Darbenin maliyeti karşısında siyaseti savunmak

Türkiye’de gerçekleşen darbelerin ve darbe girişimlerinin sadece siyasete ve diğer kurumlara değil, darbecilere de maliyetleri olmuştur. DP’li yöneticilerin haksız bir şekilde mağdur edilmeleri, olağanüstü bir sürecin olağana dönemeyeceğinin en önemli işaretlerinden biridir. Siyaset, kendi alanında hataları ve sevaplarıyla kendi çözümlerini üretme potansiyeline sahiptir. Darbeye karşı siyaseti savunmak, iktidarın da muhalefetin de esas sözleşmelerinden biri olmak durumundadır. Çünkü darbe, siyasete değil ancak darbeye alternatif olabilir.

Haber Merkezi Yeni Şafak
İLLUSTRASYON: CEMİLE AĞAÇ YILDIRIM

Prof. Dr. Mahmut Hakkı Akın

İstanbul Medeniyet Üniversitesi Öğretim Üyesi

Türk siyasal hayatının ve demokrasi tarihinin en önemli dönüm noktalarından biridir 27 Mayıs 1960 Askeri Darbesi. Türkiye’de demokratik dönemde siyasi sürekliliğin kesilmesine sebep olmuştur. Böylece siyaset alanının kontrol altında tutulması ve güdümlü bir şekilde oluşturulması hedeflenmiştir. Bu hedefe uygun bir şekilde darbeci zihniyet, kendisini kurtarıcı olarak tanımlamış ve gücüne dayanarak kendi meşruiyetini inşa etmeye çalışmıştır. Bu meşruiyet üretme, yeni bir toplumsal hafıza oluşturma ve böylece kendisini sürekli hatırlatma propagandası üzerinden sürdürülmeye çalışılmıştır. Darbeci zihniyet, bürokrasi, medya, siyaset, akademi gibi farklı alanlardaki temsilciler tarafından benimsenen ve birlikte inşa edilen bir zihniyettir.

MEŞRU İLE GAYRİMEŞRU BİRBİRİNE KARIŞTI

27 Mayıs sonrasındaki süreci yönetmek, öncelikle yeni bir geçmiş kurgusu yapmayı gerektirmiştir. “Devrim, II. Cumhuriyet, İnkılap ve Anayasa” gibi kavramlar, kurtarıcı (!) zihniyetin kendisini tanımladığı kavramlardır. Bu kavramlara yapılan vurgu, dolaylı olarak darbecilerin yaptıklarının ve yapacaklarının meşruluğuna ve Demokrat Parti (DP) yönetiminin gayrimeşruluğuna atıfta bulunmuştur. Darbeci zihniyetin kendisine göre kurguladığı yeni yapıda makbul siyasi tarafın karşısında konumlandırılan DP’liler, “müstebit, sabık ve düşük” gibi olumsuz ifadelere muhatap olmuşlardır. 10 yıllık DP iktidarı Cumhuriyet, inkılaplar ve anayasa karşısında bir “karşı devrim” olarak tanımlanmıştır.

Siyaset teorisinde iktidar olmak, aynı zamanda kendisini ve ötekini tanımlama iktidarına da sahip olmak demektir. Darbeci zihniyet, neyin meşru olup olmadığını ve böylece kendisini ve ötekini de tanımlama yetkisine sahip olduğu iddiasındadır. Demokratik siyasi rejimin kendi sürekliliğinde tamamen gayrimeşru olan darbe, olağanı olağanüstüne çevirir. Sadece siyaset değil, hukuk da askıya alınır ve böylece meşru olan ile gayrimeşru olan birbirine karışır. Gündelik hayatın normatif sürekliliği de bu alt üst oluştan nasibini alır. Her an her şeyin değişebildiği, korku ve tedirginliğin her tarafa yayıldığı bir hâl, olağanın olağanüstüne dönüşmesinin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Bu dönüşüm, darbecinin de başka bir darbeyle yerinden edilebileceği bir ortam oluşturur. Nitekim 27 Mayıs Askeri Darbesi’nden sonra darbeci grupların birbirlerini tasfiye etme çabaları, hemen hemen hiçbir grubun darbeden istediğini elde edememesine ve böylece ilerleyen yıllarda darbeci zihniyetin kendi kendisini güçlü bir şekilde yeniden üretmesine sebep olmuştur. Bu süreç ve şartlar, Türkiye’de demokratik bir rejimin oluşmasını daha da zor hale getirmiştir.

SEÇİMDE İSTEDİKLERİ SONUCU ALAMAYINCA…

Darbeci zihniyet, darbe öncesi şartları demokratik olmamakla itham edip yargılarken oluşturulacak yeni anayasa ve siyasi rejimin kanunlar açısından demokratik olacağı iddiasında olmuştur. “Demokrasiye geçiş” retoriği Türkiye’de darbeci zihniyetin kendi meşruluk iddiası bağlamında karşılığı olabilecek bir söylemdir ki meşru olmadığı için karşılığı yoktur. 1961 Anayasası açısından daha demokratik bir sistem oluşturulduğu iddia edilse bile olağanüstü şartlarda oluşan ve hatta oluşturulan yeni siyasi ortam, gerçekte “güdümlü” bir siyaset alanını talep etmiştir. Yassıada yargılamalarından ve idamlardan yaklaşık bir ay sonra gerçekleşen seçimlerde istenilen sonuçlar elde edilmeyince darbeci zihniyetin hükümetin kurulmasına ve cumhurbaşkanlığı seçimine doğrudan müdahil olması, siyasetin kanunlar dahilinde bile olsa kendi haline bırakılmayacağını göstermiştir. Adalet Partisi Senatörü Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in cumhurbaşkanı adaylığının tehdit yoluyla engellenmesi, “demokrasiye geçiş” retoriğinin meşruiyetinin sorgulanmasını gerektirmektedir. Bu, demokrasinin kökenini oluşturan halkın; yani “demos”un katılımıyla gerçekleşecek bir demokrasiden ziyade muktedirin kendi arzusuyla olmasını istediği bir yönetimdir.

Darbe sonrası şartlarda ne darbeci ne de siyasetçi, kanunlar sınırlarında bile güvenceye sahip değildir. DP döneminden itibaren oluşan darbe gruplarında aktif olan, 1962’de ve 1963’te başarısız darbe girişimlerinde bulunan Albay Talat Aydemir’in 1961 seçimleri sonuçları için günlüğüne yazdığı cümle manidardır: “Seçimler bilindiği gibi sonuçlanınca milli iradenin tam olarak gerçekleşmediği inancına varmıştık”.

DARBECİLİĞİN GİRDABI

Darbeci zihniyet için milli iradenin tam olarak gerçekleşmesi, kendi arzu ettiği seçim sonuçlarının elde edilmesi anlamına gelmektedir. Bu durumda darbeci, kafasındaki çözüm için yine darbeye başvurur. Artık içinden çıkılması zor bir girdaba girilmiştir. Talat Aydemir’in iki darbe girişiminden sonra idam edilmesi, darbe sonrası şartlarda olağanüstünden olağana dönülememesinin bir sonucu olarak da yorumlanabilir. Dolayısıyla darbe sonrasında demokrasiye dönüş söylemi, demokrasiye dönülmesini samimiyetle isteyen herkes için belirsiz bir hâl almıştır. Oluşan hava, uzun yıllar Türkiye’de siyasetin dışındaki kurumlarda ve organizasyonlarda da belirsizliğe bağlı bir tedirginliği sürekli hale getirmiştir.

“27 Mayıs Hürriyet ve Anayasa Bayramı” 1963’ten 1982’ye kadar kutlanmıştır. 1960 Darbesi’nde ve 1963 Darbe girişiminde çeşitli vesilelerle vefat eden 11 kişi Hürriyet Şehidi kabul edilerek Anıtkabir’e defnedilmişlerdir. 1966’da vefat eden Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel de Anıtkabir’e defnedilmiştir. 12 Eylül Askeri Darbe yönetimi, Cemal Gürsel’inki de dahil olmak üzere bu mezarların Anıtkabir’den kaldırılması kararı almıştır. 27 Mayıs’ın izlerini büyük oranda 12 Eylül silmiştir.

Türkiye’de gerçekleşen darbelerin ve darbe girişimlerinin sadece siyasete ve diğer kurumlara değil, darbecilere de maliyetleri olmuştur. DP’li yöneticilerin haksız bir şekilde mağdur edilmeleri, olağanüstü bir sürecin olağana dönemeyeceğinin en önemli işaretlerinden biridir. Siyaset, kendi alanında hataları ve sevaplarıyla kendi çözümlerini üretme potansiyeline sahiptir. Darbeye karşı siyaseti savunmak, iktidarın da muhalefetin de esas sözleşmelerinden biri olmak durumundadır. Çünkü darbe, siyasete değil ancak darbeye alternatif olabilir.