Ziya Velişov/Doktorant, Üsküdar Üniversitesi
Modern uluslararası ilişkilerde devletlerin dış politikaları çoğu zaman belirli doktrinler etrafında şekillenmiştir. Bu doktrinler, yalnızca birer politika seti değil; aynı zamanda devletlerin dünyayı nasıl okuduklarını, kendilerini uluslararası sistemde nereye konumlandırdıklarını ve hangi araçlarla hareket edeceklerini belirleyen zihinsel çerçevelerdir. Bir doktrin ilan etmek, özünde şu anlama gelir: Devlet, hem kendi bürokrasisine hem de uluslararası aktörlere “ben bu şekilde davranacağım” mesajını verir. Bu yönüyle doktrinler, tutarlılık, öngörülebilirlik ve stratejik derinlik üretir.
Tarihsel süreçte doktrin temelli dış politikanın farklı örnekleri görülmektedir. Bu bağlamda, Truman Doctrine, özgürlük ve anti-komünizm ekseninde şekillenen bir yaklaşımı temsil ederken; Bush Doctrine, önleyici savaş ve güvenlik temelli bir dış politika anlayışını ortaya koymuştur.
2000’LERİN İLK ON YILI
Türkiye örneğinde, tarih, coğrafya ve medeniyet söylemi ekseninde teorik bir çerçeveye oturtulmuş, ‘komşularla sıfır sorun’ ilkesi ve ‘gönül coğrafyası’ vurgusuyla kültürel-tarihsel bağları öne çıkaran ve Türkiye’yi ‘merkez ülke’ olarak konumlandıran dış politika yaklaşımı, doktrin temelli stratejinin dikkat çekici bir tezahürü olarak değerlendirilebilir. Ancak 21. yüzyılın giderek karmaşıklaşan, çok kutuplu ve krizlerle dolu uluslararası ortamında bu tür açık ve katı doktrinlerin yerini daha esnek, durumsal ve çoğu zaman örtük stratejilerin almaya başladığı görülmektedir. Bu dönüşüm, yalnızca küresel sistemdeki değişimle değil, aynı zamanda karar alıcı profillerindeki farklılaşmayla da yakından ilişkilidir.
Türkiye örneği bu dönüşümün çarpıcı bir yansımasını sunar. 2000’lerin ilk on yılında benimsenen dış politika yaklaşımı, Türkiye’yi açıkça doktrin temelli bir çerçeveye oturtma çabasıydı. “Komşularla sıfır sorun” ilkesi, “gönül coğrafyası” vurgusu ve “merkez ülke” konumlandırması, bu dönemin temel kavramsal araçlarını oluşturuyordu. Bu yaklaşım, teorik bir zemine dayanıyor, tarihsel ve coğrafi referanslarla besleniyor ve Türkiye’nin bölgesel rolünü yalnızca güvenlik değil, aynı zamanda medeniyet ve tarih ekseninde tanımlıyordu. Dolayısıyla bu dönem, dış politikanın yalnızca pratik değil, aynı zamanda kavramsal bir düzlemde üretildiği bir evre olarak değerlendirilebilir.
KÜRESEL BELİRSİZLİKLE ÇERÇEVE DEĞİŞTİ
Ne var ki, özellikle Arap Baharı sonrası ortaya çıkan bölgesel kırılmalar, Suriye iç savaşı, artan güvenlik tehditleri ve küresel sistemdeki belirsizlikler, bu doktrinsel çerçevenin sürdürülebilirliğini zorladı. Bu noktadan itibaren Türkiye dış politikasında belirgin bir dönüşüm gözlemlenmektedir: Doktrin temelli, teorik ve ilan edilmiş bir dış politika anlayışından; daha pragmatik, güvenlik merkezli ve durumsal bir politika tarzına geçiş.
Bu dönüşümde, istihbarat kökenli aktörlerin karar alma süreçlerindeki ağırlığının artmasının da etkili olduğu söylenebilir. Bu tür aktörler, doğaları gereği daha operasyonel, daha gizlilik odaklı ve daha risk hesaplayıcı bir yaklaşım benimserler. Bu da dış politikada ideolojik veya teorik çerçevelerden ziyade, sahadaki gerçekliklere dayalı hızlı ve esnek kararların öne çıkmasına yol açar. Ancak bu durum yalnızca Türkiye’ye özgü değildir; büyük güçlerin çoğunda benzer eğilimler gözlemlenmektedir.
Bu noktada kritik bir gerilim ortaya çıkar. Doktrin temelli dış politika, anlam ve yön üretirken; aşırı pragmatik dış politika esneklik ve hız kazandırır. Ancak anlamın zayıfladığı bir ortamda, araçlar çoğalırken yön duygusu bulanıklaşabilir. Bu da dışarıdan bakıldığında tutarsızlık algısı doğurabilir ve uzun vadeli stratejik konumlanmayı zorlaştırabilir.
Sonuç olarak Türkiye’nin dış politikası, doktrin temelli bir çerçeveden tamamen kopmuş değildir; ancak bu çerçeve artık açıkça ilan edilen ve teorik olarak formüle edilen bir yapı olmaktan ziyade, pratik içinde şekillenen, örtük ve esnek bir karakter kazanmıştır. Bu durum, yeni bir “sessiz doktrin” arayışı olarak da okunabilir…
HANGİ YAKLAŞIM DAHA İŞLEVSEL?
Burada asıl mesele şudur: Günümüz uluslararası sisteminde devletler açısından hangi dış politika yaklaşımı daha işlevseldir? Bu bağlamda, beyan edilmiş ve doktrin temelli dış politika, geniş vizyonlu ve kurumsallaşmış devletlerin tercih ettiği bir yönelim olarak öne çıkmaktadır. Açık biçimde ilan edilmiş bir doktrin, devletin farklı kurumları arasında koordinasyonu sağlayan, gerçekçi ve dünyayla uyumlu hedefler belirleyen, maceracı eğilimlerden uzak duran ve ulusal çıkarı esas alan bir pragmatizmi mümkün kılar. Bununla birlikte, bu tür bir yaklaşım, sorumluluk üstlenmeyi ve hesap verilebilirliği de beraberinde getiren bir siyasal eylem biçimi sunar. Bu çerçevede, doktrin temelli dış politikanın Türkiye gibi tarihsel ve jeopolitik ağırlığı olan bir ülke açısından daha uygun ve tutarlı bir model olduğu ileri sürülebilir. Bununla birlikte, Türkiye’nin güncel deneyimi, bu sorunun hâlâ kesin bir yanıtının bulunmadığını ve nihai değerlendirmenin büyük ölçüde uluslararası sistemin gelecekte alacağı biçime bağlı olduğunu göstermektedir.