Büyük Kiros’un hâtırası ve Haman’ın gölgesi İran halkının arada kalan yazgısı

Modern savaşlar, toprak kazanma güdüsü dışında kimlikler, inançlar ve tarih anlatıları üzerinden yürütülür. Kiros’un günümüzdeki temsilcisi olarak öne çıkarılan şah rejimini yeniden inşâ etme arayışı, Haman ile özdeşleştirilen mevcût rejimden halkı sözde-kurtarma söylemleri bu bağlamda yeniden okunabilir.

İllustrasyon: Cemile Ağaç Yıldırım.

Prof. Dr. Muhammet Enes Kala / Türkiye Yazarlar Birliği Genel Başkanı

Tarih, çoğu zaman bize olduğu gibi ulaşmaz, katman katman yorumlanarak, seçilerek ve yeniden kurulup önümüze serilir. Bu yüzden bugün ABD, İsrail ve İran arasında yaşanan gerilime bakarken askerî hareketleri, diplomatik açıklamaları ya da güç dengelerini görmek yeterli olmayabilir. Asıl görülmesi gereken, bu gerilimin hangi anlam dünyası içinde kurulduğudur. Çünkü modern savaşlar, cephede verilir, fakat zihinde başlar. İnsan önce bir anlatıya inanır, sonra o anlatının gerektirdiği gerçekliği meydana getirmeye gayret gösterir. Bu nedenle bugünün çatışmalarını anlamak için kullanılan dili, tarih ve kültür ekseninde çözümlemek gerekebilir.

ÇÖZÜLMESİ GÜÇ BİR DÜĞÜM

İran-İsrail hattında giderek sertleşen bu savaşın bir-arada değerlendirilmesi gereken dört ayrı düzlemde ilerlediğini dile getirebiliriz; güvenlik, ekonomi, kimlik ve hâfıza. Güvenlik düzlemi, nükleer programlar, askerî kapasite ve bölgesel güç dengeleri üzerinden konuşur. Ekonomi düzlemi, üretim güçlerinin temellük edilmesi ve kaynaklar üzerinde tekel oluşturma gayesini seslendirir. Kimlik düzlemi, dinî ve ideolojik âidiyetler üzerinden resmedilir ve bu resim her aşamada kendini tekrar tekrar üretir. Hâfıza düzlemi ise geçmişte yaşanmış olayların bugüne nasıl taşındığını belirler. Bu dört düzlem birbirine karıştığında, ortaya son derece yoğun ve çözülmesi güç bir düğüm çıkar. İşte bugünkü kriz tam olarak böyle bir düğümde saklı görünür.

Bu düğümün merkezinde yer alan en dikkat çekici unsurlardan biri, tarihî figürlerin modern siyaset içinde yeniden dolaşıma sokulmasıdır. Büyük Kiros’un adı bu anlamda özel bir yere sâhiptir. Pers İmparatoru Büyük Kiros, tarihte farklı inançlara ve topluluklara alan açan bir yönetim anlayışının sembolü olarak anılır. Bâbil sürgününden sonra Yahûdi inanışına göre, Yahûdilere dönüş izni vermesi, onları tapınaklarını yapmaları konusunda cesaretlendirmesi, onu Yahûdilerin nazarında “koruyucu iktidar” fikrinin tarihî örneklerinden biri hâline getirir. Ancak bu tarihî anlam, bugünün dünyasında olduğu gibi kalmaz. Aksine, politik söylemler içinde –lehte- yorumlanmak suretiyle yeniden biçimlendirilir ve saldırganlığın teo-politik gerekçesine dönüştürülür.

TRUMP’IN KİROS’A BENZETİLMESİ BİZE NE SÖYLÜYOR?

2018 yılında ABD elçiliğinin Tel-Aviv’den İsrail’in sözde-başkenti olarak ifade edilen Kudüs’e taşınması hâtırasına basılan basılan ve üzerinde hem Donald Trump’ın hem de Büyük Kiros’un yer aldığı madenî para, bu yeniden biçimlendirmenin somut örneklerinden biri olarak çıkar karşımıza. Bu madenî para, ilk bakışta sıradan bir hâtıra nesnesi gibi görülebilir. Oysa taşıdığı anlam, fizikî boyutunun çok ötesine geçer. Antik bir Pers Kralı ile günümüz Amerikan Başkanının aynı yüzeyde buluşturulması, tarihin doğrusal bir süreklilik içinde yeniden yazılması anlamına gelir. Bu sembolik üretim, geçmiş ile bugünü bağlamakla kalmaz dahası bugünkü saldırganlığı ve tahakküm ediciliği meşrulaştırmak için geçmişi yeniden kurar.

Bu noktada önemli olan, bu tür sembollerin ne söylediğinden çok, nasıl bir dünya tasavvuruna işaret ettiğidir. Kiros ile Trump’ın yan yana getirilmesi, iki lideri karşılaştırmaktan çok daha ötesini seslendirir. Bu, bir tür tarihî kader anlatısını günümüzde Siyonizm lehine yeniden üretmek mânâsını taşır. Kudüs üzerinden kurulan bu bağ, dinî bir anlamı politik bir çerçeveye taşır. Böylece siyâset, kendini tarihin tabiî ve olması gereken bir devamı gibi sunar.

Bu anlatının politik dilde karşılığını Netanyahu’nun söylemlerinde görmek mümkündür. Trump’ın Kiros’a benzetilmesi, bir övgüden çok daha fazlasını hatırlatır bugün bize. Bu, modern bir lideri kutsal tarihî bir figürle aynı düzleme yerleştirme çabasıdır. Bu tür benzetmeler, siyasetin kendine tarihî ve hatta metafizik bir derinlik kazandırma girişimi olarak da okunabilir. Çünkü tarihî süreklilik iddiası, meşruiyet üretmenin en etkili yollarından birisi olarak görülür. İnsan, geçmişle bağ kuran bir güce daha kolay inanır; kitleler, gerçekleştirilmesi planlanan trajedilere daha kolay taraftar hâline getirilebilir.

BUGÜNÜ DE DÖNÜŞTÜREN SÖYLEM

Ancak bu söylem, geçmişi olduğu gibi bugünü de dönüştürür. Özellikle İran halkı üzerinden kurulan “özgürleştirme” dili, bu dönüşümün en hassas noktalarından birisidir. İran rejimi ile İran halkı arasında yapılan ayrım, ilk bakışta insanî bir hassasiyet gibi görünebilir. Fakat bu ayrım, aynı zamanda dış müdahalenin sözde-meşru zeminini oluşturabilecek bir çerçeve sunar. Tarih boyunca sözde-“özgürleştirme” iddiasıyla yapılan müdahalelerin nasıl sonuçlandığı düşünüldüğünde, bu söylemin ne kadar dikkatli ele alınması gerektiği açıktır.

İran halkı, bu büyük anlatının içinde çoğu zaman kendi sesiyle var olamaz. Buna pek müsaade de edilmez. İran’da yaşayan insanlar, bir yandan ekonomik yaptırımların, diğer yandan siyâsî baskının, öte yandan savaş tehdidinin arasında sıkışmış durumdadır. Bu sıkışmışlık, ne tek bir ideolojiyle ne de tek bir politik açıklamayla anlaşılabilir. Bu, gündelik hayatın içinde yaşanan bir gerilimdir. Ve bu gerilim, çoğu zaman uluslararası söylemlerde de görünmez olur.

Benzer bir durum İsrail toplumu için de geçerlidir. Sürekli bir tehdit algısı altında yaşamak, Siyonizmin tarih ötesi/dışı ideallerini başka toplumları yok etme pahasına gerçekleştirme dürtüsü, toplumun psikolojisini derinden etkiler. Güvenlik kaygısı, bireysel özgürlüklerin; Siyonizmin gâyeleri sağduyunun ve vicdânın önüne geçebilir, geçmiştir. Bu durum, siyasetin daha sert ve daha dışlayıcı bir dile kaymasına neden olur. Korku, burada yönetim ve rıza elde etme aracı olarak konumlandırılabilir. Ve korku üzerinden kurulan siyaset, çoğu zaman uzlaşma ihtimallerini de zayıflatır.

ABD’nin bu denklemdeki rolü ise süreci daha da karmaşık hâle getirir. Küresel bir güç olarak sürece müdâhil olması, yerel bir çatışmayı uluslararası büyük bir krize dönüştürür, dönüştürmüştür. Bu durum, savaşın kapsamını genişletirken çözüm ihtimallerini enine boyuna daraltır. Çünkü artık mesele yalnızca iki aktör arasında değildir. Farklı çıkarlar, farklı stratejiler ve farklı güç hesapları aynı anda devreye girer. Bu da çatışmayı çok katmanlı hale getirir.

SİYONİST REJİMİN GÖZÜNDEN İRAN HALKI

Tam bu noktada Agag soyundan gelen Haman figürü (Başta Ester Kitabı olmak üzere Yahudi kutsal metinlerinde yer alan yıkıcı-yok edici olarak anlaşılan, tarihi-teolojik bir karakter) bir uyarı olarak yeniden anlam kazanır. Haman, tarihî bir karakter olmanın ötesinde, düşmanı mutlaklaştıran zihniyetin sembolü olarak tebârüz eder. Bu zihniyet, ötekini bir tehdit olarak görür ve onun yok edilmesini meşrû kabul eder. Modern dünyada bu düşünce biçimi farklı isimlerle varlığını sürdürür. Ve her ortaya çıktığında, çatışmayı daha derin ve daha yıkıcı hâle getirir. İran halkı Siyonist rejimin nazarında ya Kiros’un halkı olarak kendisini konumlandırabilir ya da Haman’ın destekçisi olarak yok edilme tehdidiyle karşı karşıya bırakılır. Kiros ile Haman arasındaki fark, iki farklı siyaset anlayışının remzi olarak anlaşılabilir. Biri, gücün sınırlandırılması gerektiğini savunur. Diğeri, gücün sınırsız kullanılmasını meşrulaştırır. Bu iki anlayış, bugün de siyonist siyasetin içinde yaşamaktadır. Ve her karar, bu iki anlayıştan birine yaklaşır.

Modern savaşların en çarpıcı yönlerinden biri, anlam üretimi üzerinden ilerlemesidir. Artık savaş, toprak kazanma güdüsü dışında kimlikler, inançlar ve tarih anlatıları üzerinden yürütülür. Bu da savaşın etkisini derinleştirir. Çünkü insanlar yalnızca fizikî olarak değil, psikolojik ve fikrî olarak da bu çatışmanın içine çekilir, çekilmiştir. 28 Şubat 2026 tarihinden önce İran halkının itirazlarının ve muhalif duruşunun köpürtülmesi, güçlü retorikle uluslararası basında kendisine yer bulması, halkın sanki darbe talep edercesine resmedilmesi, Kiros’un günümüzdeki temsilcisi olarak öne çıkarılan şah rejimini yeniden inşâ etme arayışı, Haman ile özdeşleştirilen mevcût rejimden halkı sözde-kurtarma söylemleri bu bağlamda yeniden okunabilir.

GÜÇLÜ BİR AHLÂKÎ ÇERÇEVEYE İHTİYAÇ VAR

2018’de basılan Trump-Kiros madenî parası ve 2026 yılı başlarında halk protestosu, Kiros’u şah üzerinden yeniden diriltme çabaları, bu sürecin sembolik bir özeti olarak okunabilir. Küçük bir nesne ve kurgulanan retorik, büyük bir anlatıyı taşır. Bu anlatı, geçmişi bugüne bağlar. Ama bu bağ her zaman hakikati yansıtmaz. Çoğu zaman, belirli bir politik amacı güçlendirmek ve planlanan saldırılara karşı meşruiyeti oluşturmak için kurulur. Bu nedenle semboller, her zaman eleştirel bir gözle okunmalıdır.

Tarih, teoloji ile siyaset arasındaki ilişki bu noktada kritik hâle gelir. Tarih, olduğu gibi mi anlatılıyor, yoksa yeniden mi kurgulanıyor? Bu soru, yalnızca akademik bir mesele değildir. Bu, aynı zamanda insanî bir sorun olarak da tebellür eder. Kiros’u bağlamından koparıp onu Yahûdi seviciliği ekseninde bir mehdîye dönüştürme işi, günümüzde Siyonizme güçlü bir hareket alanı kurgulamak içindir. Yanlış kurulan bir tarih anlatısı, yanlış politikaların zeminini oluşturur. Ve bu politikalar, yaşamakta olan insanların hayatını doğrudan etkiler, tehdit eder.

İran-İsrail gerilimi, bu açıdan bir tür ayna işlevi görür. Bu aynada devletleri ve insanlığın kendisini görmek; güçle kurduğumuz ilişkiyi, korkuya verdiğimiz tepkileri ve ötekiyle kurduğumuz bağı bu aynada okuyabilmek mümkündür. Bugünün en büyük tehlikelerinden biri, savaşın sıradanlaşmasıdır. Sürekli çatışma hâli, çatışma hâlini tarihten kurgulanarak koparılan manzaralarla meşrulaştırma ve köpürtme çabası, insanın duyarlılığını köreltir. Acı, zamanla alışılan bir duruma dönüşür. Bu durum, ahlâkî reflekslerin zayıflamasına yol açar. Ve bu zayıflama, daha büyük felaketlerin önünü açar. Çünkü duyarsızlık, en tehlikeli kabulleniş biçimi olarak çıkabilir karşımıza.

Bu nedenle güçlü bir ahlâkî çerçeveye ihtiyaç vardır. Bu çerçeve, devletlerin güvenlik kaygılarını tamamen reddetmez. Yalnız, bu kaygıların sınırlarını sorgulamaya insanları dâvet eder. Hiçbir güvenlik politikası ve teo-politik gâye, masum insanların hayatını göz ardı edecek, soykırım suçu işleyecek kadar mutlaklaştırılamaz. Bu ilke, teoride kabul edilir fakat pratikte sıkça ihlâl edilir. Bu ihlâl tarihten getirilen sözde-gerekçelendirme manzaralarıyla da görünmez kılınır.

TARİH HAKİKAT HİLAFINA YENİDEN Mİ KURGULANIYOR?

Sonuçta mesele, kimin kazanacağı değil, neyin kaybedileceğidir, neyi kaybedeceği üzerinden yeniden ele almak gerekir. Her savaş, bir şeyleri yok eder. Bazen şehirleri, bazen hayatları, bazen de değerleri ve ilkeleri... Ve çoğu zaman bu kayıplar geri getirilemez. Bu yüzden savaş, her zaman son çare olmalıdır. Ama modern dünyada bu ilke giderek zayıflamaktadır. Bu ilkeyi temelden sarsan politik ve ekonomik güç olarak karşımıza Siyonizm ve bunun tüm huzursuzluklara karşı uygulama aparatı olarak İsrail çıkmaktadır. Mesele Kiros ise onu sâdece Yahûdi halkının kurtarıcısı olarak görmek değil, Kiros silindiriyle insan haklarının öncü söylem inşacılarından birisi olarak ele almak ve esaret altındaki tüm insanlara karşı yorumlamak gerekir. Yoksa kurgulanan bir çerçevede Yahûdilerin ‘dönem mehdîsi’ olarak Kiros’u öne çıkarıp, İran halkını bu yaratılan tarihi eksende onun halkı olmaya icbâr eden ya da yok edilmesi gereken Amelek olarak kodlayan bir anlayış kabul edilemez. Neticede İran halkı bu eksende siyonist İsrail karşısında Haman’ın yanında olmayı tercih eden Amelek olarak kabul edilmiş ve her türlü saldırıya mâruz kalmayı hak eden bir kitle olarak görülmüştür. Bunu kendisini insan olan ve evrensel insan haklarına inanan hiçbir insan ve kurum kabul edemez, etmemelidir.

Bugün siyaset hangi dili kuruyorsa, yarının dünyası o dil üzerine inşâ edilecektir. Eğer bu dil, korku ve düşmanlık üzerine kurulursa, dünya da buna göre şekillenecektir. Ama eğer bu dil, beşerî fıtrata ve tabiata hürmetkâr tüm insanlar için ve adına, ortak uzlaşı, evrensel insan hakları, demokratik yönetişim ve anlayış üzerine kurulursa, farklı bir gelecek mümkün olabilir. Bu nedenle dil, yalnızca bir ifade aracı değil, bir inşâ aracıdır da. Bu noktada insan haklarının büyük temsilcisi olarak kendisini gösteren ABD’nin Siyonizm söz konusu olduğunda tarafını yeniden gözden geçirmesi gerektiği dile getirilebilir. Bunu kuşkusuz önce yüksek sesle dile getirmesi gereken de ABD vatandaşlarıdır.

Ve belki de en temel soru hâlâ değişmemiştir. Biz tarihi anlamaya mı çalışıyoruz, yoksa onu kendi korkularımıza, arzularımıza ve işimize geldiği hâliyle hakikat hilâfına yeniden mi kuruyor, kurguluyoruz? Bu soruya verilecek cevap, yalnızca bugünü değil, geleceği de belirleyecektir.