Savaş ve hegemonik türbülans

Yeni bir küresel dengenin inşası, geçiş sürecinin risklerini doğru okuyan ve kendi otonomisini tahkim edebilen aktörlerin basiretiyle mümkün olabilir. Neticede ayakta kalmanın yolu, rüzgârın yönünü tayin etmekten çok, yelkenleri o rüzgâra göre en doğru biçimde ayarlayabilme becerisinde gizlidir.

İllustrasyon: Cemile Ağaç Yıldırım.

Abdulkadir Aksöz / Doktorant, İstanbul Medeniyet Üniversitesi

Küresel düzenin sarsıldığı ve her an yeni bir kırılmanın eşiğinde durduğumuz kritik bir kavşaktayız. Bu derin belirsizliği anlamlandırmak adına Robert Gilpin’in Dünya Politikasında Savaş ve Değişim başlıklı eseri hâlâ ufuk açıcıdır. Gilpin’in kuramsal çerçevesinin merkezinde, devletler arasındaki “eşitsiz büyüme kanunu” ve bu büyümenin sistemin hiyerarşisiyle girdiği kaçınılmaz çatışma yer alır. Kuramcıya göre uluslararası istikrarın başlıca teminatı olan prestij, bir devletin gücünün diğer aktörler nezdindeki itibarı ve tanınmışlığıdır. Ne var ki reel güç kapasiteleri değiştiğinde ve yükselen aktörler hiyerarşiyi sorgulamaya başladığında prestij ile gerçek güç arasındaki makas açılır. Bugün şahitlik ettiğimiz küresel türbülans, büyük ölçüde bu prestij kaybının yarattığı sancıların yansımasıdır.

WASHINGTON’IN PRESTİJ KRİZİ

Gilpin’e göre sistemi kuran başat aktör, zamanla statükoyu korumanın devasa maliyetlerini taşımakta zorlanabilir. Mevcut hegemon, eşsiz avantajını kaybetme korkusuyla giderek daha saldırgan ve öngörülemez bir çizgiye savrulabilir. Washington’ın dünya sathına yayılmış eylemlerini okurken bu statüko endişesinin beslediği bir panik hâlini görmek mümkün. Gilpin’in işaret ettiği “hegemonik denge bozulması”, Amerikan dış politikasının pek çok alanında kendini hissettiriyor. Bir zamanların küresel serbest ticaret savunucusu liberal şampiyonunun, bugün gümrük tarifelerini rakiplerine karşı bir baskı aracına dönüştürmesi bu yüzden şaşırtıcı değil. Hegemon, kuralları koyan taraftan kuralları zorlayan tarafa evrildikçe kendi eliyle inşa ettiği meşruiyet zeminini de aşındırıyor. Bu tabloda, bedeli ne olursa olsun ipleri elinde tutmak adına daha radikal jeopolitik hamlelerin gündeme gelmesi ihtimal dışı değildir.

Washington’in Danimarka’ya ait Grönland’ı satın alma isteği ya da Latin Amerika üzerindeki “arka bahçe” söylemini daha kaba bir dille hatırlatması, prestij krizinin somut işaretleridir. Gilpin’in vurguladığı üzere prestijini aşındıran bir güç, rızaya dayalı liderlikten çok zorlamaya dayalı hükümranlığa yönelebilir. Bu çerçevede yaptırım rejimlerinin genişlemesi, egemen devletlerin iç işlerine dönük pervasız çıkışlar veya “oyun dışı bırakma” dili, gücün ihtişamını değil, idame krizini görünür kılar. Artan idame maliyetlerini yönetemeyen süper güç, rakiplerini ve asi unsurları bastırmak için daha sert ve kural tanımaz yöntemlere meyledebilir. Dolayısıyla hegemon, etki alanını korumak için hukuku araçsallaştırmaya başladığında sistemik bir çözülmeyi fark etmek mümkündür.

PERVASIZ HAMLELER NEREYE GÖTÜRÜR?

Orta Doğu cephesinde manzara ürkütücü boyutlara evrilmiş durumda. Washington’un sadık müttefiki İsrail ile omuz omuza verip doğrudan İran’ı hedef alan askeri operasyonlar silsilesine girişmesi, bölgesel bir yıkımın fitilini ateşledi. Esasen İsrail’in varoluşsal güvenlik kaygıları ile Amerikan hegemonik telaşının bu sahada tehlikeli bir biçimde eklemlendiğini görmek mümkün. Halbuki kaba kuvvete dayalı bu tür pervasız hamlelerin tamamı, bölgedeki köklü Amerikan aleyhtarı hisleri onarılmaz şekilde derinleştirme riskiyle malul durumda. Nitekim petrol fiyatlarındaki dramatik yükselişin enerji bağımlısı ekonomilerin geleceğini daha şimdiden tehdit etmeye başlaması, krizin küresel faturasının ağırlığını açıkça ortaya koyuyor. Dahası, Vietnam tecrübesinde olduğu gibi, kontrolsüz angajmanların hegemonun prestijine ve askeri itibarına telafisi güç zararlar vermesi ihtimal dahilindedir.

ÇİN PUSUDA BEKLİYOR

Peki, denklemin diğer tarafında neler oluyor? Bu sorunun en kritik muhatabı hiç şüphesiz Çin’dir. Pekin yönetimi, Gilpin’in “yükselen meydan okuyucu güç” profilinin güncel karşılığıdır. Üstelik Çin, ABD’nin kışkırtıcı askeri tatbikatlarına ve gümrük tarifeleri üzerinden başlattığı ekonomik savaşlara rağmen, şimdilik tuzağa düşüp doğrudan ve yıkıcı bir çatışmaya girmekten itinayla kaçınıyor. Konfüçyüs felsefesinin o derin tarihi sabrıyla hareket eden Pekin, rakibinin hesapsız hatalarından beslenmeyi tercih eden uzun vadeli bir yıpratma stratejisi güdüyor olabilir. Onlar için esas mesele, hegemonun kendi kibri altında zorlanmasını soğukkanlılıkla izlemek gibi görünüyor; zira zamanın kendi lehine işlediğinin pekâlâ farkındalar.

ANKARA’NIN AKILCI STRATEJİSİ

Eski dünyanın kurumları çatırdarken Ankara gibi köklü devlet geleneğine sahip aktörler için bu süreç titizlikle yönetilmek zorunda. Türkiye etrafı bir ateş çemberiyle kuşatılmışken başkalarının vekâlet savaşlarına eklemlenmek yerine, stratejik otonomiyi merkeze alan çok boyutlu bir denge siyaseti izlemeye çalışıyor. Ne bir kutbun kayıtsız şartsız uydusu olan ne de tamamen içine kapanan bir Türkiye var. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde Türk dış politikası dengeleyici bir güç olarak milli çıkarları tavizsizce savunan proaktif, atılgan ve girişimci bir anlayışla yönetiliyor.

EN SANCILI EVREDEN GEÇERKEN

Sonuç olarak dünya siyaseti, Gilpin’in öngördüğü hegemonik döngünün en sancılı evrelerinden birine giriyor. Gücü eriyen başat aktörün statükoyu korumak adına kuralları esnetmesi ya da devre dışı bırakması, uluslararası sistemi daha derin bir belirsizliğe sürüklemiş durumda. Bu tahribattan kaçınmanın yolu, rasyonel akıl ve stratejik soğukkanlılıktan geçiyor. Yeni bir küresel dengenin inşası ise geçiş sürecinin risklerini doğru okuyan ve kendi otonomisini tahkim edebilen aktörlerin basiretiyle mümkün olabilir. Neticede ayakta kalmanın yolu, rüzgârın yönünü tayin etmekten çok, yelkenleri o rüzgâra göre en doğru biçimde ayarlayabilme becerisinde gizlidir.