Prof. Dr. Mazhar Bağlı25. Dönem AK Parti Şanlıurfa Milletvekili
Türkiye'nin birkaç temel sorunu var ve bunlardan birisi de laiklik ve din-vicdan özgürlüğüdür. Laikliğin imajı ile uygulaması arasındaki uçurum o kadar derindir ki bu sorunun çözümü ancak güçlü bir siyasi irade ile çözüm yoluna girebildi. AK Parti dışında hiçbir siyasi hareket, dindarlara karşı bir zorbalık uygulaması olan laikliği asıl işlevine kavuşturamazdı. Dindarları denetleme ve negatif meşruiyete mahkum etme enstrümanıyken devletin din özgürlüğünün teminatı olması demek takdir edersiniz ki bir hayli değişim demektir.
Laikliğin kadim bir sorun haline gelmesine neden olan temel konulardan birisi de toplumsal iç dinamiklerle gerçekleşen bir değişimin sonucunda benimsenmiş bir proje olmamasıdır. Laiklik ta baştan beri bu haliyle sadece birilerinin dayatması ile var oldu. Politik alana ilişkin esasları içeren bir ilkenin, inanca ilişkin bir forma ve ritüele dönüştürülmesinin tuhaflığını tüm inanç sahipleri yaşamlarında hissetmeye başladılar. Toplumdaki farklı sosyolojik ve dini kompartımanlar sevmedikleri diğer grupları laiklik üzerinden tehdit edip durdu.
TOPLUMU TERBİYE ETMEYE YÖNELİK BİR SOPA
Esasında laiklik, devletin toplumu terbiye etme sopasıydı uzun bir süre. Alevilere karşı Sünnileri, Sünnilere karşı Alevileri, Müslümanlara karşı gayri Müslimleri, gayri Müslimlere karşı da Müslümanları kışkırtmak ve terbiye etmek için laiklik hep var oldu. Muhafazakar-mütedeyyin insanların siyasi hayatları kendilerini laiklik karşıtı olmadıklarını ispatlamakla geçerdi. Bir yandan kendini kanıtlamak öte taraftan da rakipleri ile siyasi mücadele etmek zorundaydılar. Sanıyorum hepimiz, pek çok muhafazakar aktörün siyaset arenasında laiklik üzerinden hırpalandığına defalarca şahit olmuşuz. Oysa muhafazakar gelenek tarihsel olarak dini alana dair kendine özgü bir hoşgörü kültürüne sahipti.
ADALET İLKESİNİN ÖNEMİ
Her ne kadar yaygın kanaat Osmanlı devletinin dine dayalı teokratik bir sistem olduğu yönünde olsa da işin aslının böyle olmadığını pek çok tarihçi ve toplum bilimci dile getirmektedir. Osmanlı, tamamen kendine özgü bir milletler topluluğu tesis etmiş ve bu sistemin cari kanunları da İslam fıkhına dayalı şeri kanunlardan üretilmişti. Modern zamanların devlet şablonu ile değerlendirildiğinde teokratik olarak ifade edilmesi sahiden onun sahip olduğu sistemi tam olarak ifade ettiği için değil, “tanımlanma” hevesinin zorbalığından kaynaklanıyor.
Zira Osmanlı'nın devlet yönetiminde esas olan yönetimin şekli ve bileşenleri değil, dayandığı temel ilke önemliydi. Bundan dolayı da Osmanlı devlet sistemine ilişkin yapılacak olan okumaların devleti oluşturan etnik bileşenler veya kanunlardan ziyade “adalet ilkesi” üzerinden yapılması daha sağlıklı olacaktır.
Bunu yani “adaleti” ne kadar sağlayıp sağlamadıkları elbette sorgulanabilir ve itiraz edilebilir ama devletin temel felsefesi ve sloganı “daire-i adalet nizam-ı alemdir”. Her tür uygulama ve kanun cari olabilir ama asla adaletten taviz verilmemelidir.
ULUS-DEVLET VE LAİKLİK İLİŞKİSİ
İmparatorlukların ve krallıkların dağılması ile beraber ortaya çıkan yeni siyasal sistemlerin merkeze taşıdığı ilke ulus devlet fikri ve düşüncesi olmuştur. Her etnik yapıya bir devlet fikrini meşrulaştırmak için de laiklik ilkesine sığınılmıştır. Esasında laiklik, klasik dönemlerde ortaya çıkan derin toplumsal çatışmaları kesecek bir ilke olarak doğdu. Devlet, kilise ve toplum arasındaki kavga giderek derinleşmeye başlayınca bir kurtuluş reçetesi olarak ortaya çıkan siyasal projenin adıdır laiklik. Devletin hiçbir inanç grubuna özel bir imtiyaz tanımaması ya da ayrımcılıkta bulunmaması düşüncesi sanıyorum kimsenin itiraz edemeyeceği önemli bir kazanımdır.
Ancak Türkiye Cumhuriyeti'ndeki serencamına bakıldığında, devlet yönetiminde adaletin ve objektifliğin sağlanması fikrine dayalı olarak doğan bu prensip bizim ülkede tam anlamıyla bir baskı mekanizmasına dönüşmüştür.
Laiklik denilince hiç kimsenin aklına “devletin dine karışmaması” gibi bir durum gelmez. Aksine devletin dinden uzaklaşması ve dindarları baskı altına almasını anlar. Zaten uygulamanın çekirdeğini de böyle bir girişimin oluşturduğunu tarihten biliyoruz.
LAİKLİK BİR İNANÇ FORMUNA DÖNÜŞTÜRÜLDÜ
İşin detaylarına ayrıca girmeye gerek yok, 1923'te cumhuriyetin ilanından kısa bir süre sonra, 1924'ün Mart ayında çıkarılan bir kanunla tüm eğitim kurumlarının Maarif Vekilliği'ne bağlanması, Şeriye ve Evkaf Nezareti'nin lağv edilip yerine Diyanet İşleri Başkanlığı'nın kurulması devletin her konuyu “deruhte etmesi” anlamına geliyordu ve bu değişim, laikliğin de temeli olarak kabul edilmektedir. Keza daha sonra, 1928 yılında çıkarılan yeni bir yasayla da Anayasa'nın ikinci maddesinde “Türk Devleti'nin dini, İslam dinidir” cümlesi çıkarıldı. Devlet için bir din aramaya girişen bazı antropologlar, İslam'dan soyutlanabilecek Türklere özgü bir dini inanç formuna bulamayınca yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin biricik (!) ve tek partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi'nin programındaki altı oktan birisinde simgelenen laiklik 1930'ların başında bir inanç formuna dönüştürüldü.
Zaten işler özellikle de bundan sonra karmaşık hale geldi. Hem sosyolojik iç dinamiklerle uyumlu olmayan bir kuralın işletilmesi hem de bir siyasi partinin programı olan bir konunun tüm bir ülkeye (bir inanç formunda dayatılması) ciddi sorunlara neden oldu.
Devlet, din de dahil olmak üzere her kutsalı ve sosyolojik değeri ve dönüşüm dinamiğini ukdesine alacak bir sistem haline getirildi. Beyaz cumhuriyetin sarışın çocukları sadece devleti değil, devletin ideolojik aygıtlarını da ele geçirmek için her yola başvurmuş, her fırsatı değerlendirmişlerdi.
LAİKLİK YENİDEN TANIMLANMALI
Ülke çok uzun süre bu cendereden kurtulma mücadelesi verdi. Ezanın Türkçe okunmasından Kur'an'ın yasaklanmasına, toplu ibadetlerin yasaklanmasından kılık kıyafete kadar pek çok alanda laiklik adına zulümler yapıldı. Laiklik baskıcı rejimin kod adı haline getirildi.
Ez cümle laiklik, din işleri ile devlet işlerinin ayrışması demek değildir. Devletin tüm dini inançlara ve inanç gruplarına karışmaması demektir. Bu haliyle bir işleyişe yeni sahip olmaya başlayan bu ilkenin bugün tehdit altında olduğunu söylemek sanırım en hafif tabiri ile hinliktir. Eğer devlet otoritesinin inanç gruplarına eşit yakınlıkta durması gibi evrensel tanımı ve işlevi üzerinden bir okuma yapılacaksa o vakit bugün ülkenin laikliğe daha çok yaklaştığı rahatlıkla söylenebilir.
Ancak bizim ülkedeki uygulama bu tarz bir işlevi yerine getirmedi maalesef. Cumhuriyet Halk Partisi'nin programındaki ütopyanın bir ilkesi olan seküler yaşam biçimi tüm bir ülkeye ve topluma devlet zoruyla dayatıldı. Bu durum gerçek anlamdaki din özgürlüğünü boğan bir süreci beraberinde getirdi.
Yapılması gereken laikliği tanımlamak ve bir inanç projesi olmaktan çıkarmaktır. İşte o zaman din özgürlüğünü gerçek anlamda anayasal güvence altına alabiliriz. Din özgürlüğü anayasal güvenceye alındığı zaman Türkiye laik olacaktır.