Dr. Yunus Şahbaz - Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi
Türk siyasetinde dış ve iç politika arasında her zaman dinamik bir ilişki olmuştur. Dış politikada hangi konu, sorun ya da bölgelerin önceleneceği iç politik parametrelerin tayininde belirleyici unsurlardan biridir. Söz gelimi Avrupa Birliği endeksli, içe kapanmacı ya da eski Osmanlı coğrafyasının hassasiyetlerine göre dizayn edilen bir dış politikanın, bunların her birine göre farklılaşan bir iç politik söylem üretmesi kaçınılmazdır.
Fakat son yıllarda özellikle dış politikanın Türk siyasetinde belki de hiç olmadığı kadar öne çıktığı görülmektedir. Hiç kuşkusuz bölgesel dinamiklerin, doğrudan ya da dolaylı bir şekilde Türkiye’nin hinterlandına giren coğrafyalarda yaşanan krizlerin bunda büyük etkisi var. Bölgesel dinamikler ve krizler iç politika bağlamında zaman zaman krizlerin tetikleyicisi de olabilmektedir. Suriye iç savaşının göçmen sorunuyla Türkiye’yi yüz yüze bırakması ya da Rusya-Ukrayna yahut İran-ABD/İsrail Savaşı'nın başta enerji ve tahıl fiyatları olmak üzere bir dizi krizi tetiklemesi bu minvalde ilk akla gelen örneklerdir. Dolayısıyla dış politikadaki meseleleri yönetmek ve en nihayetinde bu alanda itibar ve ivme kazanmak iç politikadan daha da zor olabilmektedir.
NATO’DAN ŞANGHAY’A
Fakat son aylarına yaklaştığımız 2026 yılı, iç dinamiklerden ziyade dış politik dinamiklerin siyasete damga vurduğu bir yıl oldu. Suriye’de YPG sorununun ortadan kaldırılması ve ABD’nin başını çektiği küresel sistemdeki kırılgan süreçler bu yılın en öne çıkan meseleleri. Özellikle Suriye bahsinde sorun Türkiye’nin istediği ve ısrar ettiği şekilde çözüldü. Fakat yıl geneline bakıldığı zaman bölgesel dinamiklerde ve küresel düzende istikrarın yerini istikrarsızlığa, diplomasinin yerini artarak daha fazla savaş ve çatışmaya bıraktığını görüyoruz. Uluslararası sistemin bu kadar kırılgan olduğu, mevcut müesses nizamın adeta çatırdadığı bu kaotik ortam içerisinde Türkiye bir istikrar adacığı konumunda bulunuyor. Hem güçlü bir iktidarla iç siyasette istikrarlı bir durum arz ediyor hem de bölgesel ve küresel sorunların çözümündeki en faal aktörlerden biri durumunda.
Bu faal duruşun somut karşılıkları da var. Türkiye bir yandan NATO zirvesine ev sahipliği yaparak ABD başta olmak üzere Batılı müttefikleriyle ilişkilerini geliştiriyor; öte yandan Mekke Anlaşması gibi girişimlere öncülük ederek bölgesel istikrar ve iş birliğinde kurucu bir rol üstleniyor. Şanghay Zirvesi’ne katılımı ise Batı Blokunun diyalog kurmakta zorlandığı aktörlerle dahi temas kurabildiğini gösteriyor. Aynı esneklik ikili ilişkilerde de görülüyor: Ankara’nın Moskova ile konuşabilmesi, Washington’la müzakere edebilmesi, Pekin’le ekonomik bağlarını derinleştirmesi, Körfez ülkeleriyle ortaklıklar kurması ve Türk dünyasında daha etkin bir rol üstlenmesi, hepsi aynı stratejik esnekliğin farklı yüzleri. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın hem Doğu'da hem Batı'da gördüğü itibar, bu çok yönlü duruşun bir tezahürü.
İVME TÜRKİYE’DEN YANA
Türkiye’nin dış politika anlamında elini güçlendiren unsurlardan birisi de Batı’nın kendine üstünlük atfettiği ve İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana bu üstünlüğü meşrulaştırmak için kullandığı modern demokratik tahayyülün küresel bir gerileme dönemine girmiş olması. Batı’nın ve Batılı değerlerin yozlaştığı, ahlâkî ve normatif anlamda değer kaybettiği zaman zaman gündeme gelir. Ancak bu geriye gidiş daha çok aile, bireyselleşme, kültür ve kimlik meselelerinde gündeme gelen konulardı. Son birkaç yıldır ise doğrudan doğruya siyasal değerler ve kurumlar anlamında bir geriye gidiş söz konusu. Hem de bu gidiş nispeten demokrasiye daha geç geçen Balkan devletlerinde ya da Huntington’ın tarifiyle “3. dalga demokrasi”lerinde meydana gelmiyor. Bizatihi parlamenterizmin beşiği olan, parlamento, siyasal partiler, bütçe hakkı gibi modern demokrasilerin vazgeçilmez kurumlarının banisi konumundaki İngiltere gibi yerlerde de bu sürecin tezahürlerini görmek mümkün.
Üstelik mesele yalnızca Batı demokrasilerinin kendi içlerindeki sorunlarla da sınırlı değil. Uluslararası sistemin normatif iddiaları ve bu iddiaların taşıyıcısı olan aktörlerin kapasitesi arasında giderek büyüyen bir makas oluşuyor. Hatta bu aktörlerin kendisi bizatihi bu normatif iddialara bir tehdit gibi algılanıyor. ABD’deki Trump yönetimi ya da İngiltere’de sandıktaki oranı her seçim artan aşırı sağın sebep olduğu tedirginlik bu aktörlerin pozisyonunu daha da tartışmalı kılıyor. O halde, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve uluslararası hukuk gibi normlar üzerinden küresel siyasete yön verme iddiası devam ederken bu iddia sahipleri bizzat kendi iddialarıyla sınanır duruma geliyor. Özellikle bu normların en güçlü savunucuları olduklarını iddia eden devletler, kendi çıkarları söz konusu olduğunda bu ilkelerle ciddi biçimde çelişebilen politikalar izliyor. Bu bakımdan Gazze’de yaşananlar karşısındaki sessizlik ve hatta gösterilen onay İsrail’in pervasız ve haydut girişimleri olmanın çok ötesinde anlamlar ihtiva ediyor. En nihayetinde ise, küresel sistemde yalnızca güç dengeleri değil, değerler hiyerarşisi de değişiyor.
STRATEJİK ESNEKLİK
Bu değişim Türkiye’nin önüne önemli bir hareket alanı açıyor. Zira yukarıda sayılan çok yönlü ilişkiler tesadüfen ortaya çıkmadı. Türkiye uzun zamandır Batı ile ilişkilerinin kendisini bütünüyle tanımladığı bir dış politika çerçevesinden çıkmaya çalışıyor. Bunun anlamı Batı’dan uzaklaşmak ya da bu ilişkileri önemsizleştirmek değil. Bilakis, Batı ile ilişkilerini sürdürürken Batı dışındaki güç merkezleriyle de ilişki kurabilen bir ülke olmanın avantajını kullanmak. Dünyanın yeniden bloklara ayrılmaya başladığı bir dönemde bu kapasite, hem diplomatik bir maharet hem de stratejik bir sermaye niteliği taşıyor.
Burada Türkiye açısından asıl mesele, değişen dünyaya ayak uydurmaktan ziyade değişimin kendisine nasıl cevap verileceğidir. Eski uluslararası düzenin kuralları aşınırken ortaya çıkan boşluk her ülke için aynı imkânı üretmiyor; kimi ülkeler bu boşlukta savrulurken kimileri yeni güç dengelerinin dışında kalıyor. Suriye’den Karadeniz’e, Doğu Akdeniz’den Kafkasya’ya uzanan geniş coğrafyadaki gelişmeler ise Türkiye’yi ister istemez bölgesel siyasetin merkezine çekiyor.
Belki de 2026’nın Türk siyaseti açısından en önemli tarafı tam olarak burada yatıyor. Türkiye, bundan sonra, dışarıdaki gelişmeleri içerideki siyasi gündemin tali bir unsuru olarak ele alan yaklaşıma tekrar dönemez. Zira Türkiye açısından şurası çok açık; Türkiye’nin önünde ciddi fırsatlar varken, bu fırsatların değerlendirilebilmesi istikrarlı bir siyasi iradeyi, uzun vadeli bir stratejik perspektifi ve değişen güç dengelerini doğru okuyabilmeyi gerektiriyor. Dünyanın nereye evrileceğini bugün için kesin olarak söylemek mümkün değil. Ancak görünen o ki eski düzenin geri gelmesini beklemek de artık hem gerçekçi hem de Türkiye’nin menfaatine değil.
Türkiye bir süredir başkalarının kuracağı yeni düzenin içerisinde kendisine bir yer aramaktan ziyade, bizatihi kendisi bu düzenin kuruluşunda söz sahibi olmaya çalışıyor. Görünen o ki önümüzdeki dönemde de bu çizgiyi sürdürecek. Türkiye’nin bu kapasitesine duyulan inanç ve bu kapasitenin seçmen nezdinde nasıl karşılık bulduğu ise iç politikada belirleyici olmaya devam edecek. Zira dış politikada elde edilen her kazanım, içeride siyasetin ve siyasi tercihlerin şekillenmesinde giderek daha fazla önem kazanıyor. Dünya değişirken Türkiye’nin kendi yolunu çizme iradesi kadar, toplumun bu yola duyduğu güven de siyasetin geleceğini belirleyecek.