Batı’nın tanımlama üstünlüğü tekeli Gazze’de hakikati kim belirliyor?

Tanımlama üstünlüğü modern dünyanın en sessiz ama en etkili iktidar biçimlerinden biridir. Ve bu iktidar sorgulanmadıkça, mazlumların sesi duyulsa bile hakikatin adı başkaları tarafından konulmaya devam edecektir.

İllustrasyon: Cemile Ağaç Yıldırım.

Dr. Ahmet Bülbül / Nuh Naci Yazgan Üniversitesi

Batı’da yalnızca siyaset ve güç dengeleri değil, bu dengeleri anlamlandıran kavramlar ve bu kavramlar etrafında kurulan söylem de büyük ölçüde Batı ve Avrupa merkezli siyasi, akademik ve medyatik aktörler tarafından üretilmekte ve şekillendirilmektedir. “Terör”, “güvenlik”, “medeniyet”, “insan hakları” ya da “soykırım” gibi kavramlar, çoğu zaman evrensel ve tarafsız kategoriler olarak sunulsa da gerçekte belirli bir güç düzeninin içinden doğar ve o düzeni yeniden üretir. Bu nedenle küresel düzeyde yaşanan pek çok tartışma, yalnızca olayların kendisi üzerinden değil, bu olayların hangi kavramlarla ve hangi söylem içinde adlandırıldığı üzerinden de yürütülür. Tam da bu noktada şu tespit çarpıcı bir şekilde karşımıza çıkar: Bu söylemi kimin belirlediği tartışmalı olabilir; ancak kimin belirleyemediği açıktır: Müslümanlar.

Zeliha Eliaçık’ın bu tespiti, Batı’daki İslam tartışmalarının ötesine geçen daha geniş bir gerçeği ortaya koyuyor. Çünkü mesele çoğu zaman yalnızca İslam’ın, Müslümanların, Filistin’in veya Orta Doğu’nun nasıl anlatıldığı değildir; asıl mesele, bu gerçekliklerin hangi kavramlarla ve kimin tarafından tanımlandığıdır.

Bugün Gazze’de yaşananları, Filistin direnişini, İsrail’in işgal siyasetini ya da Müslümanların yaşadığı dramı ve buna bağlı öfkeyi gerçekten anlamak istiyorsak, önce şu soruyu sormamız gerekir: Hakikati kim adlandırıyor/belirliyor?

DEUTUNGSHOHEIT: GÖRÜNMEZ AMA BELİRLEYİCİ GÜÇ

Almanca’da bu durumu çok iyi karşılayan bir kavram vardır: Deutungshoheit. Türkçeye “tanımlama üstünlüğü”, “anlamlandırma yetkisi” ya da “yorumlama egemenliği” olarak çevrilebilir. Ancak bu kavram basitçe “yorum yapmak” anlamına gelmez. Deutungshoheit, bir olayın, bir kavramın ya da toplumsal gerçekliğin nasıl anlaşılacağını belirleme gücüdür. Yani mesele sadece konuşmak değil; hangi sözün makul, hangi yorumun meşru, hangi kavramın geçerli sayılacağını belirlemektir. Bir olayı “soykırım” olarak mı, “savaş” olarak mı, “meşru müdafaa” olarak mı, “terörle mücadele” olarak mı tanımladığınız, o olaya verilecek ahlaki, siyasi ve hukuki tepkiyi de büyük ölçüde belirler.

Bu nedenle tanımlama üstünlüğü, modern dünyanın en görünmez ama en etkili iktidar biçimlerinden biridir. Bir tanım yeterince tekrarlandığında artık tanım gibi değil, gerçekliğin kendisi gibi görünmeye başlar. “Güvenlik operasyonu”, “önleyici saldırı”, “insani müdahale”, “terörle mücadele”, “radikalleşme”, “ılımlılık”, “uluslararası toplum” gibi kavramlar bu yüzden yalnızca kelime değildir; her biri belirli bir dünya görüşünü ve güç ilişkisini taşır.

SADECE CEVAPLARI DEĞİL SORULARI DA BELİRLİYOR

Tanımlama üstünlüğünün kaynağı yalnızca bilgi değildir; bilgi ile gücün birleşimidir. Modern dünyada uzmanlar, akademisyenler, gazeteciler, hukukçular, diplomatlar, düşünce kuruluşları ve dijital platformlar birlikte bir anlam düzeni oluştururlar. Bu düzen içinde bazı yorumlar “bilimsel”, bazıları “makul”, bazıları “tarafsız”, bazıları ise “aşırı”, “ideolojik” veya “tehlikeli” sayılır. Böylece tartışma daha başlamadan sınırları çizilmiş olur.

Bu noktada güç yalnızca başkalarına bir şey yaptırma kapasitesi değildir. Güç, aynı zamanda başkalarının hangi seçenekleri mümkün göreceğini belirleme kapasitesidir. Bir toplumun önüne yalnızca iki seçenek koyarsanız, üçüncü seçeneği savunanları gerçekçi olmamakla suçlayabilirsiniz. Bir meseleyi “güvenlik” başlığı altına yerleştirirseniz, adalet talebini kolayca ikincil hale getirebilirsiniz. Bir direnişi “terör” olarak adlandırırsanız, o direnişi doğuran işgal koşullarını tartışma dışına itebilirsiniz. İşte tanımlama üstünlüğü tam da burada işler: Sadece cevapları değil, soruları da belirler.

KAVRAMLAR ÜZERİNDEKİ HEGEMONYA

Batı’nın küresel üstünlüğü uzun süre askeri, ekonomik ve teknolojik güç üzerinden tartışıldı. Fakat belki de en kalıcı üstünlük biçimi kavramlar üzerindeki üstünlüktür. Çünkü kavramı belirleyen, tartışmanın sınırlarını da belirler. Batı, modern dönemde sadece sömürgecilik, sermaye, askeri ittifaklar ve teknolojik kapasite üretmedi; aynı zamanda dünyayı anlamlandıran kategorileri de üretti. Neyin “medeniyet”, neyin “barbarlık”; kimin “demokrat”, kimin “otoriter”; hangi şiddetin “terör”, hangi şiddetin “güvenlik operasyonu”; hangi ölümün “trajedi”, hangi ölümün “kaçınılmaz yan zarar” olduğu çoğu zaman Batı merkezli kavramlarla belirlendi.

GAZZE: KELİMELER ÜZERİNDE BİR MÜCADELE

Gazze meselesi, Batı’nın tanımlama üstünlüğünün en çıplak biçimde görüldüğü alanlardan biridir. İsrail’in Gazze’de on binlerce sivili hedef alan soykırımı karşısında Batı kamuoyunda uzun süre egemen olan çerçeve “İsrail’in kendini savunma hakkı” oldu. Böylece meselenin merkezine işgal, abluka ve sivillerin kitlesel olarak öldürülmesi değil; İsrail’in güvenliği yerleştirildi. Filistinlilerin yaşadığı yıkım ise çoğu zaman “trajedi”, “insani kriz” ya da “savaşın bedeli” gibi edilgen kavramlarla anlatıldı.

Tanımlama üstünlüğü çoğu zaman açık bir yalanla işlemez. Bazı gerçekleri öne çıkarır, bazılarını görünmez hale getirir. Bazı ölümler “katliam”, bazıları “yan hasar”; bazı saldırılar “terör”, bazıları ise “operasyon” olarak sunulur. Böylece ahlaki tepki de önceden biçimlendirilmiş olur.

Gazze’deki en büyük mücadelelerden biri bu yüzden kelimeler üzerindedir: Yaşananların adı nedir? Eğer buna yalnızca “savaş” denirse, iki taraflı ve simetrik bir çatışma iması güçlenir. “İnsani kriz” denirse, yıkımın faili geri plana düşer. “Soykırım” denirse, artık mesele sadece İsrail-Filistin çatışması olmaktan çıkar; insanlığın ortak hukuk ve ahlak düzeninin çöküşü haline gelir.

BİR OLAY, İKİ ANLATI

Aynı olayın farklı kelimelerle anlatılması, farklı dünyalar kurar. “Gazze’de insanlar ölüyor” cümlesi ile “İsrail Gazze’de sivilleri öldürüyor” cümlesi aynı şeyi söylemez. Birincisinde ölüm vardır ama fail belirsizdir. İkincisinde fail görünür hale gelir. “Gazze’de açlık yaşanıyor” demekle “Gazze aç bırakılıyor” demek de aynı değildir. İlki doğal afet çağrışımı yapar; ikincisi ise siyasi ve askeri bir tercihe işaret eder. Tanımlama üstünlüğü, çoğu zaman bu edilgen ve etken cümleler arasındaki farkta gizlidir.

İsrail’in Sumud insani yardım filosuna yönelik uluslararası hukuku ihlal eden müdahalesi de bu mücadelenin güncel örneklerinden biridir. Batı medyasında olay çoğu zaman “güvenlik önlemi” ya da “kontrol operasyonu” olarak sunuldu. Oysa ortada silahlı bir tehdit değil, sivil bir insani yardım girişimi ve engellenen bir vicdan vardı. Böylece olayın kendisi değil, olayın nasıl adlandırıldığı belirleyici hale geldi. Bir taraf yardım götürürken diğer taraf bunu “provokasyon” olarak tanımlayabildi. Sumud örneği, Gazze’deki mücadelenin yalnızca sahada değil, kavramlar düzeyinde de sürdüğünü göstermektedir.

TANIMLAYAN HÜKMEDER

Bu noktada hukuk da tarafsız bir alan olmaktan çıkar. “Soykırım”, “işgal”, “orantılılık”, “meşru müdafaa” ve “savaş suçu” gibi kavramlar yalnızca teknik hukuk terimleri değildir; büyük siyasi sonuçlar doğuran tanımlardır. Bir eylemin “soykırım” olarak adlandırılmasıyla “aşırı güç kullanımı” olarak adlandırılması arasında yalnızca kelime farkı değil; sorumluluk ve ahlaki hüküm farkı da vardır.

Almanya örneği bu açıdan ayrıca dikkat çekicidir. Nazi geçmişiyle yüzleşme üzerine kurulan hafıza kültürü, başlangıçta önemli ve ahlaki bir yüzleşme pratiği iken, zamanla İsrail eleştirisini bastıran bir söylemsel denetim aracına dönüşebilmiştir. “Bir daha asla” ilkesi, evrensel olarak bütün soykırımlara, bütün sivillere ve bütün ezilen halklara dönük bir ahlaki çağrı olması gerekirken, yalnızca İsrail devletinin güvenliğiyle özdeşleştirilmektedir. Böylece hafıza, eleştirel bir bilinç üretmek yerine, bugünün hakikatini belirleyen bir sınır çizme mekanizmasına dönüşmektedir.

GERÇEKLİĞİN YENİ SAHİPLERİ

Bu kavram iktidarının bir diğer boyutu da medyadır. İnsanlar olaylara çoğu zaman doğrudan değil, medya aracılığıyla temas eder. Haber başlıkları, görüntü seçimi, uzman yorumları ve sosyal medya algoritmaları olayların nasıl algılanacağını belirler. Gazze’de bir hastane bombalandığında başlığın “İsrail hastaneyi vurdu” mu yoksa “Gazze’de patlama meydana geldi” mi olduğu bile büyük fark yaratır. Bir çocuk öldürüldüğünde “İsrail saldırısında çocuk öldü” demekle “çatışmada çocuk hayatını kaybetti” demek aynı şey değildir. Birincisinde fail vardır; ikincisinde ölüm sanki kendiliğinden gerçekleşmiştir.

Dijital çağda bu güç daha da karmaşık hale gelmiştir. Artık yalnızca gazeteler ve televizyonlar değil, algoritmalar da neyin görünür olacağını belirlemektedir. Böylece tanımlama üstünlüğü, insan editörlerden sosyal medya algoritmalarına taşınmış; mesele yalnızca söylem değil, veri ve görünürlük meselesi haline gelmiştir.

Batı’nın bu üstünlüğünün arkasında yalnızca askeri güç değil; üniversiteler, medya ağları, yayınevleri, hukuk kurumları, düşünce kuruluşları ve dijital platformlardan oluşan geniş bir altyapı vardır. Bu ağlar yalnızca bilgi üretmez; hangi bilginin geçerli sayılacağını da belirler.

KAVRAM ÜRETEMEYEN KAYBEDER

Fakat burada sadece Batı’yı suçlamak yeterli değildir. Müslüman dünyanın da ciddi bir kavram üretme sorunu vardır. Çoğu zaman tepkisel ve savunmacı bir dil kullanılmakta; uzun vadeli kavramsal ve kurumsal bir söylem inşa edilememektedir. Oysa kendi kavramını kuramayan, başkasının kavramları içinde konuşmak zorunda kalır.

Bu noktada mesele yalnızca “sesimizi duyuralım” meselesi değildir. Asıl mesele, sesin hangi kavramlarla ve hangi kurumlarla desteklendiğidir. “Bizsiz, bizim hakkımızda hiçbir şey” ilkesi burada hayati hale gelir. Filistinliler hakkında konuşulacaksa, Filistinliler özne olmalıdır.

NASIL MÜCADELE EDECEĞİZ?

Tanımlama üstünlüğüne karşı yapılması gereken ilk şey, kavramların masum olmadığını fark etmektir. “Terör”, “güvenlik”, “medeniyet”, “insan hakları” ya da “antisemitizm” gibi kavramlar her kullanıldığında şu soru sorulmalıdır: Bu kavramı kim kullanıyor? Kime karşı kullanıyor? Kimi görünür, kimi görünmez kılıyor? Hangi eylemi meşrulaştırıyor? Hangi acıyı değersizleştiriyor?

İkinci olarak alternatif kavramlar ve alternatif kurumlar üretmek gerekir. Çünkü tanımlama üstünlüğü yalnızca bireysel tepkilerle değil; akademik, medyatik ve hukuki kurumlar üzerinden kurulmaktadır. Kavram üretemeyen toplumlar, başkalarının kavramlarıyla savunma yapmak zorunda kalır.

Bu çerçevede Türkiye’nin İsrail’e yönelik kullandığı “işgalci devlet”, “terör devleti” ve “haydut devlet” gibi kavramlar da alternatif bir tanımlama çabasını göstermektedir. Bu dil, Batı’nın İsrail’i “kendini savunan devlet” olarak konumlandıran egemen söylemine karşı açık bir meydan okumadır.

KELİMELERLE KURULAN BİR DÜNYA

Sonuçta Gazze bize sadece İsrail’in zalimliğini değil, Batı’nın hakikati adlandırma ve yeniden üretme gücünü de gösterdi. Bugün asıl mücadele yalnızca toprak, silah, diplomasi ya da ambargo üzerinden yürümüyor; kelimeler üzerinden de yürütülüyor. Çünkü bu dünyada bir şeyi adlandıran, çoğu zaman ona nasıl davranılacağını da belirliyor.

Bu yüzden sorulması gereken soru şudur: Gazze’de ölen çocukların adı ne? “Savaş zayiatı” mı, “insani trajedi” mi, yoksa “soykırımın kurbanları” mı? Filistin direnişi “terör” mü, yoksa “işgale ve sömürgeciliğe karşı bir mücadele” mi?

Bu soruların cevabı sadece dil meselesi değildir. Bu cevaplar, kimin insan sayıldığını, kimin yasının tutulduğunu, kimin hukuk tarafından korunduğunu ve kimin öldürülebilir kabul edildiğini belirler. Tanımlama üstünlüğü bu yüzden modern dünyanın en sessiz ama en etkili iktidar biçimlerinden biridir. Ve bu iktidar sorgulanmadıkça, mazlumların sesi duyulsa bile hakikatin adı başkaları tarafından konulmaya devam edecektir.