelleme çabaları yahut velilerin başörtülü olarak okula alınmaması konularıyla ilgili olarak sorduğumuz sorularda net cevaplar duymamamızın temelinde belki de bu durum yatıyor. Soruyu sorduğumuz Türk yetkililer de bu sorulara cevap vermenin zor olduğunu ifade ediyor.

Yakında seçime gidecek olan Fransa’da İslam karşıtlığı siyasi bir argüman olarak seçim meydanlarında dillendirilecek. En ılımlısının bile devlet kontrolü altında bir “Fransız İslamı” oluşturmaya çalıştığı Fransa’da İslam karşıtlığının yöneldiği en belirgin grup ise tıpkı 28 Şubat döneminde ülkemizde olduğu gibi başörtülü kadınlar. Bu atmosferde Müslüman grupların önümüzdeki seçim dönemini bir fırsat olarak görüp siyaset arenasında yer alarak kendi seslerini daha çok duyurmaları gerekiyor. Aksi takdirde tüm Avrupa’da özellikle başörtülü kadınların yaşam alanı 70 metrekarelik evleriyle sınırlı kalacak gibi görünüyor.