Belirsizlik çağı: Fırsatlar krizlerle sınanıyor

Arşiv.

Dr. Makbule Yalın / Danışman, TBMM AB Uyum Komisyonu

Teknolojinin ilerlemesi, toplumlar ve bireyler arasındaki etkileşimi artırarak zamanın akışını hızlandırmıştır. Küresel topluma açılmanın bir sonucu olan karşılıklı bağımlılık—kelebek etkisi—olgusu, popülizmin yükselişiyle birlikte daha da belirgin hale gelmektedir. İç ve dış politikaların, bireylerin günlük yaşamı üzerinde doğrudan ve derin etkiler yaratması, bu alanların yakından takip edilmesini zorunlu kılmaktadır. Hızla değişen küresel ortamda, çok sayıda değişkenin etkileşimiyle ortaya çıkan sonuçları fark edebilme ve doğru yorumlayabilme kapasitesi, günümüzün temel ihtiyaçlarındandır. Aksi takdirde, tüm bakış açıları, yargılar, varsayımlar, beklentiler ve sonuçlar gri bir alanda mı kalacaktır? Dahası, çoğunluğun bakış açısının sorgulanmaksızın mutlak gerçek kabul edilmesi gerektiği sorusu gündeme gelmektedir.

Karar vericiler için kritik soru, bu karmaşık ve dinamik ortamda sorunlara nasıl yaklaşılması gerektiğidir. Koşulların eleştirel bir analizi, sorunların çözümünde çok boyutlu ve esnek stratejilere ihtiyaç duyulduğunu ortaya koymaktadır. Amerika Birleşik Devletleri, Çin’e odaklanarak; ticari, siyasi ve psikolojik boyutları kapsayan küresel ölçekte çok katmanlı bir kampanya yürütmektedir. Eşzamanlı olarak, Rusya da uzun vadeli stratejik hedefleri doğrultusunda sert gücünü devreye sokmaktadır. Öte yandan Avrupa Birliği ülkeleri, ortak çıkarlar ve sorumlulukların paylaşımı konusunda derin görüş ayrılıkları yaşamaktadır. Mutlak dostluk ya da düşmanlıkların yerini çok taraflı çıkar ilişkilerinin aldığı bu pragmatik düzlemde, yaşanan gelişmelerin fayda mı yoksa zarar mı getirdiğini değerlendirmek artık bir zorunluluk haline gelmiştir.

GERÇEK KİMİN GÖZÜNDEN DOĞAR?

Karar vericiler, hem geçmişin derslerini göz ardı etmekle hem de geleceğin olası etkilerini hesaba katmamakla suçlanmakta dolayısıyla ciddi eleştirilerle karşı karşıya kalmaktadır. Bu durumda, yöneltilen eleştirilerin ne ölçüde meşru olduğu sorusu gündeme gelmektedir. “Fil metaforu”nda olduğu gibi, farklı bakış açılarının her toplumun doğal bir parçası olduğu fikri uzun süredir pedagojik bir araç olarak kullanılmaktadır. Her birey, bütünü değil, yalnızca bir kısmı algılar ve bu parçadan yola çıkarak öznel bir yorum üretir. Böyle durumlarda taraflar arasında yürütülecek müzakereler yapıcı olabilir ve metafora bütünleştirici bir yaklaşım getirilebilir. Ancak günümüzün gerçekliği, genellikle “6 mı 9 mu?” ikilemiyle tanımlanan; bazı kesimlerin dışlandığı ve çözüm üretmenin daha da zorlaştığı gerilimli bir dinamiğe işaret etmektedir.

KARARLARIN GÖRÜNMEYEN MALİYETİ

Fikirlerin oluşumundaki temel unsur algıdır. Varsayımlar ve beklentiler, algıları biçimlendirerek karar alma süreçlerinde belirleyici rol oynar. Bu zihinsel çerçeve, bireyin kendi içsel hesaplamalarıyla en rasyonel sonuca ulaşmasını amaçlayan potansiyel senaryolar üretir. Ancak dinamik ve çok boyutlu bir gerçeklikte, sabit bir sonuca ulaşmaya çalışmak ciddi bir hesap hatasına yol açabilir.

Günümüzün siyasi ve diplomatik ortamında, çağdaş yönetim anlayışlarının en kritik özelliği esneklik gösterebilme yeteneğidir. Bu da, farklı alternatifleri değerlendirerek önyargılardan uzak, kapsayıcı ve farkındalığı yüksek bir bakış açısını gerekli kılar. Böyle bir yaklaşım, hem yararlı hem de riskli unsurları içinde barındırır; dolayısıyla sonuçların incelikle analiz edilmesi gerekir. Karar vericiler, bir durumun ne zaman fırsat, ne zaman tehdit oluşturduğunu doğru okuyabilmeli ve buna uygun zamanlamayla harekete geçebilmelidir. Ancak burada temel bir ikilem ortaya çıkar: Yakın vadeli kazançlar için hızlı hamleler gerekebilir; fakat kalıcı başarı, uzun vadeli öngörü ve hazırlıkla mümkündür.

TEZ, ANTİTEZ VE GELECEK

Diyalektik, felsefi bir tartışma yöntemi olarak tez, antitez ve sentez olmak üzere üç aşamadan oluşur. Bu çerçevede iki zıt fikir çatışır; ortaya çıkan sentez ise yeni bir düşünceyi doğurur ve süreç yeniden başlar. Bu devingen yapı, sabit ve katı ideolojik çerçevelerle çelişen, sorgulamaya dayalı düşünce biçiminin ayırt edici özelliğidir.

Diyalektik, aslında sürekli değişim ve dönüşüm sürecidir. Örneğin, Francis Fukuyama’nın 1990’larda öne sürdüğü “tarihin sonu” tezi—iki kutuplu dünya düzeninin kesin sona erdiği iddiası—hayatın evrimsel doğası gereği kısa sürede sorgulanmıştır. Günümüzde ise yükselen popülist hareketlerin etkisi, küresel düzenin çok kutupluluğa evrildiği yönündeki tezi güçlendirmektedir. Bu geçiş; merkantilizmden küreselleşmeye, oradan da “glokalizme” doğru ilerleyen bir tarihsel evrim olarak da yorumlanabilir.

YENİ BİR DÖNÜŞÜM ARAYIŞI

Böylesi bir paradigma değişimi; geçmişe sırt çevirmeyi, statükoyu sorgulamayı ve yeni bir çağın inşasını zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda “yaratıcı yıkım”, popülizmi anlamak için güçlü bir kavramsal çerçeve sunar. Zira mevcut küresel gerilimlerin hızla tırmandığı bir dönemde, insanlığı ortak insani değerlere geri döndürmek her zamankinden daha acil hale gelmiştir. Popülizm, her ne kadar bölücü bir unsur gibi görünse de, insanlığın aradığı birliği tetikleyebilecek paradoksal bir katalizör olabilir. Dolayısıyla, popülizmi “yaratıcı yıkım” ekseninde okumak; alışıldık yargıların ötesinde, dikkatle incelenmesi gereken alternatif bir düşünsel bakış açısı sunmaktadır. 1933’te Roosevelt, Büyük Buhran’ın yaralarını sarmak için halkın öfkesini siyasete taşıdı. Ekonomiyi tam anlamıyla düzeltemedi ama “New Deal” ile refah devletinin temelini attı. Popülizm böylece, yıkım değil, yeniden inşanın aracı oldu…